Genel anlamıyla korkunç bir yıl geçirdiğimiz aşikâr. Covid-19, sıradan dünyamıza adım attığından beri hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hâlihazırda bile pek çok insanın canına mal oldu, getirdiği sosyal ve ekonomik yıkım da hâlen inşaat hâlinde. Herkesin merak ettiği asıl şey ise daha kötüsünün yolda olup olmadığı. Dünya genelinde gündemde olan sorular var. Aşı bulunacak mı? Bulundu mu? Tesirli mi? Dünyaya dağıtılabilecek mi? Öncelik kimde olacak? Aşılandıktan sonra her şey yoluna girecek mi? Bizimki gibi bazı ülkelerde ise bazı sorulara başka kaygılar da ekleniyor: Bu kalabalıkta ve telaşta önlem almak mümkün mü/mümkün müydü? Salgına dair doğru haberlere ulaşabiliyor muyum? Hepsi bir gün geçerse hâlâ bir işim olacak mı? Bütün bu sorular bir cevapsızlık yığınının sadece küçük bir bölümü. Fakat kendi önemini durmaksızın hatırlatan bu kritik virajda, sadece tekil olarak sinemalara ne olabileceği üzerine fikir yürütmek bile geleceğe dair bazı ipuçları verebilir belki.

Virüsün en önemli gündem maddesi hâline gelmeye başladığı ilk günlerde kapatılan sinema salonları, dünya genelinde büyük bir ekonomik çıkmaza doğru sürükleniyorlar. İlkbahar aylarındaki şehir kapatmalarının ardından virüs, bulaşma ivmesini kaybedince defalarca ertelenen Tenet yaz aylarında vizyona girmiş, bu süreçte de Christopher Nolan’ın sinemaları kurtarıp kurtaramayacağına dair ciddi tartışmalar yapılmıştı. Nihayatinde Nolan’ın filmi uluslararası gişede (özellikle Asya pazarında) fena iş yapmazken özellikle ABD gişesinde beklenenin çok altında kaldı. Tenet’i göstermek için –gelen kapalı alan önlemleriyle birlikte- salonunu yeniden kullanıma açan sinema işletmelerinin büyük çoğunluğu, kendisini kurtarmasını ümit ettiği Tenet’in vizyon macerasını bilakis ağır hasarlarla atlattı. Salgın sürecini iyi yönetemeyen iktidar, sinemada film izlemek konusunda seyirciye güven veremedi. Virüs de kış aylarına doğru ikinci dalgayla birlikte bir kez daha kıyıya vurunca ise sinema salonları yeniden kapandı, festivaller ertelenmeye devam etti.  Buna paralel olarak da zaten hâkimiyetini salgından bile önce hissetmeye başladığımız “streaming” fenomeni de gündelik hayatımızın en büyük boşluklarından birine yerleşiverdi.

Hollywood’un en büyük stüdyolarından Warner Bros.’un geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ise bütün bu sektör krizinin dönüm noktalarından biri olarak görülebilir. Daha önce Wonder Woman 1984’u açık olan sinema salonlarıyla birlikte HBO Max’te de gösterime çıkaracağını açıklamış olan Warner Bros., Dune, The Matrix 4, The Suicide Squad, Godzilla vs. King Kong gibi pek çok filmini de stream‘e vereceğini duyurdu. Açıldığı günden bu yana diğer platformlara karşı verdiği yarışta epeyce gerilerde kalan ve ancak niş bir kitleyi kendine çekebilmiş olan HBO Max, devasa hayran kitlelerine sahip olan bu franchise‘ları çatısının altına alma girişiminde bulunacak, sinema tarihinin en önemli stüdyolarından Warner Bros. ise sinema salonlarına olan sadakatini askıya alarak bir yıl boyunca bütün filmlerini açık olan salonlarla aynı anda stream’e de verecekti.

Geleceği tekeli alacağına kesin gözüyle bakınan stream teknolojilerinin an itibariyle dünyada edindiği nüfuzu anlamak adına Warner Bros.&HBO ikilisini portföyünde bulunduran AT&T’nin verdiği kararın muhtemel ekonomik sebeplerine bakmak gerekiyor. Stream şirketlerinin 2020 final raporlarını karşılaştıran analizlere bakınca tablo kafamızda oturmaya başlıyor. Salgın sebebiyle eve kapanan insanların en çok hangi platformları neden tercih ettiği önemli bir nokta. Zira salgın, filmleri nerede izlediğimiz yer kadar onlardan beklediğimiz şeyleri de değiştirmiş gibi görünüyor.

Şirket kültürü gereği zaten “aile” işleri üreten ve Marvel, Star Wars gibi büyük franchise’ların da sahibi konumunda olan Disney+, salgının en büyük kazananlarından biri gibi görünüyor. Salgın süresince üye sayısını üçe katlayarak arttıran şirket, henüz açıkladığı mega projelerle seçmeninin göğsünü kabarttı. Ufukta 10 Star Wars, 10 Marvel filminin olduğunu açıklayan Disney+, ileride çekilişle kişiye özel Star Wars dizisi dağıtacak gibi görünüyor ve gözünü açık bir şekilde Netflix’in tahtına dikmiş durumda. Star Wars hayal kırıklıklarının ardından gelen Mandalorian başarısıyla birlikte fan güvenini de bir nebze tesis etmeyi başardıkları için “yolları” açık görünüyor. Bu ay stream’e çıkacak olan yeni Pixar projesi Soul ise bütün bu kataloglar panayırının içinde bir süs gibi kaldı. Disney aynı zamanda pazardaki kıymetli yerini çoktan garantilemiş olan Hulu’yu da portföyünde barındırıyor. Şirketin bütün bu heybetinin altında her daim bir şekilde taşıdığı muhafazakar kültür üretimi ise, nasıl diyelim, ironik.

Öte yandan Apple’ın genel olarak teknoloji aleminde de izlediği “müşterini harika olduğuna inandır” yöntemi stream sektöründe de çalışmış gibi görünüyor. Morning Show gibi yılın iyiliğinden kötülüğünden bağımsız bir şekilde “yıldızlarından” olan bir diziden sonra Ted Lasso, Defending Jacob gibi işlerini de izletmeyi başaran platform, gösterdiği vizyona hedeflediği karşılığı almak üzere. Salgın döneminde üye sayısını ikiye katlayan şirket niş Apple kitlesini, Disney ve Netflix gibi büyük şirketlerin ardında bir arada tutabilecekmiş gibi görünüyor. Fakat analistlerin değindiği önemli noktalardan biri Apple TV+ üyelerinden neredeyse yarısının, platformu üye olmalarına rağmen pek de kullanmadıklarını ortaya çıkarıyor.

Pasta mücadelesinin en eski yarışmacıları Netflix ve Amazon Prime ise Disney’in nefesini artık daha çok hissediyorlar fakat verilere göre salgın dönemini anormal düzeyde büyüyerek geçirdikleri için keyifleri yerinde gibi. İçerikteki arz fazlasıyla sınırlarını neredeyse Youtube’un görüş alanlarına kadar genişleten Netflix, yakın gelecekte kendi sıkletinde bir boksör olan Disney+’la karşı karşıya kalacak gibi görünüyor.

Herkes kendi tüketici kitlelerini bulmuş ya da üretmiş ve yönetmeye başlamışken bir ayağı dışarıda kalan HBO Max ise karantinayı fırsata hâlen çeviremeyen tek şirket şu ana kadar. Anlatı kültürü olarak, niteliği rakiplerine göre çok daha fazla umursayan bir stüdyo olan HBO, “çok içerik” bekleyen streamer kitlesini kendisine çekememiş gibi görünüyor. Zaten hâlen kablolu ödemeli bir televizyon şirketi olarak bir anlamda geçmişin teknolojisiyle de hizmet veren HBO’nun tamamen dijitalleşmesi, bu işe sıfırdan giren pek çok şirkete nazaran çok daha sancılı olacak gibi(ydi). Şimdi ise ortada yepyeni bir tartışma var. AT&T, Warner Bros. gibi köklü bir stüdyoyu HBO Max daha fazla geride kalmaması telaşına kurban mı etti? Bu soruyu bir “evet” ile cevaplayan birkaç önemli yönetmen var.

Filmlerin sinemada izlenmesi gerektiği fikrinin en büyük savunucularından Christopher Nolan, Warner Bros.’un yaptığı açıklama ertesinde itirazlar yükselten (yükseltebilen, daha doğru olur) ilk yönetmen. Kendi filmi Tenet’in de stüdyosu olan Warner Bros. için büyük bir hayal kırıklığı içinde olduğunu belirten yönetmen daha da ileri gideren “HBO Max’i piyasadaki en kötü streaming hizmeti” olarak nitelendirdi. Stüdyo yetkilileri de kendisine verdikleri cevapta sinemaların bu durumda olmasının sebebini Tenet’e de bağlayınca tartışma iyiden iyiye alevlendi. Nolan’ın söyledikleri genelde şu cümlesi etrafında yankılanıyordu: “Sinema için film yaptıklarını sanan pek çok yönetmen bir gecede ‘stream’ yönetmeni oldu.” Öte yandan dijital dünya konusunda her daim progresif bir tavır takınan Steven Soderbergh, “Salgın bittiğinde insanlar sinemaya geri dönecektir” minvalindeki politik açıklamasıyla stüdyoları kibarca sükûnete davet etti ve kendinin çoktan sahnesinden çekilmiş olduğu “sinema salonu kültürü”nün arkasında duracağını ima eden iyimserce bir konum buldu kendine.

Fakat asıl kıyamet Denis Villeneuve’ün soğuk duş etkisi yaratan mektubu sonrasında koptu. Variety’ye yayınlanması için yazdığı mektupta Warner Bros.’un HBO Max’in geleceği uğruna feda edildiğini vurgulayan yönetmen, Dune’un kariyerinde yaptığı en iyi film olduğunu ve bu filmi sinemada gösterilmesi için yaptığına değinerek AT&T’yi kararını sorgulamaya davet etti. Villeneuve’ün yazdıklarında altını çizmeye değer noktalardan bir diğeri de “sinema” filmleri yapan fakat filmleri stream‘e de verilecek olan yönetmenleri dayanışmaya davet etmesi oldu.

Şu ana kadar yazdıklarım, an itibariyle tüm sertliğiyle yaşanmaya başlamış bir sektör savaşını gözler önüne seriyor. Yakın gelecekte bu meydanda dramatik şeylerin yaşanacağını düşünmek mümkün. Çok büyük stüdyoların başka çok büyük stüdyolar tarafından satın alınacağını ve/veya içerik üretiminin rekabet şartlarından etkilenerek nitelik kaybına uğrayabileceğini öngörmek abesle iştigal olmaz. Öte yandan şu ana kadar yürütülen şirket politikaları sinemanın “sanatına” dair bazı unsurların prestij adına korunabileceğine, bu şirketlerin bir süre sonra kendi ülkeleri dışında da sektörel destek sağlayabileceğine de işaret ediyor. Netflix’in çok uzun yıllardır prestiji ön planda tutarak yaptığı David Fincher işleri, Cuarón’un Roma’sıyla başlayarak yönetmen sinemasını kendine çekme girişimleri ve film festivallerinden alıp parlatmaya çalıştığı bağımsız filmleri bunun bazı örnekleri. Sinemanın tarihini sırtında taşıyan, saygı değer veteranlar da (Martin Scorsese ve Steven Spielberg örneğin) bu platformlarla yaptığı anlaşmalar göz önüne alınırsa “stream geleceği” konusunda çok protest bir tavır takır takınacaklar mı meçhul…

Fakat Christopher Nolan, Steven Soderbergh ve Denis Villeneuve gibi sektördeki yeri çok önemli olan, saygıdeğer yönetmenleri romantik ve demode olmakla itham etmeden evvel nasıl bir kültürün arkasında durmak istediğimizi bir durup düşünmemiz gerekiyor. Siyasi otoritenin ya da sermaye otoritesinin “mecburiyetten” yaptığı şeylerin karşısındaki kitlesel ve erken kabullenişler insanlığı hep tarihin tembel kestirmelerine sürüklüyor. Eğer kestirmeden gidersek önümüzdeki yıllarda sinema sanatı aracılığıyla anlatılacak hikâyelerimizin önemli bir kısmı bu dijital savaşın içinden çıkacak. Bu elbette ki kültürel dünyamıza içerik anlamında bir bolluk getirecek; fakat içeriğin, bu sermaye savaşındaki bir asker hüviyetinde düşmanıyla çarpıştırılacak olması bu bolluğu biraz da şimdiden sorgulamaya itmeli sanki bizleri. Kültür üretiminde global olarak aslan payına sahip olan bu iletişim sektörünün pek çok kararı aynı masalardan geçecek ve Disney+’ın daha geçtiğimiz günlerde adeta tezgâh açıp açıkladığı gelecek projelerini anlatma biçimi bir sinemaseverden ziyade tüketiciye yönelik gibi. Aslında kendisini “sinema seyircisi” olarak adlandıran kitlenin de sorumluluğu tam burada başlıyor, kendi gelecek kaygılarını hesaba katarak, kendi ruhuna, hatta insan ruhuna uygun olan kültürün yanında olmak.

Warner Bros. açıkladığı planda filmleri stream‘e de çıkma sürecinin sadece 1 yıl süreceğini, salgının dünya çapında zayıflamasının beklendiği 2022 yılında mümkünse normal akışa döneceklerini iddia ediyor. Fakat bu yol bir kere açıldı mı, geri dönmenin zor olacağını iddia edenler de azımsanamayacak sayıda. 2021, insanın sosyal davranışlarının bu travmayla birlikte ne kadar değiştiğini daha iyi anlayacağımız bir yıl olacak gibi gözüküyor. Villeneuve’ün, Nolan’ın ve bu safta muhtemelen kendilerine katılacak olan başka yönetmenlerin ne kadar ciddiye alınacağı da sinemanın ve sinema salonlarının geleceğine tesir edecek. Bir sanatın kaderine dair kırılma noktalarından geçeceğimiz fikri sadece bir tahmin değil.

Bütün bu mücadelenin çok primitif bir hâlini şu anda Türkiye’de de gözlemlemek mümkün. Netflix’in ağırlık koyduğu pazarda BluTV kendi nişini yaratmaya başladı ve yeni stratejiler geliştiriyor; Acun Ilıcalı, Exxen’le çökme çağına giren televizyondan çıkış planını hazırlıyor, Amazon Prime sınırdan içeri adımını topallayarak da olsa attı, Gain Medya’nın stream sektörüne çok önemli bir yatırımla girmek üzere olduğu sürekli olarak kulaklarımıza çalınıyor, Disney+ ve Apple TV+’ın da bir noktada bu yarışa girmek isteyecekleri de aşikâr gibi. Kısacası, oyuncular yavaş yavaş masanın etrafında toplanıyor ve şu koşullarda bu son derece doğal bir durum.

Tenet sürecinde açılan, özel programlarla ekonomik bir sürdürebilirlik sağlamaya çalışan sinema salonlarımız ise geldiğimiz noktada eve “ekmek” götüremez hâle geldiler. İşin doğası gereği çok büyük alanlarda hizmet veren sinema işletmecilerinin bu alanları karşılayabilecek kiraları ödemeleri gitgide zorlaşıyor. Üstelik ne zaman açılacakları belirsiz olduğu gibi bir kısmının bir daha hiç açılmayacağını öngörmek de acı olduğu kadar zor değil. Evden dışarı adımımızı atamadığımız bu günlerde birilerinin hikâyelerine evdeki imkânlarımızla ulaşabilmemiz çok büyük bir lüks. Fakat sinemayla ilişkimizi kültürün özüne dair kurduysak, salgın süreci bittiğinde yeniden bir araya gelebilmek, filmler karşısında hissettiğimiz duyguları anın içinde paylaşabilmek istiyorsak, zaten pek çoğunu kaybettiğimiz sinemaları koruyabilmek için maddi yahut manevi bir yaşam belirtisi göstermek zorundayız. İnsanın “vaka”, sanat eserlerinin “içerik” olarak adlandırıldığı bu yeni çağda kulağımızı ve hafızamızı tırmalayan şeylere başımızı döndürüp bir bakmamız sanki faydamıza.

Alfred Hitchcock’un 1954’te Arka Pencere – Rear Window’da alegorik olarak tanımladığı, motorik faaliyetlerini askıya almış, perdeye ve perdede gördüklerine odaklanmış, gerçeklikle bağını olabildiğince koparıp bir rüyanın, kâbusun içine dalmış izleyici tipi büyük bir dönüşüm rüzgarıyla karşı karşıya. Evlerimizde farklı büyüklükteki ekranlarımız, farklı deneyimleme metotlarımızla ortak bir “izleyici ruhu” bulmamız zor görünüyor. Bu da zaten fiziksel ve fikirsel olarak birbirinden uzaklaşmakta olan insanları ruhsal olarak da iyice birbirinden uzaklaştırabilir. “İktidara gelen” ve sinemayı lafta sahiplenen stream servislerimizden en sevdiğimiz sinema salonlarını talep etmek de hakkımız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information