Phoebe Waller-Bridge’in insanlığa hediyesi Fleabag’in ikinci sezon üçüncü bölümünde Kristin Scott Thomas’ın canlandırdığı iş insanı Belinda “Bir oda dolusu insandan daha heyecan verici hiçbir şey yoktur.” der ve devam eder: “İnsanlar sahip olduğumuz her şeydir.” Pandemi bizden eski normalimizi, sevdiklerimizi, sağlığımızı almakla kalmadı, birbirimizi de, yani “her şeyimizi” aldı. Biz de mart ayında şöyle bir durup Belinda’ya kulak verdik ve hazırladığımız 21 filmlik seçkiyle; tüm kafe, restoran, eğlence ve kültür merkezlerinin uzun bir süredir kapalı olduğu, hafta sonları dahi evlere kapandığımız, gönül rahatlığıyla herhangi bir kalabalığa karışamadığımız şu günlerde, “Nerede herkes?” diye sorduk.

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

FilmLoverss (@filmloverss)’in paylaştığı bir gönderi

Belinda’nın monologundan yola çıkarak, insanlığına yabancılaşmış bir grubun içinde yapayalnız hisseden, felaketlerin pençesinde kıvranan dünyada bir başına kalan, her şeye karşı yalnız başına mücadele eden karakterlere odaklanarak, mart ayı boyunca modumuzu teslim ettiğimiz 21 filmi aşağıda bulabilirsiniz.

#1 Jeanne Dielman, 23, quai du commerce, 1080 Bruxelles

Sert bir yalnızlık portresi, çoğunluğu tek mekânda geçen uzlaşmaz bir toplumsal eleştiri… Chantal Akerman’ın yazıp yönettiği bu katıksız başyapıt, filmin isminde de kendisine yer bulan malum adreste oğluyla yaşayan Jeanne Dielman adlı dul bir kadının öyküsüne odaklanır. Jeanne Dielman’ın günlük rutinini, bu rutinin içindeki mod değişikliklerini, oğluyla sıradan anlarını tekrar tekrar izlediğimiz film, bizi ana karakterin gündelik yaşamının içindeki olağanüstü yalnızlığın gölgesine çeker ve giderek bizleri o sarsıcı finale doğru hazırlar. Filmin, gösterildiği günden günümüze dek feminist sinemanın da anıtsal örneklerinden biri olduğunu söylemek mümkün.

#2 Oslo, 31. august

Bazen kendinden başka kimsen yoktur…

Uyuşturucu problemi nedeniyle rehabilitasyon merkezinde iyileşme sürecini geçiren Anders, bir iş görüşmesine katılmak için bir günlüğüne dışarı çıkar. Pek de parlak geçmeyen görüşme sonrasındaysa ailesi, arkadaşları ve geçmişinde kalan simalarla karşılaşır. Anders için bu izin günü, soğukkanlı yüzleşmelere ve giderek daha da içine gömüldüğü bir yalnızlığa davetiye çıkarmıştır. Pierre Drieu La Rochelle’in romanından Joachim Trier’in sinemaya uyarladığı film, gerçekleşmesine mani olamadığınız, göz göre göre gelen bir trajedi, can yakan soğukkanlı bir veda hüviyetinde.

#3 North Country

Ayrımcılığa karşı tek başına mücadele eden bir kadın, ABD’deki ilk toplu taciz ve mobbing davasından yola çıkan güçlü bir öykü… Başrolünde Charlize Theron’un yer aldığı film, kocasının baskı ve istismarından kaçarak memleketi Minnesota’ya geldikten sonra bir madende çalışmaya başlayan Josey Aimes’in hikâyesine odaklanır. Neredeyse tamamı erkeklerden oluşan maden çalışanlarının tacizlerine ve orada çalışmak suretiyle “başka bir erkeğin işini çaldığı” gerekçesiyle mobbingine maruz kalan Aimes, babası dâhil kimseden destek bulamadan bir hukuk mücadelesi verir.

#4 Le samouraï

Alain Delon’dan unutulmaz bir performans, yalnızlığa dair sade bir şiir… Fransa’nın sinema dünyasına armağan ettiği yönetmenleri sıralarken Jean-Pierre Melville’in ismi ilk akla gelenlerden biri olmayabilir, ancak Le samouraï, bir kez izleyenin zihninden çıkaramayacağı, gerçek bir ustalık eseridir. Filmde, kahramanımız kiralık katil Jef Costello modern bir samuray gibi yaşamaktadır. Eline silah almış suça bulaşmıştır, bu da onu müthiş bir yalnızlığa itmiştir. Yahut korkunç yalnızlığı onu bu iş için biçilmiş kaftana dönüştürmüştür. Yine bir iş üzerindeyken ilk kez ihtiyatsız davranır ve bir hata yapar. Bu, hayatının tümüyle değişmesine neden olacaktır…

#5 Christine

Televizyon tarihinin en travmatik olaylarından birine öznel bir bakış, yapayalnız bırakılan karakteriyle izleyici arasındaki mesafeleri kaldıran bir tür denemesi… Son olarak The Devil All The Time’la karşımıza çıkan Antonio Campos, bu filmde kamerasını canlı yayında hayatına son veren televizyon programcısı ve haberci Christine Chubbuck’ın gerçek hikâyesine çeviriyordu. Christine Chubbuck’ın, gerek iş hayatında gerekse özel hayatında giderek bir depresyonun kıyısına itildiği, tıpkı televizyon ekranında olduğu gibi, etrafındaki onca insana rağmen yapayalnız kaldığı öyküsünü izlediğimiz filmde genç kadını Rebecca Hall canlandırıyordu. Hall’un performansı, 2010’lu yılların en iyi beyazperde performanslarından biriydi.

#6 Late Spring

Dönen devrana karşı minimalist bir isyan, usulca anlatılan güçlü bir öykü…

Japonya’nın ve sinema tarihinin en kayda değer yönetmenlerinden biri olan Yasujirô Ozu’nun imzasını taşıyan LateSpring, Kazuo Hirotsu’nun romanından beyazperdeye uyarlanmıştı. 27 yaşında genç bir kadın olan Noriko ve babasının öyküsünü anlatan filmde Noriko, yaşıtları gibi evlenmeyi değil, babasıyla yaşamayı, ona göz kulak olmayı seçer. Bu seçimi ve yalnızlığı nedeniyle sıklıkla çevresi tarafından eleştirilen genç kadına en büyük baskı teyzesinden gelecek, bir izdivaca doğru itilecektir.

#7 Azizler

Acınası bir yalnızlığın içinde kıvranan bir karakterin yalnız kalmayı arzulaması gibi bir absürtlükten yola çıkan acıklı bir güldürü, Taylan Kardeşler’den günümüze dair, günümüzün beklentilerinin dışında işleyen bir kurgu. Bir reklam ajansında çalışan Aziz’in öyküsüne odaklanan film, kız arkadaşından, evine yerleşen akrabalarından, yakasından düşmeyen iş arkadaşlarından biraz uzaklaşmak, başka bir evrende, başka bir “herkesle”, başka bir yalnızlığı tecrübe etmek, kendisiyle başbaşa kalmak ister, ancak bu o kadar da kolay olmaz…

#8 Charlotte et Véronique, ou Tous les garçons s’appellent Patrick

Éric Rohmer’in yazdığı, Jean-Luc Godard’ın yönettiği 21 dakikalık bir kısa film, Yeni Dalga enerjisinin, sinemadaki yapısal hareketliliğin ilk kıvılcımlarından biri… Paris’te yaşayan Charlotte ve Véronique adlı iki genç öğrenci, şehrin olanca devinimi içinde hem beraber, hem de ayrıdırlar. O kadar ki, her ikisi de Patrick adlı aynı delikanlıyla flört ettiklerini bir süre fark etmeyeceklerdir. Rohmer-Godard ikilisi, bu üçlünün peşine düşer ve zamanın ruhunu kayıt altına almakla ilgilenir. Filmin, neredeyse izlemeyenlerin bile aşinası olduğu “Kendini öldürme gel bir şeyler içelim” repliği efsaneleşmiştir.

#9 Hamaca paraguaya

Yavaş sinemanın en iyi örneklerinden biri, ana akımın anlatı yöntemlerine sırtını çeviren yalın bir kurgu ve her şeyden önemlisi, savaşla ilgili alışılagelmiş imajların hiçbirini görmediğimiz bir savaş filmi…


Paz Encina imzalı film boyunca yaşlı bir çiftin gündelik yaşamından anları sabit bir kadraj ve sabit bir mekan dahilinde izleriz. Neredeyse koca ülkede kimse yok gibidir. Bu noktada öğreniriz ki oğulları da, diğer çoğu insan gibi Bolivya’yla girilen savaşa gitmiştir, yitip gidecek bir ulusun ağırlığının çöktüğü film boyunca çiftin yalnızlığı ve ülkenin aslında savaşta olduğu gerçeği can yakar. Tamamı Paraguay yerlilerinin dilinde çekilen Hamaca paraguaya aynı zamanda Paraguay’da 1978 yılından sonra çekilen ve ülke dışında gösterilebilen ilk filmdir.

#10 Her

2013 yılında Spike Jonze, bizlere bir işletim sistemiyle romantik bir ilişki yaşamaya başlayan bir adamın hikâyesini sunduğunda bu fikir abartılı gelmişti. Fakat telefonlarımızın ekranlarının içine sıkışıp iki boyuta düşerek yaşadığımız bu dönem, eşinden boşandıktan sonra aşkı bir işletim sisteminin kusursuz yapay zekâ teknolojisinde bulan Theodore Twombly’nin yaşadıklarını çok daha anlaşılabilir kılıyor. İnsanların bütün işlerini bilgisayar programlarının yaptığı bir gelecekte geçen filmde yalnız yaşamaya başlayan Theodore’un yolu yapay zekâ teknolojisinin ürünü olan Samantha’yla kesişiyor. Joaquin Phoenix ve Scarlett Johansson’ın iz bırakan performanslarıyla izlediğimiz bu git gide daha bağ kurulabilir hâle gelen hikâye, Spike Jonze’a En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar ödülünü kazandırırken bizleri ise yalnızlık, varoluş ve teknoloji gibi konseptler üzerine uzun süre düşündürmüştü.

#11 The Lighthouse

Bazen ıssız bir adaya yerleşmenin hayallerini kursak da izole olarak sonsuz bir döngünün içine sıkışmak, insan zihnine yapılabilecek en büyük işkencelerden. Robert Eggers’ın The Lighthouse filmi de böyle bir hikâye. İki saate yaklaşan anlatısında aktif olarak yalnızca Willem Dafoe ve Robert Pattinson’ın karakterlerine yer veren film, deniz fenerinin sorumluluğunu tek başına üstlenebilmeyi hayal eden eski denizci Ephraim ile kıdemli bir deniz feneri bekçisi olan Thomas arasında deniz fenerine hâkim olmanın peşinde verilen erkeklik mücadelesini anlatıyor. Birbirlerine mahkûm edilen Ephraim ve Thomas’ın verdikleri bu iktidar mücadelesi, yalnızlık ve tek düzelik ile buluşunca, birbirlerini kemirmelerine sebep olup önce akıl sağlıklarına daha sonra da yaşamlarına mal oluyor ve tam bir kabusa dönüşüyor.

#12 One Hour Photo

“Eğer bu fotoğrafların gelecek nesillere söyleyeceği önemli bir şey varsa o da şudur: Ben buradaydım. Yaşadım. Gençtim. Mutluydum ve bu dünyada biri bana fotoğrafımı çekecek kadar önem verdi.”⠀

Derin yalnızlığından uzaklaşmak için başkalarının hayatlarını gözleyen bir adamı takip eden One Hour Photo, son ana kadar gerginliğini koruyan tekinsiz bir hikâyeyi ekrana taşır. Robin Williams, kariyerinin en iyi performanslarından birine imza attığı bu filmde, güler yüzünün arkasında rahatsız edici bir sır saklayan Sy rolünde çıkar karşımıza. Sy, çalıştığı fotoğrafçıya yıllardır düzenli olarak gelen Yorkin ailesini takıntı hâline getirmiştir ve kendisini onların hayatlarına dâhil ettiği fantezileriyle yalnızlığından kaçmaya çalışır. Ta ki bu fanteziler onu Yorkin ailesinin hayatlarını alt üst edecek davranışlara itene kadar. Mark Romanek’in yazıp yönettiği film, görüntü yönetimi ve yapım tasarımıyla, Sy’ın karmaşa içindeki zihnini aynalayan, rahatsız edici bir atmosfer yaratır.

#13 This Is the End

Dünyanın sonuna eğlenceli bir bakış, yıldız isimlerin kendilerinin karikatürize edilmiş versiyonlarını canlandırdığı etkileyici bir oyuncu kadrosu…

Seth Rogen ve Evan Goldberg işbirliğinden çıkan en dikkat çekici işlerden olan This Is The End, insanlığın yok olmanın eşiğine geldiği bir felaketin ardından Los Angeles’ta geçiyor ve James Franco’nun evine sığınan altı ünlüyü takip ediyor. Çevrelerini saran insanların yokluğunda koca bir evde baş başa kalan bu altı isim, sadece dışarıda yaşanan felaketlerle değil, birbirleriyle de baş etmeleri gerektiğini kısa süre içinde anlayacaktır.

#14 Fish Tank

Henüz 15 yaşında olan Mia, annesinin ilgisizliği ve ergenlik döneminin zorlu halleri arasında oldukça yalnız kalmış biri. Yalnızlığını agresif tepkilerle baskılamaya çalışırken teselliyi ise her bulduğu fırsatta içkide arıyor ve yaşıtlarından çok daha olgun olmasını gerektiren bir hayat yaşıyor. Tüm bu kaosun arasında kendisini içerisine hapsettiği fanusun içerisinde annesinin erkek arkadaşı tarafından gördüğü ufak ilgi kırıntısı ve biri tarafından nihayet fark edilme hissi ise, bütün çarpıklığına rağmen, onun için karşı konulamaz oluyor. Dışarıya yansıttığı sert ve agresif kabuğun altında henüz büyüme mücadelesi veren genç bir bireyin duygusallığını taşıyan Mia’nın yaşadığı bu zorlu deneyim ise, yalnızca onun için değil, izleyici için de yaralayıcı oluyor.

#15 Three Colors: Blue

Krzysztof Kieslowski’nin kültleşmiş Üç Renk üçlemesinin ilk filmi olan Mavi, hissizliğe yazılmış bir ağıt gibidir. Juliette Binoche’un hayat verdiği Julie, mutlu olmanın reçetesinde yazılı olan her şeye sahipken, bir trafik kazasıyla aniden yapayalnız kalır. Film, onun yaşadığı hissizliği izleyicisinin iliklerine işliyor. Mavinin her tonunun Kieslowski’nin kadrajlarında yeniden kendini bulduğu filmde mavi aslında özgürlük arayışının bir simgesidir. Julie bu özgürlüğe onu hiç terk etmeyen müzik ve mükemmel sandığı yaşamının kendisinden gizlenen gerçeklerini keşfederek ulaşacaktır.

#16 I’m Thinking of Ending Things

Her şeyi bitirmeyi düşünen yalnız bir karakterin hayalleri, hayal kırıklıkları, pişmanlıkları. Zihnin kuytu köşelerinde gizlenmiş anılarla, travmalarla ve kültürel referanslarla yaratılmış bir birliktelik. Charlie Kaufman’ın son harikası I’m Thinking of Ending Things, Jessie Buckley’nin hayat verdiği genç kadının, ayrılmayı düşündüğü erkek arkadaşı Jake (Jesse Plemons)‘in ailesiyle tanışmak üzere, onunla birlikte bir yolculuğa çıkmasıyla başlar. Her şeyi bitirmeyi düşünen bir karakterin pişmanlıklar ve hayal kırıklıklarıyla dolu hayatına dair bir bilinç yansımasına dönüşür. Kaufman’ın özenle hazırladığı yapbozun parçaları yerine oturdukça, bittikten çok sonra da etkisi kaybolmayan bir film çıkar ortaya.

#17 Wild Strawberries – Smultronstället

Rüyalar, anılar ve gerçeklik arasında, bilincin ince çizgilerinde yürüyen 1957 yapımı Bergman filminde artık 70’li yaşlarına gelen Isak Borg isimli bir profesör, kendisine verilecek bir onur ödülünü kabul etmek üzere geliniyle yaptığı yolculuk sırasında hayatının farklı dönemlerinden gelen bazen iyi, bazense korkutucu anılarla yüzleşiyor. Bergman’ın zihnin odalarında dolaşarak zamanlar arasında keskin geçişlerle gezinen anlatısında Isak, kimi zaman akrep ve yelkovanı olmayan saatlerle ölümlü olma gerçeğinin dehşetiyle mücadele etmeye çalışırken kimi zaman da pişmanlıklarıyla yüz yüze geliyor. Bazen de gençliğinin geçtiği evin yabani çileklerin yetiştiği bahçesine uzanıyor.

Aldığı yaşlarla beraber herkesin hayatta olduğu, kalabalık zamanları ardında bırakarak yalnızlaştığı bir döneme giren Isak’ın yaptığı bu içsel yolculuk, sonuna yaklaştığı yaşamını dünü, bugünü ve geçmişte kalan her şeyiyle kabul etmesini sağlıyor.

#18 Lost in Translation

Kariyerinin parlak günlerini geride bırakmış bir Hollywood yıldızı düşünelim (Bill Murray), bir de hayatta henüz ne yapmak istediğine karar verememiş, eşinin peşinden Tokyo’ya savrulan genç bir kadın (Scarlett Johansson). Etraflarındakilere, hatta kendilerine karşı duydukları yabancılaşma ikisini bir araya getirir ve bir hafta sonunu beraber geçirmeye başlarlar. Zaman geçtikçe sessizlik bir anda dile gelmeye başlar ve artık iki insanın melankolisi ayrılamayacak gibi birbirine düğümlenerek büyük bir kaos ve aynı zamanda huzur alanı oluşturur. Lost in Translation, hem iki yabancı olmak hem de bir bütün olmak üzerine… Finali ise bir bilmece. Murray’nin de dediği gibi “aşıklar arasında”.

#19 Moon

Aynı gezegeni paylaştığımız milyarlarca insan arasında dahi kendimizi yapayalnız hissettiğimiz zamanlardan geçiyor, buna çağımızın hastalığı diyoruz. Her gün, belki de en az bir kez uzayda yalnız bir yaşamın hayalini kuruyoruz. Peki, gerçekten yalnızlığı deneyimlemeden sizce de bazen düşüncelerimizde biraz fazla ileri gitmiyor muyuz?

Astronot Sam Bell yaptığı üç yıllık bir anlaşma sonucu, bir enerji şirketi tarafından Ay’ın uzak bir köşesine gönderilir. Yalnızlığa mahkum olduğu bu işte, uydu bağlantısının da kopmasıyla tüm iletişimi kaybeden Sam, Ay’da geçirmek zorunda olduğu sürenin sonlarına yaklaşmıştır ancak sağlığı günden güne kötüye gitmeye başlar. Hafızasını yitirmeye başlayan karakterimiz gerçeklik ile halüsinasyon arasındaki ince çizgide kaybolur.⠀

Yalnızca 33 günde ve 5 milyon dolar gibi bütçeyle çekilen film, 70’ler bilimkurgu sinemasına hayran Duncan Jones’un türün fanatiklerine armağanı.

#20 WALL·E

Gezegenimizi temizlemek amacıyla üretilen robot Wall-e, yıllarca yapayalnız yaşadıktan sonra, Eve adlı bir arama robotuyla karşılaşınca hayatına yepyeni bir anlam gelir: Aşk.⠀

Sinema tarihine bir saygı duruşunda bulunan modern bir başyapıt Wall-e. Charlie Chaplin filmlerini andıran açılışıyla sessiz bir komedi olarak başlayan film önce müzikale göz kırpıyor ardından post apokaliptik bir atmosfer yaratarak uzay mitinden faydalanıyor. 2001: A Space Odyssey’e selam göndererek uzay operası şeklinde ilerleyen film, 90’lar romantik komedilerini aratmayan sonuyla tadını damakta bırakıyor. Tüketim toplumuna getirdiği eleştiriyle insanlığın kirli yüzüne dair sert sözler barındıran film, merkezine aldığı aşk hikâyesiyle ise gönüllerimizi fethediyor.

#21 Turbo Kid

İçindeki çocuğu yaşatmaya devam eden 90’lar çocukları için kıyamet sonrası bir çılgınlık resitali…

Üç yönetmen Anouk Whissell, François Simard ve Yoann-Karl Whissell’ın ellerinden çıkan Turbo Kid, kıyamet sonrası bir 1997 yılında geçen, 80’ler aksiyon-macera filmlerine nostaljik bir yaklaşımla saygı duruşunda bulunan retro-fütürist bir yapım. Bisikletiyle sevdiği kızı kurtarmaya çalışan esas oğlanımızın maceraları eğlenceli olduğu kadar aksiyon ve şiddet dolu aynı zamanda. Kitsch estetiği ve elektronik müzikleriyle izleme keyfine doyamadığımız film, 80’lere dair sevdiğimiz ne varsa hatırlatarak o yıllarda bıraktığımız ve özlemini duyduğumuz her şeyin şimdi nerede olduğunu sorgulatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information