2021’in ilk ayında, About Nights’tan aldığımız ilhamla modumuzu dış dünyanın insafına değil filmlere emanet ediyor, filmlerin sihrine teslim oluyoruz. Deli dolu bir karakter karşımıza çıkıyor. Onun domine ettiği bir film izliyoruz ve içimizde toplumun baskıladığı ne varsa açığa çıkarıyoruz. Bir süreliğine korku duvarını aşıyoruz, itaat etmeyen isyan eden, makul görünmek için değil, içinden geldiği için gülümseyen, aklı selimin sınırlarını egemenlerin belirlemesine karşı çıkan ve muktedirin evcilleştirdiği zekayı çöpe atan bir dip dalga hissediyoruz. Bu ayın teması için seçtiğimiz filmlerdeki karakterlerin etkisiyle aklımızdaki makul tanımının yerini “deli dolu” alıyor, nezaketten nasibini almamışlara deli dolu bir isyanla karşılık veriyoruz.

Deli Dolu seçkimizdeki filmlere aşağıdan ulaşabilirsiniz. 

Deli Dolu Seçkisi

#1 And Then We Danced

Dans sadece tutkuyla bağlı olduğu bir hobi değil Merab için, sıkışıp kaldığı hayatından bir kaçış… Dans, üzerinde kurulan baskılardan sıyrılmak, omuzlarındaki yüklerden kurtulmak ve geleceğe umutla bakmak, kendini bulmak, kendi olmak için bir araç aynı zamanda… Kahramanımız Merab’ı, daha çocuk yaşta eşleştirildiği partneri Mary’le bir düet gerçekleştirirken görüyoruz. Merab’ın müthiş figürler sergilediği düetten hocası rahatsız. Zira Merab’ın Gürcü dansları için fazla yumuşak olduğunu düşünüyor. Son derece sert bir adam olan hoca, partneri Mary’nin de gözlerinde asla şehvet olmaması gerektiğini, Gürcü danslarında erkeklerin sert ve maskülen, kadınların da masum görünmesinin elzem olduğunun altını sürekli çiziyor. Ardından Merab’ın yoksulluğun sınırında dolaşan hayatına dâhil oluyoruz. Annesi, anneannesi ve başına buyruk ağabeyiyle yaşayan Merab’ın babası yıllar önce onları terk etmiş. Anlıyoruz ki Merab’ın iyi bir dansçı olmaktan başka hiçbir çıkış yolu yok. Muazzam oyunculuk performansları, Merab ve abisi arasındaki diyalog ve yıllarca akıllardan çıkmayacak finaliyle sinema tarihine şimdiden adını yazdırmış bir film And Then We Danced.

#2 Kelebekler

Astronotlar, kelebekler ve daha birçok garipliğin ortasında kim olduğunu anlamaya çalışmanın, kendini keşfetmenin filmidir Kelebekler; aile olmayı ve ait olunan topraklarla yaşanan kavgayı ele alan tuhaf ve bir o kadar da sıra dışı bir aile komedisi. Farklı şehirlerde farklı hayatlar süren üç kardeşin yıllar sonra yeniden bir araya gelmesiyle yaşananları anlatan film, izleyiciyi öyle bir dünyanın içine çeker ki kimin deli kimin aklı selim olduğu, neyin normal neyin absürt olduğu bir süre sonra birbirine karışır. Tolga Karaçelik’in 2018 Sundance Film Festivali’nde Dünya Sineması Büyük Ödülü’nü kazanan film, ülke sinemamızın da medar-ı iftaharlarından.

#3 Hedwig and the Angry Inch

Egemen kültüre sağlam bir itiraz, çılgın bir yaşam öyküsünün perdedeki unutulmaz tezahürlerinden biri ve kuir sinemanın en güçlü örneklerinden… Doğu Almanya’da doğan ve aşkı için buradan kaçan Hedwig, fırtınalı hayat öyküsünü anlattığı şarkılarıyla artık bir rock grubunun solistidir. Bir ABD turnesinde kalbini kırıp şarkılarını çalan Tommy’le karşılaşır ki, bu nihayet ona bir hesaplaşma şansı verir. John Cameron Mitchell’in imzasını taşıyan Hedwig and the Angry Inch, ilk olarak bir Off Broadway müzikali olarak sahnelenmiş, müzikalin yarattığı dip dalga sonucunda Mitchell kitabını bir sinema filmine de dönüştürmüştü.

#4 Love Me If You Dare

Çocukluk aşkı, güzel anılar, atlı karınca motifli bir teneke kutu… Yann Samuell imzalı 2003 yapımı Jeux d’enfants masallardan fırlamış deli dolu kahramanların kalpleri fethettiği, gülerken ağlatan gerçek bir aşk filmi. Sofia ile Julien’in masal tadındaki zamanlara sığamayan aşkını ekrana taşıyan film, hem aşka hem de masallara dair hayal gücümüzün peşinden gitmemizi salık verirken bir gün bir yerlerde yaşayacağımız o tutkulu aşklar için bizlere de ilham kaynağı oluyor. Jeux d’enfants; bir oyun kuralı etrafında geçip giden yıllar, vazgeçilemeyen alışkanlıklar ve çocukluktan kalma bir büyü.

#5 People That Are Not Me

Günümüz ilişkilerine dair çok fazla şey anlatan saklı kalmış bir hazine. Hadas Ben Aroya kendi bildiği hayatı anlatırken samimi olmaya çalışıyor; iğneleyici olmaktan kaçınmayarak bir grup yeni yetmenin dünyasını yazıyor, yönetiyor ve oynuyor. Tel Aviv’in yalnız ama gerçek yakınlıktan fersah fersah kaçan; devamlı konuşan ama pek de bir şey söylemeyen gençleriyle tanışıyor; kendi hayatlarımızdan tanıdığımız ilişkileri gözlemliyor, Joy’un peşine takılarak onun iç dünyasını keşfe çıkıyoruz. Film sona erdiğinde, Frances Ha’yı sevenler olarak artık Joy’u da en yakın arkadaşımız olarak görüyoruz.

#6 Cléo de 5 à 7

Bazen aylar su gibi akıp gider, bazı anların geçmesiyse adeta yıllar alır… Hayatının baharındaki şarkıcı Cléo için görünürde her şey çok iyi gitmekte, hayatının bu demleri enfes bir üretkenlikle, büyük bir hızla ve dolu dolu geçmektedir, ancak bugün farklı bir gündür. Çünkü bugün Cléo, kanser şüphesiyle kendisine yapılan bazı testlerin sonucunu öğrenecektir. Sadece iki saat sonra hayatının gidişatıyla ilgili bu çok önemli bilgiyi öğrenecek olan kahramanımız için 5’ten 7’ye kadar süren bu endişe ve belirsizlik, yabancıların tanıdık, tanıdıklarınsa yabancıya dönüştüğü tarifsiz bir ruh haline sürükler onu. Film, Agnés Varda’dan bir kadının belirsizlikle geçen iki saatine dair olağanüstü bir zihin pratiği, Fransız Yeni Dalgası’nın da önemli eserlerinden biri.

#7 Dazed and Confused

Geçmişin acısını da mutluluğunu da aynı anda hissettiren, melankolisine rağmen içinizde ateşler yakan filmler vardır. Amerikan bağımsızları arasında her daim şahsına münhasır bir yeri olan Richard Linklater imzalı bu film onlardan biri. Hem cayır cayır yanan bir 70’ler filmi, hem de mum ışığı gibi sönüp giden bir dönemin hüzünlü portresi… 1976 yılının Texas’ındayız. Herkesin aklında delicesine eğlenmek, mutluluktan sarhoş olmak, sevişmek ve elbette yeni gelen çaylaklara hayatı zindan etmek var. Linklater, farklı karakterleri aynı potada erittiği filminde zamanı geri sarıyor, Bob Dylan’dan, Willie Dixon’a, Deep Purple’dan Black Sabbath’a dek dönemi yansıtan müthiş bir soundtrack’le filmini taçlandırıyor.

#8 The Perks of Being a Wallflower

Bu filmin kahramanları özgür ruhlu Sam, korku nedir bilmeyen Patrick ve çekingen Charlie. Biraz sen, biraz ben, biraz biz. Kendi gençliğimizden bir şeyler bulabiliyor, geçmişimize bakarken hatalarımızı, tutkularımızı, tedirginliklerimizi hatırlıyor; kendimizi Patrick’in yerine koyarak hem onunkiyle hem de kendi cesaretimizle gurur duyuyoruz. Stephen Chbosky, kendi yazdığı aynı isimli romandan uyarladığı bu filmle büyüme sürecinin alt üst edici gelgitli hallerini aktarırken, kimlik sorunları, arkadaşlık, aile, ilişkiler ve cinsellik konularını da masaya yatırıyor.

#9 120 BPM

Bir zamanlar bizzat Act-Up Paris’te görev almış olan yönetmen Robin Campillo övgüler alan bu filminde, 1990’ların başında AIDS’e karşı farkındalık yaratmaya çabalayan eşcinsel bir aktivist grubun hikâyesini beyazperdeye taşıyor. Campillo, tabuların cehaletle beslendiği bir dünyada isyânkar olmayı, romantik bir ilişkiden sağ çıkmaya çalışırken yaşanan zorlukları merkezine alıyor; duygu istismarına oldukça açık olmasına rağmen buna hiç gerek duymadan, oldukça sert, gerçekçi ve etkileyici bir şekilde derdini anlatmayı başarıyor. Cannes ana yarışma jürisinin başındaki Pedro Almodóvar’ın en çok etkilendiği ve hatta basın toplantısı sırasında gözyaşlarını tutamadığı 120 BPM’in aynı festivalde aldığı ödüller arasında Kuir Palmiye de yer alıyor.,

#10 Paris Is Burning

Trans karakterleri merkezine alan birçok film mevcut, ancak trans kimliği tüm renkleri ve coşkusuyla mercek altına yatıran filmler halen çok az… Jennie Livingston’ın imzasını taşıyan bu bol ödüllü belgesel, 80’li yılların New York’undaki eşcinsel ve drag kültürüne dair çarpıcı bir gözlem ortaya koyuyor. Eğlence sektöründeki inanılmaz rekabetten, egemen kültüre karşı gösterilen direniş, yaşam mücadelesi ve dayanışmaya kadar bu kültürün her bir donesine özenle eğilen film, dönemin göz alıcı bir portresini çıkarırken, hantallaşmış heteronormatif kurumları da hedef tahtasına koymayı ihmal etmiyor.

#11 Transamerica

Yollar bazen kendine çıkar, bazen tanıdığını sandığın ama aslında hiç tanımadığını anladığın birine…

2000’li yıllarda çekilmiş yol filmleri arasında kendine has bir yere sahip olan Transamerica, kendisini yeniden keşfeden, bunu yaparken egemen değer yargılarına baş kaldıran ve bir yandan da geçmişiyle yüzleşen ana karakteri Bree’nin yolculuğuna odaklanıyor. Trans bir kadın olan Bree, uzun yıllar önceki bir ilişkisinden bir oğlu olduğunu öğrenir. Nihayet onunla tanıştığında, yetişkin filmlerinde kariyer yapmak isteyen genç bir adam bulur karşısında. İkilinin yolculuğunda geçecekleri her durak onların yeni hayatını inşa eden bir unsura dönüşür. Duncan Tucker bu ilk ve tek uzun metrajlı filminde yol filmi kavramına Queer bir damardan yaklaşırken, Felicity Huffman’dan çok özel bir performans almayı da başarıyor.

#12 I‘m a Cyborg, But That’s OK

Akla sınır çizemez, deliliği hapsedemezsiniz… Kendisini robot sanan genç bir kadın, insanların ruhlarını çalabileceğine inanan genç bir erkek ve etraflarındaki deli dolu karakterlerle sıradışı bir romantik komedi. Güney Koreli yönetmen Chan-wook Park’ın, filmografisinde tatlı bir mola olarak da görebileceğimiz bu film, tam bir “deli bayramı”. Filmde robot olduğuna inandığı için asla yemek yemeyen Young-goon’u bir şekilde hayatta kalmaya ikna etmek, günün birinde yok olacağına inanan bir başka akıl hastanesi sakini Il-soon’a düşer. İkili arasında sâfiyane bir aşk başlayacaktır.

#13 Call Me by Your Name

Hatırımıza düşen ilk ve en ağır aşk acısına dair tüm hislerimizi, kendimizi keşfetmeye dair zorlayıcı bir büyüme süreciyle birleştiriyoruz. Elimizde kalanların, Luca Guadagnino imzalı bu modern klasiğin hissettirdikleriyle ne kadar benzeştiğini görüp şaşkına dönüyoruz… Son yılların en etkileyici aşk filmlerinden biri, Queer sinemanın yıllarca dillerden düşmeyecek müthiş bir örneği… 80’li yılların İtalya’sındayız. Gençliğinin baharındaki Elio, babasına bir araştırmada yardımcı olmak üzere yaşadıkları eve taşınan Oliver’la hem kendisini, hem cinselliği hem de aşkı en yalın haliyle keşfeder.

#14 Palm Springs

Sonsuza dek aynı günü yaşamak zorunda kalsaydınız ne olurdu? Bu soruyu soran ilk film Palm Springs değil şüphesiz, ancak bir salgının bizlere her günün birbirine benzediği bir hayatı dayattığı 2020’de çıkıp gelen bu şekerli şurup kıvamlı çılgınlık, bu soruya farklı bir cevap vermeyi başarıyor. Max Barbakow’un imzasını taşıyan bu fantastik romantik komedide, kahramanımız Nyles kız arkadaşıyla bir düğüne katılmak üzere Palm Springs’e gidiyor ve gidiş o gidiş… Nyles, belirsiz bir sebeple aynı günün içinde sıkışıp kalıyor. Film için önemli olan kahramanımızın hangi paralel evrene hapis olduğu ya da bu işin matematiğinin nasıl işlediği değil, onun bugünü kiminle ve nasıl yaşadığı oluyor. İşte bu noktada karşımıza bir diğer kahramanımız Sarah çıkıyor ve Palm Springs’te işler sarpa sarıyor…

#15 A Woman Under the Influence

Perdede her göründüğünde yüreğimizi çalan, damarlarına fazladan hayat pompalanmış gibi, hiçbirimizin olmadığı olamayacağı kadar canlı görünen, sinema sanatının gördüğü en orijinal karakterlerden biri… Aynı zamanda sinema tarihinin en iyi oyuncu performansları arasında en üst sıralara yerleşebilecek kadar müthiş bir oyunculuk gösterisi… John Cassavetes’in imzasını taşıyan bu “aile filmi”, Mabel adlı sıradışı bir kadının, sıradan bir Amerikan ailesindeki hayatına odaklanıyor ve hayatla, etrafına çizilen sınırlarla verdiği çılgın mücadelesini gözler önüne seriyor. Mabel rolündeki Gena Rowlands, kendisine Oscar adaylığı getiren performansıyla perdeyi yerle yeksan ediyor adeta.

#16 The Umbrellas of Cherbourg

Kalp kırıcı bir melodram, ama klasik melodramın anlatı unsurlarına yüz vermeyen alabildiğine özgün bir yönetmenlik gösterisi ve müthiş bir müzikal…

Her bir repliğin bir melodi dahilinde söylendiği bu Jacques Demy başyapıtında savaşın ve yoksulluğun ayırdığı iki aşığın öyküsünü izleriz. Oto tamircisi Guy ve bir butikte çalışan Geneviéve tanışır, aşık olurlar. Guy, Cezayir Savaşı sırasında askere alınınca çift ayrılmak zorunda kalır. Yıllar sonra geri dönen Guy, Geneviéve’nin bir kuyumcuyla evlendiğine şahit olacaktır… Bir nevi anti müzikal olarak da anabileceğimiz film, Catherine Deneuve’ün kariyerindeki en akılda kalıcı performanslardan birini barındırır.

#17 Weekend

Bazen olacaklar engellenemez, bazı duygular evcil görünürken aşkın, dolu dolu ve sonsuz oldukları çıkar ortaya; hem de görünürde her şey sakinken. Andrew Haigh imzalı Weekend, temelde iki karaktere odaklanan, onları kâh leziz yakın planlarla, kâh iyi tasarlanmış genel planlarla gözümüzün önünden hiç ayırmayan, izleyicisini sürekli karakterleriyle temas hâlinde tutan, içten bir anlatı koyuyor ortaya. Filmde, belki de tek gecelik olacağı düşünülen bir ilişki, engellenemez duygular eşliğinde tüm hafta sonuna doğru genişliyor ve iki genç erkek arasındaki kapanmaz gibi görünen mesafeler kapanıyor. Yönetmen Haigh, heteronormatif bakış açısının altını, mesafeleri ortadan kaldıran bir kurguyla oymayı başarıyor.

#18 Chungking Express

Melankolik ama hayatın tam ortasında, zamanı durduruyor gibi, ama aynı zamanda çılgınlar gibi akışkan ve hareket halinde… 90’ların ikinci yarısına ve 2000’li yılların ilk yarısına damgasını vuran yönetmen Wong Kar-wai’nin başyapıtlarından biri olarak selamlayabileceğimiz film, Hong Konglu iki polis memurunun öyküsüne odaklanır. Adeta ortadan ikiye bölünen filmin ilk yarısında, beş yıldır beraber olduğu sevgilisinden ayrılan 223 numaralı memurun öyküsüne odaklanırız. İkinci yarısındaysa yine kalbi kırık bir terk edilmiş olan 663 numaralı memur vardır. Her ikisi de yeni bir aşka yelken açacaktır ancak, melankoli peşlerinden düşmeyecektir.

#19 Do the Right Thing

Bu film kaynayan bir kazan, bu film tavizsiz bir itiraz ve alabildiğine sert bir toplumsal eleştiri… Amerika Sineması‘nın en önemli yönetmenlerinden Spike Lee’nin ilk büyük filmi Do the Right Thing, bu özellikleriyle öne çıkan, hâli hazırda tazeliğini koruyan bir başyapıt. Canlı renk paletleri, ezber bozan kamera açıları, doğrudan kameraya bakarak konuşan karakterleriyle Do the Right Thing, her saniyesine sinen o taşkın enerjisini izleyiciye hissettirmekte çok başarılı. Yazın en sıcak gününde geçen film, Brooklyn’de göçmenler ve Afro-Amerikalılar’ın yaşadığı bir mahalleye götürüyor bizleri ve bir pizzacıda başlayan ırkçılık tartışmasının herkesin hayatına nasıl sert biçimde etki ettiğini gözler önüne seriyor.

#20 Dallas Buyers Club

Herkes ve her şey değişebilir, çok acı çekmek gerekse bile… Jean-Marc Vallée’nin imzasını taşıyan film, 80’li yılların ortasında, homofobik ve ırkçı bir “sıradan erkek” olarak karşımıza çıkan Ron’un öyküsüne odaklanır. Ron’un hayatı AIDS’e yakalandıktan sonra kaçınılmaz olarak değişir. Henüz hastalığın tedavisi tam olarak tesis edilememiştir ve yasal yoldan kullanılan ilaçlar da güvenilir değildir. Ron, yurtdışından kaçak olarak getirdiği, ABD’de kullanımı yasak doğal ilaçları kullanmaya, yavaş yavaş hastalıktan mustarip komüniteyle içli dışlı olmaya başlar. Hayatının son günlerinde kendisini içinde bulduğu bu durum onu, o güne dek oturttuğu değer yargılarını sorgulamasına yardımcı olacaktır. Matthew McConaughey ve Jared Leto’ya Oscar getiren performanslarıyla filmin şimdiden unutulmazlar arasına girdiğini söylemek mümkün.

#21 La La Land

Yerinde durmayan bir müzikal, kalp ağrısına sebep olan bir görsel nefaset ve tanıdık olanı bambaşka bir halde karşımıza sunan gerçek bir modern klasik… Yönetmen Damien Chazelle’in geleneksel müzikal kalıplarına modern bir bakış açısı getirdiği filmi La La Land, caz müziğe aşık piyanist Seb ve Hollywood hayalleri kuran Mia’nın buram buram Hollywood melodramı kokan aşk hikâyesini ele alıyordu. Başta Emma Stone olmak üzere oyuncuların performanslarından, referanslarından ve atmosferinden güç alan film için besteci Justin Hurwitz’in ortada henüz senaryo yokken bestelediği muhteşem şarkılara olan aşkımız daha uzun süre devam edecek gibi görünüyor.

#22 Carol

Bu film sükunetini son anına dek korurken bir yandan aklına gelen her şeyi haykırıyor, karla kaplı atmosferini eriten muazzam bir aşkın enerjisiyle hiç durmadan cayır cayır yanıyor… Todd Haynes imzalı bu modern başyapıt, Patricia Highsmith’in The Price of Salt adlı romanın da beyazperde uyarlaması. Başrollerinde Cate Blanchett ve Rooney Mara ikilisinin harikalar yarattığı filmin alamet-i farikası birbirinden çok farklı karakter özelliklerine sahip iki güçlü kadının yaşamını başarıyla yansıtırken, aralarındaki aşkı da tavizsiz bir yerden ele alabilmesi. Haynes filmde, her iki karakterini de kanıksanmış kimliklerin dışına taşımayı ve ilişkilerini gerçek kılmayı başarıyor.

#23 Bohemian Rhapsody

Yaptıkları müzik eşsiz, sahne şovları alışılagelmiş kalıpların dışında, solist Freddie Mercury’nin personası egemen cinsiyet rollerinin ötesindeydi… Efsane grup Queen’in ve elbette grubun her şeyi konumundaki Mercury’nin yaşamından önemli kesitleri beyazperdeye taşıyan film, zamanı geri saran konser sekansları, tüm hit parçaları hakkını veren bir kurguyla hikâyesine dahil edebiliyor oluşu, biyografik filmlerin düştüğü tuzaklardan uzak duran yapısı ve Rami Malek’in Oscar ödüllü performansıyla unutulmazlar arasındaki yerini aldı.

#24 The Wolf of Wall Street

Borsa simsarı Jordan Belfort’un hikâyesi inanılmaz olabilir, Martin Scorsese’nin bu hikâyeyi anlatma biçimiyse tam anlamıyla akıl almaz! Usta yönetmen kariyerinin olgunluk döneminde neo liberal yeni dünyaya karşı sözünü esirgemeyen, hatta onunla savaşan bir filme imza atıyor bu üç saatlik başyapıtında. Scorsese’nin deli işi yönetmenlik gösterisine, LeonardoDiCaprio, JonahHill, Margot Robbie gibi isimlerin oyunculuk şovuyla eşlik ettiği filmin olağanüstü enerjisi, şaşkına çeviren kurgusu Wolf of Wall Street’i tekrar tekrar izlenebilecek müthiş bir deneyime dönüştürüyor.

#25 Close-Up

İçten bir delilik öyküsü, sinema aşkının akıl almaz şeylere sebep olduğu bir üçüncü sayfa hikâyesi… İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin imzasını taşıyan film, kendisini tanınmış yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtmak suretiyle bir aileyi kandırıp film çekmeye çalışırken yakalanan Hasan Sabzian’ın öyküsüne odaklanır. Kiarostami, hikâyeyi ortaya çıkaran gazeteci Hüseyin Farazmand ve Mohsen Makhmalbaf’ı da dahil ederek olayın gelişim sürecini bir belgesel hassasiyetinde yeniden canlandırır, ortaya “hakikate ancak yalanlar üzerinden ulaşabildiğimiz” modern bir efsane çıkar.

#26 Thelma & Louise

Yola çıkmak ve geriye dönecek hiçbir sebep kalmayana dek, sonuna dek gitmek… Ridley Scott, bir modern klasiğe dönüşen bu filminde 18 yaşında yaptığı evlilikte gün yüzü görmeyen Thelma ve ilgisiz erkek arkadaşına rest çeken Louise’in yolculuğuna odaklanır. Filmdeki yolculuk, ikilinin Thelma’ya tecavüz etmeye çalışan bir adamı öldürmek zorunda kaldıkları andan itibaren bir hayatta kalma savaşına dönüşür. Susan Sarandon ve Geena Davis’in canlandırdığı iki kadının Arkansas’tan Arizona’ya uzanan bu yolculuğu, ABD’de sonradan “Kadınların Yılı” olarak anılacak olan 1992 yılında, En İyi Senaryo kategorisinde Oscar ödülüne layık görülmüştü.

#27 Le fate ignoranti

Seçilmiş aileler vardır ve bazen hayat bizi onların içine iter… Ferzan Özpetek’in imzasını taşıyan filmde, çoklukla AIDS hastalarıyla ilgilenen doktor Antonia bir kaza sonucu eşini kaybeder. Dünyası başına yıkılan Antonia, önce eşinin gizli bir ilişkisi olduğunu öğrenir, sonra da ilişki yaşadığı erkekle tanışır. Böylece yıllardır eşi hakkında ne kadar az şey bildiğini öğrenecek, göçmenlerin, trans kadınların yer aldığı, ötekileştirilmiş bir grup insanla hayata yeniden bağlanacaktır. Film, 2000’li yılların en iyilerinden biri olarak hali hazırda zihinlerdeki tazeliğini koruyan bir modern klasik.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information