2020 artık sadece bir yıl değil, bir felaketin tanımı. Zamanla bu yıl yaşananlar geçer mi, bu yıl yaşananlar etkisini yitirir mi bilemeyiz, ancak Bong Joon-ho’nun Oscar konuşmasından itibaren tek bir güzel şeyin yaşanmadığı, hiçbir şeyin keyif vermediği, iyi olan şeylerin bile iyi kalamadığı 2020’yi hayırla anmayacağımız aşikâr. Yaşananların abartılı bir felaketi andırdığı, “geldi mi üst üste gelir” düsturunun işlediği bu yıl yaşananların yakıcı olduğu kadar absürt olduğu gerçeğini de unutmadan, geçen günlere bakıp daha kötüsünü yaşamamayı umuyoruz. Bu berbat yılın son ayının teması için seçtiğimiz filmlerle, her defasında daha kötüsüyle karşılaşan, başına gelenler sonrasında hayata şöyle bir bakıp “Füze atsaydın!” diyen karakterlere özdeşleşiyor, onların öykülerini anımsıyoruz.

Füze Atsaydın seçkimizdeki filmlere aşağıdan ulaşabilirsiniz. 

Füze Atsaydın Seçkisi

#1 Uncut Gems

Etiyopya’daki bir madenden çıkarılmış nadide mücevheri NBA efsanesi Kevin Garnett’a satmak ve belki o esnada güzel bir bahis tüyosu almak… New Yorklu mücevher satıcısı Howard Ratner’ın işi daha ilk andan itibaren epey zor görünüyor ama onun hayatındaki sorunlar, aşması gereken engeller bununla sınırlı değil. Boğazına kadar borca batmış, eşiyle ilişkisi bitmek üzere, çocuklarının itimadı neredeyse sıfır. Safdie Kardeşler’ın adını şimdiden sinema tarihine yazdıran, seyirci üzerinde fiziksel etki yaratan filmleri Uncut Gems’in başkarakteri Howard, doğru hamleleri yaparsa tüm bu aşılmaz sorunların üstesinden gelebileceğine inanıyor, tıpkı tüm azılı kumarbazlar gibi. Ama işler onun için pek de iyi gitmiyor. Risk aldıkça işler daha da sarpa sarıyor, devasa bir çığa dönüşüyor. Bu çığda The Weeknd’le tutuşulan bir kavga da var, bir NBA play-off maçında el yakan toplar da, değerli taşlarla kaplı bir Furby de. Peki ne mi yok, tek bir olumlu gelişme.

#2 Perfect Sense

Dalga dalga vuran global bir salgın, her dalgadan sonra ortaya çıkan yeni krizler ve bu krizlerle baş etmek için yeni normale alışma çabaları… David Mackenzie’nin imzasını taşıyan Perfect Sense, çıkışından dokuz yıl sonra, gerçeğe hiç olmadığı kadar yakın. Önce insanlar istemsizce ağlamaya başlar ve koku alma yetisi yitirilir. Ardından kontrol edilemez bir panik, endişe ve çılgınca bir iştah… Bu kez yitirilen tat duyusudur. Sonra işitme. Sonra görme. En üst perdede yaşanan duygular ve hemen sonrasında gelen büyük bir kayıp. Bir bir yitirilen duyular. İnsanlık adım adım yıkıma doğru sürüklenirken, salgının ilk günlerinde başlayan ilişkileri aşka doğru evrilen Susan ve Michael’ı takip eden Perfect Sense, hikâyesinin merkezine yerleştirdiği salgın gibi izleyiciye en derin duyguları da yaşatır, kayıp hissini de.

#3 Shaun of the Dead

Günümüzün en heyecan verici yönetmenlerinden Edgar Wright’ın dehasını tüm dünyaya gösterdiği, Cornetto Üçlemesi’nin ilk ayağı Shaun of the Dead deyince aklımızda ilk neler canlanıyor? Keskin bir mizah anlayışı, klasik korku filmlerine yapılan zeka dolu göndermeler, akıllardan kolay kolay çıkmayacak sahneler… Bu film korku-komedi türünün zirve noktalarından biri şüphesiz. Ama filmin tüm bu albenisinden bir adım geriye atıp, adını aldığı karakter Shaun’ın başına gelenlere baktığımızda kelimenin tam anlamıyla berbat bir hayat karşımıza çıkıyor. Nefret ettiği bir işte çalışıyor, annesiyle sorunları var, ilişkisi sallantıda, en yakın arkadaşıyla küçük bir barda çürümekle meşgul. Ve tam dibi görüp hayatını toparlamaya karar verdiği esnada bir zombi salgını patlak veriyor. Shaun ve arkadaşı Ed’in elinde sadece bir kriket sopası var, bir de kürek.

#4 After Hours

Martin Scorsese’ye Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran After Hours’un başlarında her şey sütliman görünür; hatta belki bir Scorsese filminden beklenmeyecek şekilde sütliman… Masa başı işinde her gün dirsek çürüten Paul, bir kafede çekici bir kadınla tanışır, kadın ona bir şekilde telefon numarasını bırakır. Paul da numarayı arar. Bu ana kadar her şey makul bir şekilde seyrederken Paul’un cebindeki tek para kadının evine gitmek için bindiği taksinin camından dışarı uçuverir. Bu andan itibaren hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aksilikler katbekat artarak devam eder, Paul’un başına gelen tuhaflıklar bir noktadan sonra gerçeküstü bir hâl alır. New York’un arka sokaklarında oradan oraya savrularak geçirdiği ve neredeyse canını zor kurtardığı bir gecenin sabahında gün ağarırken kendini başlangıç noktasında bulur, hayatın boğucu döngüsü devam edecektir.

#5 Oldboy

Yakın dönem Güney Kore sinemasının en önemli isimlerinden Park Chan-wook’un modern başyapıtı Oldboy, ana karakteri Oh Dae-su’nun sarhoş şekilde aylaklık ettiği yağmurlu bir günde kaçırılmasıyla başlar. Bu dakikadan sonra Dae-su’nun başına gelecek en iyi şey, neden orada olduğu bile söylenmeden 15 yıl bir odaya hapsedilmesi olacaktır. Çünkü hafızalara kazınan bir sekansta elinde bir çekiçle bir düzine adamı alt etse de, 15 yıldır aradığı cevaba adım adım yaklaşsa da, her köşe başında onu daha büyük bir tuzak bekler. Dae-su bir kötü sürprizden ötekine savrulurken, Oldboy geçmişteki hataların bedelleri ve intikam üzerine düşündüren çarpıcı bir filme dönüşür.

#6 De Helaasheid der Dingen

Çocukluk, özellikle de içinde barındırdığı masumiyet sebebiyle pozitif duygular atfedilen bir zaman dilimini işaret eder sıklıkla. Ama aynısını The Broken Circle Breakdown ve Belgica gibi sevilen filmlerin yönetmeni Felix van Groeningen’in imzasını taşıyan De helaasheid der dingen’in merkezindeki Gunther için söylemek pek de mümkün değil. Zira onun için çocukluk kaosla, ilk anda komik görünen anların içine gizlenmiş yoğun bir dramla eşdeğer durumda. Onun, babası, üç amcası ve büyükannesi ile geçirdiği çocukluğu, flashback’lerde gördüğümüz üzere tam bir felaketler zinciri. Fakat o, babası ve amcalarının çılgınlık gibi görünen sorumsuzluklarının yarattığı felaketlerden, dört bir yanına düşen füzelerden bir şekilde kaçmayı başarıyor. O, artık rüştünü yavaş yavaş ispatlamaya başlayan bir yazar; kurtulduğu belaları anlatmaya başlayabilir.

#7 Jurassic Park

Tarih öncesi çağlarda yaşamış bir sivrisineğin kanında bulunan dinozor DNA’sı yüzyıllar sonra yaşayan bir grup insanın masumane ziyaretini nasıl bir hayatta kalma macerasına çevrilebilir; tabii ki cin fikirli yatırımcıların bu DNA’dan faydalanarak dinozorları klonlaması ve içinde bu dinozorların bulunduğu bir tema parkı kurması nedeniyle. Bu parkı gezmesi için davet edilen üç bilim insanı ve parkın kurucusunun katıldığı deneme turu, hem hava koşulları hem de endüstriyel rekabet sebebiyle en başından itibaren pek de yolunda gitmez. Filmi izleyen herkesin aşina olduğu T-Rex, Raptorlar ve diğer yırtıcı türlerin parkın muhtelif yerlerinde kol gezmeye başladıkları andan itibaren bu “eğlence” parkı, modern insanla çağlar öncesinden getirilmiş dinozorların bitmek bilmez kovalamacasına sahne olur. Bu kaos esnasında ne bilimsel araştırmaların önemi kalmıştır artık, ne de çocukların dinozorlara yönelik merakının; hayatta kalmak yegane motivasyon olmuştur.

#8 The Last Man on Earth

Yıl 1968. Tüm insanlık devasa bir salgının etkisi altında. Fakat bu salgın hâlihazırda yaşamakta olduğumuzdan biraz farklı; enfekte olanlar zombi ve vampir arası yaratıklara dönüşüyorlar. Böylesi bir durumda yaşanabilecek en büyük talihsizlik de elbette dünyadaki son insan olmak. Richard Matheson’ın klasikleşmiş, toplam üç kez beyazperdeye konuk olmuş romanı Ben, Efsane’nin bu ilk uyarlamasının ana karakteri Robert Morgan da tam olarak bu dertten muzdarip. Eşini ve kızını da bu salgına kurban vermiş olan Morgan’in günlük rutininin en büyük parçası pek de eğlenceli sayılmaz: Vampir avlamak ve günleri saymak. Zaten berbat bir hayat yaşayan Morgan’ın yerle bir olmuş ruh hâli sokaklarda gezinen bir köpeğe rastladığında ya da kendisi gibi bir insan gördüğünü düşündüğünde dalgalanıyor, bir umut ışığı beliriyor ama böylesi ölümcül bir salgının etkilemediği tek bir canlı bile olmadığını fark ettiğinde kendini daha büyük bir karamsarlığın içinde buluyor.

#9 Au Hasard Balthazar

Sinema asıl meselesi insan olan bir sanat dalı. Filmlerde insanların yaşadıklarına, duygularına, başlarına gelenlere şahitlik ederiz. Fakat, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Robert Bresson’un Au hasard Balthazar’ında bu durum biraz farklı; zira filmin merkezinde bir eşek yer alıyor. Fransa’daki bir dağ kasabasında dünyaya gelen Balthazar, en başta bu kasabadaki çocukların arkadaşı olur. Ama elbette ki bu durum fazla uzun sürmez. Satılır, dövülür, her türden kötü muameleye maruz kalır, sürekli bir yerden bir yere sürüklenir; tabiri caizse gün yüzü görmez. İnsanlığın zalimliğinin hem tanığı hem de kurbanıdır. Balthazar’ın çilesini sona erdiren de yine bu çilenin müsebbibi olan insandır. Yani o da da insanla yakın temas kurmuş çoğu hayvanın başına neler gelmişse hemen hemen aynılarını yaşamak zorunda kalır.

#10 Inside Llewyn Davis

Coen Kardeşler’in folk efsanesi Dave Van Ronk’tan ilham alarak yarattıkları Llewyn Davis, müthiş yetenekli bir müzisyendir; ama aynı zamanda oldukça huysuz, kibirli ve biraz kaba biridir. Tam da bu sebeple potansiyelini bir türlü açığa çıkaramaz. İçinde bulunduğu duruma saplanıp kalmış gibi, ne geçmişiyle yüzleşebilir ne de geleceğe dair bir adım atar. Bu kısır döngü içine sıkışmış durumdaki Llewyn Davis, filmin odaklandığı kısıtlı zaman dilimi dâhilinde irili ufaklı tatsızlıklara maruz kaldıkça, onun içinde bulunduğu ruh hâli kendini daha da yoğun hissettirir. Coen Kardeşler’in mizahı ve melankolik dokunuşları da toplama eklenince Inside Llewyn Davis, yer yer absürt yer yer fazla sahici bir film hâline gelir. Ama belki de hepsinin ötesinde geride bırakmak üzere olduğumuz yıla dönüp bakınca Llewyn’le empati kurmamak neredeyse imkânsız görünüyor.

#11 Wake in Fright

Avustralya kırsalında, uçsuz bucaksız çölün orta yerinde, sanki sadece o çölün orta yerinde olsun diye kurulmuş bir kasaba Jabba. Ve biraz da zorunluluktan bu kasabada bir gece konaklamak zorunda kalan şehirli öğretmen John. Ted Kotcheff’in yönettiği Wake in Fright, John ve Jabba’nın, yani bir kentlinin bir taşra kasabasıyla -ya da tam tersi- tutuştuğu bitmek tükenmek bilmez kavgayı anlatır. Bu kavga, John’ın gönülsüz ziyaretinin, planlandığı gibi tek geceyle sınırlı kalmamasıyla sonuçlanan bir yazı-tura oyunuyla başlıyor; başlıyor başlamasına ama asla bitmiyor. Genç öğretmen, doğasına, alışkanlıklarına taban tabana zıt olan kaba saba erkeklerin, birbirlerinden tuhaf tavırlar sergiledikleri bu yerden kaçmaya çalıştıkça görünmez bir bataklığa daha da saplanıyor sanki. Evet, Jabba kasaba görünümlü koca bir bataklıktır. Ve bu bataklık litrelerce biradan, anlamsız kumar oyunlarından, bayıltıcı bir sıcaktan, erkeklik gösterilerinden, sineklerden, terden ve kumdan oluşmuştur.

#12 The Room

“Kötü Filmlerin Yurttaş Kane’i” gibi görkemli bir ünvanla anılanacak bir film hayal edin. Muhtemelen hayalinizde canlanan film, tekinsiz ve bir o kadar da gizemli Tommy Wiseau’nun hem yazdığı hem yönettiği hem başrolünde yer aldığı hem de yapımcısı olduğu The Room kadar kötü olamayacaktır. Kötülüğüyle efsaneleşen, sahip olduğu kült mertebesine bu sayede erişen, “o kadar kötü ki harika” tanımını tam anlamıyla karşılayan bir yapım bu. Ana karakter Johnny’nin bahtı da en az filmin kendisi kadar kötü maalesef. Başarılı bir bankacı olan Johnny, birlikte yaşadığı nişanlısı Lisa’ya körkütük âşıktır ve onunla evlenmek için gün saymaktadır. Ama Lisa Johnny’yi en yakın arkadaşıyla, sürecin nasıl geliştiğini tam da anlamlandıramadığımız şekilde aldatır. Bu andan itibaren genç adamın hayatı dramatik yapıyı, senaryo matematiğini ya da en basitinden mantıklı kurallarını yerle yeksan ederek dağılır. Mantık kurallarının ortadan kalktığı şartlarda bu dağılma da tahmin edilenden çok daha şiddetli olacaktır elbette.

#13 Groundhog Day

Her günün aynı gibi olduğu hissi, büyük bölümünü evlerimize kapanarak geçirdiğimiz 2020 yılında en fazla tecrübe ettiğimiz duygu durumlarının başında geliyor. Bu durum, bizim için karantinanın yarattığı ve bir noktadan sonra boğucu etki yapan bir yanılmasa olsa da 90’lar sinemasının en büyük klasiklerinden Groundhog Day’in başkarakteri hiç de öyle değil. Hava durumu spikeri Phil, bir haber yapmak üzere çıkacağı yolculuğun öncesinde oldukça gönülsüzdür ama mesleki sorumluluklar gereği ekip arkadaşlarıyla birlikte yola koyulur. 2 Şubat’taki Kunduz Festivali hakkındaki haberi yaptıktan sonra geri dönemezler, çünkü bir kar fırtınası bastırmıştır. Bu andan itibaren Phil, her uyandığında 2 Şubat gününü yaşar. Buraya gelmeden önce de gündelik yaşamında ve kariyerinde sıkışmış gibi hissediyor olsa da artık bu daralmayı gerçek anlamda yaşamaktadır. Her gün birbirinin aynısıdır. Film, bu durumun 6 ay sürdüğünü ima eder. Evet, kulağa çok uzun geliyor. Şimdi bir de takvime bakalım: Türkiye’de ilk resmi vaka 10 Mart gecesi açıklanmıştı, yaklaşık 9 ay önce.

#14 Shock Corridor

Samuel Fuller’ın başyapıtlarından Shock Corridor’nın merkezinde gazeteci Johnny Barrett yer alır. Bu hırslı gazeteci kimsenin cesaret edemeyeceği bir girişimde bulunur; kendini düzmece bir yöntemle bir akıl hastenesine attırır. Amacı, bu akıl hastanesinde işlenen faili meçhul bir cinayeti çözmek ve bu sayede Pulitzer Ödülü’ne uzanmaktır. Aslında Johnny’nin yaptığı, kalıplaşmış başarı hikâyelerinde sıklıkla romantize edilen, o zorlu adımı atmaktan pek de farklı değildir. Bu son derece cesur adımı, bir kişisel gelişim kitabında okusak ayağa kalkıp alkışlamaya değer bulabilirdik. Ama Fuller’in her daim gerçeklerin altını çizen dünyasında bu -en kibar ifade ile- nafile bir çabadır. Bu doğrultudan bakınca Barrett’ın başına gelenler şaşırtıcı sayılmaz. Soruşturmasını sürdürürken kendini bir anda Soğuk Savaş döneminin atmosferi üzerinden bir kaosun içinde bulur, bu takdir edilesi girişim devasa bir girdaba dönüşür. Soruşturma sürdükçe Barrett daha da dibe çekilir. Ortada alkışlanacak pek bir şey kalmamıştır.

#15 Sightseers

Ben Wheatley’in yönettiği, Edgar Wright’ın yapımcılarından biri olduğu kara komedi Sightseers’ın ana karakterlerinden Chris, onu ilk gördüğümüz andan itibaren pek de tekin tavırlar sergilemez. Kendisi yazar olma hayalleri kurar ve hayattaki en büyük tutkularının başında karavanlar gelmektedir. Bir gün kız arkadaşı Tina’yla birlikte karavanlarına atlayarak bir geziye çıkarlar; Chris’in bu gezideki amacı kendi dünyasını Tina’ya tanıtarak ilişkilerini daha da sağlamlaştırmaktır. Fakat bu yolculuk devam ettikçe Chris’in de Tina’nın da “tuhaf” özellikleri ortaya çıkmaya başlar. Bu yolculuğun her yeni durağı, birbirinden “anlamsız” olaylara, türlü kıskançlıklara; hem daha karanlık hem de daha absürt olaylara sahne olur. Yerlere çöp atanlar, gürültücü gençler, dolu karavan parkları ve daha birçok etmen durumu garipliklerden oluşmuş bir çığa dönüştürür ve bir noktadan sonra önüne geçmek imkânsızlaşır. Zaten düşününce, ilk durağı bir tramvay müzesi olan bu gezinin makul bir tonda süreceğini varsaymak fazla iyi niyetli olurdu zaten.

#16 Children of Men

İnsanlığın sonuna dair hikâyelerin hatırı sayılır kısmı, beklemedik ve yıkıcı olaylar üzerinden şekillenir. Alfonso Cuarón’un Children of Men’i bu ezberi bozuyor; yavaş yavaş gelmesine rağmen önüne geçilemeyen bir kıyamet yaratıyor. Kadınların doğurganlığını yitirdiği, dünyadaki en genç insanın müthiş bir üne kavuştuğu bu şartlarda üzerinde yaşadığımız gezegen; uygarlığın asgari gerekliliklerinin bir şekilde devam edebildiği tek yer olan İngiltere’nin sokaklarıyla sınırlanıyor bir nevi. İnsanlar buraya göç etmeye çalıştıkça kaos büyüyor, dallanıp budaklanıyor, işler içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Her gün batımı insanlığın sonuna dair birer işaret fişeğine dönüşürken, bir kadının mucizevi şekilde hamile kaldığının öğrenilmesinin ardından kartlar yeniden dağıtılıyor bu kaosun içinde. Çocuğunu kaybetmiş, evliliği bozulmuş, yani kişisel hayatında da dibe vurmuş eski bir aktivistin, ortaya çıkan bu son umut ışığını koruma görevini kabul etmesiyle yeni bir süreç, yeni bir serüven başlıyor. Ama insanlığın devamının tek bir bireye bağlı olduğu böyle bir süreçte işler, her geçen saniye daha da sarpa sarıyor tahmin edilebileceği üzere.

#17 Gojira

Ona kadar sinemada canavar diye tabir edilenler, doğaüstü yaratıklar, laboratuvarda yaratılmış “canlılar” ya da büyücek hayvanlardı genel itibarıyla. Ama o, yani 50 metrelik boyuyla şehirleri yakıp yıkabilecek güç ve boyutlardaki Godzilla ya da orijinal adıyla Gojira, ortaya çıkınca oyunun kuralları değişti. Artık bir canavar, büyük doğal afetlerden bile daha yüksek tahribat gücüne sahipti. Ishirô Honda’nın yönettiği filmin evreninde; tarih öncesi devirlerde yaşamış, artık belki de uyanmamak üzere okyanusun dibinde derin bir uykudadır. Ama bu koca deniz sürüngeni, yapılan hidrojen bombası deneylerinin etkisiyle -haklı olarak- huzursuzluk hisseder; insanlığın, kendi başına açtığı belaların bedelini yine insanlara ödetmek üzere şehirlere musallat olur. ABD’nin kalkıştığı deneylerin sebebiyet verdiği bu felaket senaryosunun muhattabı ise, birkaç yıl önce yine aynı düşmanın elinden tarihin en büyük trajedilerinden birini yaşamış olan Japonya’dır. Hâl böyleyken bu canavarın yarattığı tahribatın psikolojik boyutu da azımsanmayacak düzeylere ulaşır. Bunların yanında Godzilla, 1954’te perdede ilk kez göründüğünden itibaren, 30’dan fazla filmde görünerek sinema tarihinin üzerinde de hiç ama hiç azımsanmacak izler bırakmıştır, hatta bırakmaya da devam edecektir.

#18 Le charme Discret de la Bourgeoisie

Sinemanın en büyük hiciv ustalarından Luis Buñuel, başyapıtlarından Le charme discret de la bourgeoisie’de üst sınıfa mensup altı kişiyi takip eder. Bu seçkinler topluluğu, oturup güzel bir akşam yemeği yemek isterler ama masaya kadar oturmalarına rağmen bir türlü yeme faslına geçemezler. İlk oturdukları meyhanenin müdürünün birkaç saat önce öldüğünü öğrenmeleriyle başlayan başarısız girişimler zincirinin sonraki halkalarında vaziyet daha da garipleşir. Bazısı gerçek, bazısı hayal gücünün ürünü olan, terör saldırılarından askeri operasyonlara türlü türlü nedenlerle o yemek bir türlü yenemez. Bu talihsizlikler silsilesi, ilk başta anlatının merkezinde yer alan grubu mağdur ediyor gibi görünse de bu absürtlüklerle Buñuel, burjuva sınıfıyla açıkça ve yüksek perdeden alay eder; bu sınıfın temelindeki ikiyüzlülükleri seyircinin yüzüne çarpar. Bu kez füzeyi atan yönetmendir; ilk füze burjuvazi, ikincisi de dolaylı olarak seyircinin konfor alanına düşer.

#19 Pulp Fiction

Birbiriyle iç içe geçmiş üç ana hikâye ve bu hikâyelere farklı şekillerde dâhil olan egzantrik karakterler… 90’larla birlikte sinema dünyasına damga vuran Quentin Tarantino, ikinci uzun metrajı Pulp Fiction’da, suça bulaşmış ya da bunun sınırında gezen “küçük” insanların başından geçenleri anlatır. Hiçbirini yargılamaz, onların iyi ya da kötü olduklarına dair imalarda bulunmaz. Ama suç dünyasında attıkları her adımda belaya daha çok bulaşırlar. Bu insanların hikâyeleri birbiri içine geçtikçe ortaya, kontrol edemedikleri daha “büyük” unsurların tetiklediği olay ve durumlardan oluşan koca bir yumak çıkar ve aslında bunun böyle olacağı hikâye(ler)in daha en başından bellidir. Çünkü Tarantino, bu türden, füzelerin pek de eksik olmayacağı bir dünya kuracağının emarelerini ilk filmi Reservoir Dogs’la vermiştir zaten.

#20 Ladri di biciclette

Yıl 1948, İkinci Dünya Savaşı’nın ve faşizmin darmadağın ettiği İtalya’da ekonomik buhranla boğuşan yoksul bir halk. İşsizliğin ve açlığın kol gezdiği ülkede aylar süren arayışının sonunda nihayet iş bulan bir adam: Antonio. Bulduğu işi yapabilmesi için bir bisiklete ihtiyaç duyar Antonio, ancak tam bu sorunu da çözmüşken bisikleti çalınır! Yönetmen Vittoria De Sica, bu ölümcül düzende çalışıp ailesini var edebilmek için oğluyla Roma sokaklarında bisikletinin peşine düşen Antonio’nun öyküsü üzerinden yıllara meydan okuyan yeni gerçekçi bir dram çıkarır ortaya.

#21 Pitfall

40’lı yılların kara filmlerinde işler her an çığrından çıkmaya hazırdır. Her şey yolunda giderken birden dümeni kaosa kıranlar, gölgeli ışıkların altında yapılan hayati konuşmalar, aniden verilen ve geri dönüşü olmayan kararlarsa, bu filmlerin olmazsa olmazı… Savaş sonrasında ABD’ye göçen Macaristan asıllı yönetmen André De Toth’un imzasını taşıyan ve Jay Dratler’ın romanından Karl Kamb’in senaryolaştırdığı film, sıradan bir yaşam süren sigorta uzmanı John Forbes’un, zeki ve cazibeli Mona ile tanıştıktan sonra rayından çıkan hayatınına odaklanan bir kara film klasiği. Aynı zamanda Forbes & Mona’nın benzersiz ilişkisi ve bir yanlış adımın bir başka yanlış adıma yol açtığı girift olay örgüsüyle de baş döndürücü özelliğini bugüne dek koruyan bir yapıt.

#22 Melancholia

Hayattaki ‘en’ler aynı zamanda dönüm noktalarıdır ve bazen en mutlu günler, taşıdıkları yüksek enerji nedeniyle en kötü günlere dönüşebilir… Lars von Trier’in imzasını taşıyan bu şahsına münhasır felaket filminde de bu kural şaşmaz. Düğün gününde hayatının en güzel gecelerinden birini geçirmeye hazırlanan Justine için başlangıçta her şey olağan seyrindedir. Ablası onun için harika bir merasim planlamıştır, ancak o gece evrenin başka planları vardır. Melancholia adlı mavi bir gezegen yeryüzüne yaklaşmaktadır. Bu haberle birlikte mutluluklar yerini dehşete, güzel dilekler yerini geri dönüşü olmayan hesaplaşmalara bırakır. Kıyamet onları gelip bulmuştur.

#23 The Fly

İnsan aklı evrenin gizemlerini çözebilir ve yaşamın yazılı olmayan kurallarına karşı gelebilir mi? Bedenlerimiz milyarlarca küçük parçaya ayrılıp sonra yeniden birleşebilir mi? Bilim insanı Seth Brundle, insanlığın en önemli keşiflerinden birinin eşiğindedir, ancak gerçekleştirdiği deneylerden birinde çıkan son derece “küçük” bir problem sonrasında bedeninin bir sineğe evrildiğini görür. Korkmalı, hem de çok korkmalıdır… İnsan bedeninin metamorfozuna dair yapılmış en sert kabus senaryolarından biri olan bu David Cronenberg filmi, 1958 yapımı Kurt Neumann imzalı b sınıfı klasiğin de hassas mideleri zorlayan bir yeniden çevrimidir aynı zamanda.

#24 Dogman

Giderek her şeyin gerçeküstü bir kabusu andırdığı, olağandışı bir dünyada sıradan kalmak mümkün mü? Görünürde köpek bakıcılığı yaparak geçinen, ancak bir yandan da uyuşturucu satıcılığı yapan Marcello’nun öyküsü bize bu soruyu sorduruyor. Marcello, kendi güvenli alanında sıradan bir yaşam sürmek istese de, hayat onu şiddet ve aşırılıklarla dolu bir olaylar zincirinin ortasına atıyor. İtalya Sineması’nın en önemli yönetmenlerinden Matteo Garrone’nin türler arasında fütursuzca geçiş yaptığı bu filmi, yeni gerçekçilik akımının da modern yorumlarından biri olarak dikkat çekiyor.

#25 Monty Python and the Holy Grail

Tabular devrilir, ezberler bozulur, doğru bilinen yanlışlar itinayla sorgulanır…. Kariyerleri boyunca mizahın gücünü sonuna dek kullanan ve kimsenin çok yüksek müsaadesine ihtiyaç duymayan Britanyalı komedi grubu Monty Python, televizyondaki eşsiz mizah anlayışını sinema filmlerinde de sürdürmüştü. 1975 yapımı Monty Python and The Holy Grail’le anglosakson kültürünün en önemli efsanelerini yerle bir eden ekip, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Kutsal Kase gibi mitlerle günün politik bakış açısıyla matrak geçmiş, filmde kutsal kase arayışındaki ekibin başına açılmadık iş kalmamıştı.

#26 Le daim

Orta yaş krizi, yalnızlık, toksik erkeklik, sanatçı egosu… 44 yaşındaki Georges’un başına gelen felaketlerin sebebi hem hepsi hem hiçbiri. Çünkü Quentin Dupieux’nün bu filminin gizli başrolü deri bir kovboy ceketidir. Boşanma sonrası düştüğü boşlukta satın aldığı bir ceketle Georges’un hayatı değişir. Ceketin taleplerini harfiyen uygulamak suretiyle hayatını geri dönüşü olmayan bir noktaya getiren adamın absürt öyküsü, kötü bir şakayı aşıp, birçok sorgulamayı da beraberinde getirir.

#27 O Lucky Man!

Onunla iyi geçiniyor, sana söylediklerini harfiyen yerine getiriyor olman, otoritenin seni seveceği anlamına gelmez… 1973 yılında Cannes Film Festivali’nin gözdelerinden biri olan Lindsay Anderson imzalı bu politik taşlama, dönemin siyasi atmosferine dair sert sortiler atan unutulmaz bir yapıt. Bir kahve şirketinin satış mümessili olan Mick, beladan uzak durmaya çalışan, saf, sıradan bir karakter olarak çıkar filmde karşımıza ve mesleği gereği birçok ilginç simayla karşılaşır. Ancak olaylar onu öyle bir noktaya getirir ki Mick, asıl arzusunun ne olduğunu sorgulamaya başlar.

#28 It’s a Wonderful Life

Yaşadığınız hayat, sevdikleriniz, dostlarınız, düşmanlarınız, işiniz ve emek verdiğiniz onca şey… Birden yok olsaydınız onlara ne olurdu? Frank Capra, ismini klasikler arasına çoktan yazdıran bu filmde bu sorunun peşine düşüyor ve hayatını Bedford Falls adlı bir kasaba ile burada yaşayan insanlara adayan cömert iş insanı George Bailey’nin öyküsüne odaklanıyor. Filmde işleri yolunda gitmeyip de hak etmediği halde hapisle yüzleşme ihtimali belirince Bailey son çareyi intihar etmekte bulur, lakin gökten inen bir melek ona kasabadakilerin hayatının onsuz neye benzeyeceğini göstermek suretiyle Bailey’i ikna etmeye çalışacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information