Düzenlenmeye başladığından itibaren kısa sürede Türkiye film festivalleri içerisinde kendine özel bir yer edinen Başka Sinema Ayvalık Film Festivali bu yıl dördüncüsü ile festivallerin güz sezonunu açtı. Geçtiğimiz yıl global pandemi ve dönemin ülke genelinde alınan mevcut önlemleri sebebiyle fiziksel olarak gerçekleşemeyen festival bu yıl güncel tedbirler altında evine döndü. 8 Eylül’e dek sürecek festival boyunca programda yer alan filmlere dair izlenimlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz.

Annette

Annette

Sinemanın en kendine has yönetmenlerinden Leos Carax ile popüler müzik tarihinin en taklit edilemez ikililerinden Sparks’ın birlikteliği, birçok sinemasever için beraberinde çok da özel bir çaba sarf etmeden ‘yılın en merakla beklenen filmi’ tahtının sahibini ortaya çıkarmıştı. Uzun bir yapım aşamasının ardından bu yıl Cannes Film Festivali’nin açılışını yaparak ilk kez seyirci karşısına çıkan Annette, Türkiye prömiyerini de Ayvalık Film Festivali perdesinde gerçekleştirdi. Tamamını Sparks’ın yazıp bestelediği film, birbirlerine deliler gibi vurulmuş iki büyük sahne personasının klasik tragedyaların kılığına bürünmüş aşklarının ve bu aşkın meyvesinin hikâyesi üzerine kurulmuş bir müzikal. Bugün artık elli beş yılı geride bırakan kariyerleri boyunca hiçbir zaman yaratıcılık konusunda sıkıntı yaşamamış ve dinleyenlerine bu konuda hayal kırıklığı yaşatmamış Mael kardeşlerin zihninden çıkan bu büyük proje ikilinin sanatının ve üretme biçimlerinin her yönünü yansıtıyor. Diğer yandan Annette, Carax’ın kariyeri içinse bambaşka bir adım ve hatta belli ki kendisi için dev bir oyun hamuru. Birbirini takip eden her bir yeni sekansın izleme reflekslerine karşı oynanan çocukça bir oyun gibi karşımıza çıktığı film ne tam olarak karanlık bir masal, ne şaşaalı bir opera, ne de destansı bir pop albümü… Ancak sinema aracılığıyla karşımızdaki formuna erişebilecek ve gerektiğinde sinemanın formuyla da oynayan bir sahne canavarı. Sinemanın, edebiyatın ve sahne sanatlarının defalarca şahit olunan klasikleşmiş formlarını kendine kostüm olarak giyen bir ‘daha önce görülmemişin hayaleti’ Annette. Özellikle bu açıdan bakınca Sparks-Carax birlikteliğinin, sanki hep yalnız olduğunu bildiğimiz Leos Carax’ı ilk kez arkadaşlarıyla birlikte görmüşüz gibi bir his bıraktığını da söylemek mümkün.

Ev Hapsi | Delo

Delo

Babası usta yönetmen Aleksey German’ın filmi bitiremeden vefat etmesi sonucu 2013 yapımı Tanrı Olmak Zor İş’i yine filmin senaristi olan annesi Svetlana Karmalita’yla birlikte tamamlayan Aleksey German Jr. o zamandan bu yana çektiği filmlerle uluslararası festivallerde adından söz ettirmeye devam ediyor. Öncesinde belki aynı adı paylaştığı babasının gölgesinde kaldığından ya da henüz kendi sinemasını şekillendirmemiş olmasından kaynaklı daha gözden uzak bir kariyere sahip olan German Jr. 2015 yılında çektiği Under Electric Clouds ile birlikte bir anda kuşağının en dikkat çeken Rus yönetmenlerinin arasına girmişti. Yönetmenin ülkemizdeki prömiyerini Ayvalık’ta gerçekleştiren yeni filmi Ev Hapsi de bahsi geçen kuşağa ait filmlerden görmeye alışık olduğumuz bir damara sahip. Zimmetine para geçirmekle suçlanıp ev hapsine mahkum edilmiş bir edebiyat profesörünün bu asılsız iddialardan aklanma mücadelesini takip eden film, otoriteye karşı savaş açmış tek bir adamın donkişotvari hikâyesine odaklanıyor. Toplumsal kabullenmişlik ve ortak tepkisizlik başlıkları üzerine yoğunlaşırken kahramanını eve tıkılı hâlde ses çıkarmaya çalışan ve her tepkisinde daha büyük bir tokat yiyen gururlu küçük adam profiline sokuyor. Ancak filmin genel tonunu da belirleyen çoğunlukla karakterlerin sempatisiyle yarattığı eğlenceli dil sayesinde film hiçbir anında kahramanına acımamıza ya da kahramanının başarmasını istememize izin vermiyor. Benzeri konuları irdeleyen filmlerin hâlihazırda sunduklarının üzerine yeni bir şey katmamasına rağmen sonuna dek kendini izletebilmesinde kahramanının seyirciyle arasındaki iletişimi konumlandırdığı bu noktanın büyük bir payı var.

Memoria

Memoria

Neredeyse yirmi yıldır yaptığı her yeni işle sinema dünyasını büyüleyen ve sinema perdesinde kendine ait bir evren yaratan günümüzün en heyecan verici yönetmenlerinden Apichatpong Weerasethakul’un yeni filmi de Ayvalık Film Festivali dahilinde seyirciyle buluştu. İlk bakışta kariyeri boyunca hiçbir filmini Tayland dışında çekmemiş olan Weerasethakul için Memoria kağıt üstünde bir bakıma yeni bir dönemin başlangıcı gibi dursa da yönetmenin üslubunda ya da üzerine düştüğü konu başlıklarında hayranlarını üzebilecek bir değişiklik yok. Filmin tamamının Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da geçmesinin yanı sıra ilk kez bir Weerasethakul filminde Tilda Swinton gibi büyük bir yıldızı başrolde görüyoruz. Buna rağmen Memoria, yönetmenin önceki filmleriyle aynı suda yüzüyor. Kız kardeşini ziyaret için gittiği Bogotá’da kaldığı süre boyunca kaynağını bulamadığı şiddetli sesler duyan İskoç bir botanikçinin peşine düştüğümüz film, bizi yönetmenin yaratmayı çok sevdiği rüya ile gerçek arasındaki büyülü dünyaya sürüklüyor. Seyircisinden çok büyük sırlar saklayıp elinde çok mühim bir final tutuyormuş gibi bir tavır sergilemeden de gizemli olabilen ve filmin içinde “yürüdükçe” yavaşça açılıp filizlenen bir anlatı tutturuyor. Uyku ile uyanıklık arasındayken yüksek bir patlama sesi duyduğu sanrısı veren, kendisinin de daha önce bir Kolombiya ziyaretinde yaşadığı ‘patlayan kafa sendromu’ndan esinlenerek Memoria’yı kaleme alan yönetmenin hayal gücünde bu sanrıyı fizikî bir ihtimal olarak görüyoruz. Özellikle peşine düştüğümüz kahramanın bölgeye yabancı olan bir turist olması tercihi, seyirci için de filmin doğayla iç içe olan evrenini dağlarının eteklerinde ormanlarının altında bir şeyler saklayan bir gömü alanına dönüştürüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information