40. İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma bölümünün ilk haftasında Bir Nefes Daha, 9,75 ve Çatlak filmleri izleyici ile buluşan yapımlar arasında yer aldı.

 Bir Nefes Daha

Esra Saydam ile birlikte yönettiği 2014 yapımı Deniz Seviyesi ile adından söz ettirmeyi başaran Nisan Dağ, ikinci uzun metrajlısı olan Bir Nefes Daha’da izleyicileri İstanbul’un arka sokaklarına götürüyor. 2014 yılında MTV için çektiği bir belgesel sayesinde Sulukule’yi ve oradaki hip-hop alt kültürünü keşfetme şansı yakalayan Dağ’ın yeni filminin geçtiği Karaçınar Mahallesi, hem Sulukule’nin hem de dünyanın dört bir yanındaki türevlerinin bu kurmaca içindeki yansımasına dönüşüyor. Filmin odağında ise bir yandan -başta Bonzai olmak üzere- çeşitli uyuşturucu maddelere bağımlılığıyla mücadele ederken, bir yandan rap kariyerini ilerletmeye çalışan Fehmi (Oktay Çubuk) yer alıyor. Arkadaşının ricası üzerine Karaçınar Mahallesi’ne geldiği bir gün Fehmi ile tanıştıktan sonra bu mahallede zaman geçirmeye başlayan ve Fehmi ile yakınlaşan Devin (Hayal Köseoğlu) ise hem yönetmenin hem de seyircinin bu hikâyedeki temsilcisi oluyor. Devin ile birlikte izleyici de adım adım bu dünyanın içine çekiliyor. Tüm bu süreç boyunca Nisan Dağ’ın aşina olduğu sularda yüzmesi; ele aldığı dünyaya, karakterlere ve alt-kültüre içeriden bir bakış getirebilmesine olanak sağlıyor ki günün sonunda Bir Nefes Daha’nın elindeki en önemli koz bu oluyor. Çünkü yakın geçmişte izlediğimiz birkaç yerli örnekte de gördüğümüz üzere böylesi bir hikâyede yönetmenin ele aldığı dünyaya aşina olmaması, iki boyutlu temsillere zemin hazırlıyor.

Fehmi’nin ünlü bir rapçi olma hayalini gerçekleştirme çabası ve Devin ile ilişkisi hikâyede önemli yer tutuyor olsa da, film temelde Fehmi’nin uyuşturucu bağımlılığını ve bunun hayatı üzerinde yarattığı tahribatı merkezine alıyor ki bu da daha ilgi çekici bir hikâyeye kapı aralıyor. Özellikle filmdeki Karaçınar gibi gelir seviyesinin düşük olduğu semtlerde uyuşturucu kullanımının bu kadar yaygın olduğu, Bonzai nedeniyle ölümün eşiğine gelmiş gençlerin bir dönem haber bültenlerinin vazgeçilmezi hâline geldiği Türkiye’de uyuşturucu bağımlılığı üzerine bu kadar az film çekilmesini şaşırtıcı bulmuşumdur. Bu bağlamda Bir Nefes Daha, büyük ölçüde yüz çevrilen bu konuyu ele almasıyla da önemli bir işe kalkışıyor. Karaçınar’daki pek çok kişi gibi etrafındaki dünyadan, umutsuz yarınlarından kaçabilmek için uyuşturucuya yönelen Fehmi’nin bu kaçışının animasyon sekanslarla verilmesi de gerçeklik ile kaçılan dünya arasındaki kontrastı derinleştirerek işlevsel bir hâl alıyor. Fehmi’nin hayatından bir kesiti izleyiciye sunma konusunda iyi iş çıkaran Bir Nefes Daha, sıra yan karakterlerine geldiğinde ise yeterince derine inemiyor. Fehmi’nin abisi Erdem (Ushan Çakır) ve Devin başta olmak üzere, filmde gördüğümüz pek çok karakter hikâyelerini merak ettirir şekilde arka planda kalırken, özellikle son perdede Fehmi’nin perspektifiyle sınırlı kalınması Bir Nefes Daha’yı tek kutuplu bir finale itiyor.

60/100

9,75

9.75

Ezel, Karadayı, İçerde gibi çok izlenen dizilere imza atan Uluç Bayraktar, uzun yıllardır sektörde yer alan bir isim olsa da 9,75 ile ilk uzun metrajlısına imza atıyor. Nejat İşler, Funda Eryiğit, Berkay Ateş, Eylül Dursun, Menderes Samancılar gibi isimleri bir araya getiren oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, 2013 yılında, Gezi Direnişi sırasında geçiyor. Hikâyenin merkezinde ise beynindeki tümör için bir an önce ameliyat olması gerekse de romanını tamamlayabilmek için bu ameliyatı erteleyen Ahmet (Nejat İşler) yer alıyor. Travmalarla dolu bir geçmişe sahip olan Ahmet, 90’lı yıllarda Güneydoğu bölgesinde askerlik yaptığı sırada yaşadığı sarsıcı bir olayı hatırlamakta güçlük çekmektedir. Bu olaya dair hatırladığı tek şey Zinar adlı bir çocuğun da olay sırasında orada olduğudur. Ahmet bir yandan çok geç olmadan romanını tamamlamaya çalışıp, bir yandan zihninde Zinar’ın izini sürerken, Gezi Direnişi sırasında evinin kapısını açtığı Serap’la (Funda Eryiğit) yakınlaşır ve belki de hayatının aşkıyla tanıştığını fark eder. Geçmişle günümüzün, doğuyla batının, ölümle yaşamın iç içe geçtiği bir hikâyeyi perdeye taşıyan 9,75, kağıt üzerinde ilgi çekici duran fikirlerle yola çıksa da günün sonunda bunları ikna edici bir filme dönüştüremiyor. Film boyunca dinlediğimiz hikâyelerin, duyduğumuz sözlerin aslında kağıt üzerinde olduğunu fazla açık ediyor. Filme kaynaklık eden Mehmet Eroğlu romanı okunurken belki üstü fosforlu kalemle çizilecek, bir kenara not edilecek afili sözler, “Vay be!” dedirtecek anekdotlar; perdede bir karakterin ağzından döküldüğünde izleyiciye bir film izlediğini hatırlatacak kadar yapay durabiliyor. Ahmet ve yetimhanedeki arkadaşlarının, öldüğünde gömülmemekten korkan yaşlı bir adamı “evlat edinmeleri” bunun akla gelen ilk örneklerinden. Uluç Bayraktar’ın film boyunca yaptığı bazı tercihler de filmin bu dizayn edildiğini fazla belli eden atmosferine hizmet ediyor. Özellikle duygu yoğunluğunun arttığı anlarda, tercih edilen müzikten çekim açısına kadar neredeyse reklam filmi estetiğinde çekilmiş sahneler çıkıyor karşımıza. Bir kitaptan fırlamış gibi duran afili sözlerle bu reklam filmi estetiği birleşince, 9,75’in ele aldığı son derece gerçek mevzuları inandırıcı bir düzleme oturtması neredeyse imkânsız hâle geliyor.

35/100

Çatlak

İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma

57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde adından övgüyle söz ettiren Fikret Reyhan imzalı Çatlak, İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma’nın da en dikkat çekici filmleri arasında yer alıyor. Neredeyse tamamı bir aile apartmanında geçen Çatlak, görünürde basit bir borç mevzusu üzerinden önce ele aldığı bu ailenin, ardından da Türkiye’deki geleneksel aile yapısının içindeki çatlakları görünür kılıyor. Bir an önce ödenmesi gereken yüklü miktardaki borcun neden alındığı ve nereye harcandığı gibi soruların rahatsız edici cevapları, hayatları iç içe dolanmış bu aile içinde kargaşa çıkarırken, ailenin bu krizi ele alma biçimi ülkenin toplumsal yapısına dair de çok şey söylüyor. Hem aile içinde hem de akrabalar arasında gelir seviyesine göre kurulan hiyerarşiler, bu hiyerarşi içindeki çatışmalar, çiftler arasındaki sırlar bir bir açığa çıkarken; Reyhan’ın ele aldığı konu üzerindeki hakimiyeti ve ne kadar iyi bir gözlemci olduğu her diyalogda, her mizansende kendisini gösteriyor.

Daha senaryo aşamasında iyi düşünülmüş, detaylıca etüt edilmiş bir metinle yola çıkarak çıtayı yükseğe koyan Reyhan, çekim ve kurgu aşamasında ortaya koyduğu işte de aynı standardı koruyor. Filmin önemli bir bölümünün geçtiği apartman dairesi içinde ustaca dolaşarak ailenin farklı bireyleri arasındaki etkileşimleri izleyiciye aktaran yönetmen, tüm bu süreç boyunca kameranın orada olduğunu unutturarak seyirciyi o apartman dairesinin içine çekiyor ve neredeyse bu apartman içinde özgürce dolaşıp yaşananları ilk elden seyrediyormuş hissi yaratıyor. Filmin ilk yarısı geride kaldığında, konuk olduğumuz bu ev, neredeyse bir tiyatro sahnesi gibi her köşesine hakim olduğumuz, içinde dolaşan karakterleri kadrajdan çıktıktan sonra bile takip edebildiğimiz bir sahneye dönüşüyor. Yönetmen böylece ele aldığı karakterler gibi filmin geçtiği mekânı da olabildiğince gerçek kılıyor. Filmin bu gerçekçi atmosferinin yaratılmasında, her biri etkileyici bir iş çıkararak rolleri içinde kaybolan oyuncu ekibinin de payı büyük. 82 dakikalık süresi boyunca üzerine düşünülüp iyi analiz edilmemiş, belli bir amaca hizmet etmeyen tek bir parçası bile bulunmayan Çatlak, bu yönüyle, henüz ikinci uzun metrajlısını çeken Reyhan’ın sonraki işleri için bizleri daha da meraklandırıyor.

80/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information