Dün akşam ödüllerin sahiplerini bulmasıyla sonlanan 46. Toronto Film Festivali’ni takip ettiğimiz günlüklerin üçüncü kısmında Terence Davies’in dünya prömiyerini festivalde gerçekleştiren filmi Benediction, Nadav Lapid imzalı Ahed’s Knee ve Mélanie Laurent’ın aynı adlı romandan sinemaya uyarladığı The Mad Women’s Ball var.

Benediction

Distant Voices, Still Lives, The House of Mirth, The Deep Blue Sea ve Sunset Song’un yönetmeni Terence Davies, yeniden biyografi türüne yöneldiği yeni filmi Benediction’ı izleyici ile festivalin Özel Gösterimler bölümünde buluşturdu. Dünya prömiyerini festivalde gerçekleştiren film, I. Dünya Savaşı esnasında asker olarak görev alan, savaşı eleştiren şiirleriyle edebiyat dünyasına damga vuran Siegfried Sassoon’u merkezine alıyor. Başrolünde Dunkirk ve Fighting with My Family filmleriyle kariyeri yükselişe geçen Jack Lowden’a yer veren biyografi türündeki Benediction, odağına aldığı kişinin hikâyesini sıra dışı yollar izleyerek ele alıyor. Hikâyesini anlatırken farklı dönemler ve başka mekânlar arasında gönlünce dans ederken, savaş darbelerinin şair Siegfried Sassoon’un üzerinde bıraktığı izleri bir bir ortaya koyuyor. Daima lanetle andığı savaştan hemen sonra kardeşini kaybeden Sassoon, savaş konusundaki fikirlerini dile getirmesi sonucunda askeriye tarafından psikolojik yardım almak üzere hayatında belki de en derin izi bırakan, en az yaşayabildiği aşkı Wilfred Owen (Matthew Tennyson) ile tanışacağı hastaneye sevk ediliyor. Sassoon, barışı ve huzuru aramak için kendisini birbirini izleyen aşk ilişkilerinin kollarına bırakıyor. Bu ilişkilerin her biri hüzünle sonuçlanınca, yaşamını telafi edebilmek için hiç durmadan sürdürdüğü arayışında çareyi cinsel yönelimini hiçe sayarak bir kadınla evlenmekte buluyor. Geçen yıllara rağmen önce evliliğinde, oğlunda ve dini inançlarında aradığı arınma arzusu yakasını hiç bırakmıyor. Yönetmenin şair kimliğinden öteye gidip şahitlik ettiği tüm acıları hesaba katarak bir insan olarak yaklaştığı Sassoon’un ruh hâline ve içini kemiren telafi, kurtuluş arayışı, sanatının önüne geçiyor. Böylece ortaya izleyicisini çok insani duygularla yakalayan, duygusal bir deneyim çıkıyor. Benediction, aklımızda Sassoon’un ellerinin arasından akıp giden yaşamında bir anıdan diğerine kuralsızca savrulurken, şiirlerinden satırların eşliğinde zihninin derinliklerinden aniden yükselen savaş sahnelerine ve böylesine büyük bir travmanın bıraktığı izlere şahitlik ettiğimiz kasvetli bir yolculuk olarak yer ediniyor, sıra dışı yapısıyla öne çıkıyor.

80/100

Ahed’s Knee

2019 yılında Synonyms filmiyle Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ile ayrılan Nadav Lapid’in dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren yeni filmi Ahed’s Knee, festivalin Özel Gösterimler seçkisinde izleyici ile buluştu. Filmde Y (Avshalom Pollak) isimli yönetmen, 2017 yılında İsrailli bir askeri tokatlaması sonucunda tutuklanan, bu olayın ardından bazı kişiler tarafından sosyal medyada “dizlerinden vurulması gerektiği” savunulan genç kadın Ahed Tamimi’den ilham alan filminin oyuncu seçmelerinden sonra, önceki filmlerinden birinin gösterimi için Aravah’a gidiyor ve orada Kültür Bakanlığı görevlilerinden Yahalom (Nur Fibak) ile tanışıyor. Y ve kendisine bölgedeki sansür uygulamaları hakkında bilgilendirmede bulunan Yahalom arasında çok geçmeden cinsel anlamda çekimi yüksek bir enerji ortaya çıkıyor. Sinematografisi ve kurgu konusundaki tercihleriyle film yapımı hakkında pek çok şeyi değiştirmeye yeltenen, pek çok duvarı yıkan Ahed’s Knee, bir yandan da kendi ülkesinin değerlerine karşı çıkan bir yönetmenin hikâyesini anlatıyor. Nadav Lapid, hareketli kamera kullanımı, müzikleri gibi unsurlarıyla izleyicinin dikkatini sürekli olarak elinde tutmayı hedefleyen film aracılığıyla kendisine özgü bir dil inşa etmeye koyuluyor. Aynı zamanda öfkeli, tanıştığı herkesi filmlerinden birinin oyuncu seçmelerine gelmiş biri olarak dinleyen, onlara bencil ve yukarıdan bakan tavırlarıyla bağ kurulması zor bir karakter olan Y üzerinden kendisini eleştirirken sansüre karşı duruşunu ve söz konusu sanat olduğunda ifade özgürlüğünün önemini ele alıyor. Y ve Yahalom arasındaki neredeyse hiçbir zaman fiziksel hamlelerle hayata geçmeyen cinsel gerilim ve Y’nin sürekli olarak ilişki kurabileceği bir kadın arayışı içerisinde olması, kadınları genellikle tekrara düşen bir şekilde cinsel arzularının odağına yerleştirerek görmesi, bazen filmin anlatmak istediklerinin sebepsiz yere önünde duruyor. Buna rağmen Nadav Lapid, Ahed’s Knee ile sinemasal anlamda sıra dışı tercihlerde bulunarak izleyiciye kendisine özgü bir stilde inşa edilmiş farklı bir deneyim sunuyor ve ritmini hep yüksek tutuyor. Kişisel yaşamından izler taşıyan, önceki filmlerinin kurgusunu gerçekleştiren annesinin vefatından kısa bir süre sonra hayata geçirilen film, yönetmenin ülkesindeki sansür uygulamalarına karşı öfkeli tavrını kendine özgü bir sinematik dil ile ortaya koymasını sağlıyor.

65/100

The Mad Women’s Ball

Son olarak Oxygen filmiyle seyirci karşısına çıkan ve 74. Cannes Film Festivali‘nin Ana Yarışma jürisinde bulunan Mélanie Laurent tarafından aynı isimli romandan sinemaya uyarlanan The Mad Women’s Ball, 19. yüzyılda toplumsal normların dışında durduklarına kanaat getirilen kadınların kapatıldığı bir akıl hastanesinde geçiyor. Kadınların çeşitli psikolojik rahatsızlıklarla uydurma şekilde yaftalanarak kapatıldıkları insani şartlardan uzak Salpêtrière Hastanesi’ni, tedavi adı altında eziyet gören kadınların da katılım gösterebildiği, yıl sonunda düzenlenen balonun heyecanı sarıyor. Her ne kadar bahsi geçen balo, bu kadınlar için tüm yıl boyunca heyecan verici bir etkinlik olarak gösterilse de, aslında onları insanlara “kusurlu” olarak takdim etmek ve kötü niyetli insanların onlardan faydalanmalarına göz yummak amacıyla düzenleniyor. Dünya prömiyerini festivalin Gala Gösterimleri bölümünde gerçekleştirdikten sonra 17 Eylül’de izleyici ile Amazon’da buluşan filmde hastanenin en yeni üyelerinden biri olan, hastaneye babası ve erkek kardeşi tarafından kapatılan Eugénie (Lou de Laâge), ölmüş insanlarla iletişim kurabiliyor. Zamanla Eugénie ve Mélanie Laurent’ın canlandırdığı hemşire Geneviève arasında bir güven bağı oluşuyor ve böylece Geneviève, erkeklerin egemenliği altında yönetilen hastanenin acımasız yöntemleri arasında hayatta kalmaya çabalayan Eugénie’nin bu mücadelede dayanağı hâline geliyor. Aslında cinsiyetler arası eşitsizlik ve erkek egemen toplum tarafından ezilen kadınlar hakkında söyleyecek çok şeyi olan film, genel anlamda hastanede eziyet gören kadınların oraya kapatılmalarının ardında yatan gerçek sebepler gibi konularla ilgilenmek yerine tamamıyla Eugénie’nin deneyimine odaklanıyor. Onun hayatta kalma mücadelesine, ölülerle konuşma yeteneğine ve çevresindeki insanların bu yetenek sayesinde kavuştuğu duygulara odaklanırken özellikle o dönemde hayata geçirilen uygulamaların haksızlığını ortaya koyamıyor, cinsiyetler arası eşitsizliğe dair söyleyebileceklerini kaçırıyor. Hâl böyle olunca The Mad Women’s Ball, feminist ve hümanist söylemleri en güçlü şekilde dile getirebilecek bir anlatıya sahipken, bu konularda kuvvetli bir sözcü olabilecekken kendisine sınırlar koyuyor ve duygusal anlamda aradığı etkiyi başka bir yoldan yakalamayı başarsa da asıl potansiyelinin altında kalıyor.

60/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information