46. Toronto Film Festivali, 9 Eylül tarihinde başladı. 18 Eylül akşamında Halkın Seçimi Ödülleri’nin sahiplerini bulmasıyla sonlanacak olan festival, bu yıl seçkisi kapsamında izleyici ile buluşturduğu Dune, Spencer ve Last Night in Soho gibi çok konuşulan yapımların yönetmenleri filmlerinin festivalin dijital platformunda gösterilmesini istemediği için ödüllendiremeyecek olmasıyla dikkat çekti. İçinde bulunduğumuz salgın döneminin olumsuz koşullarının etkisiyle dünyanın farklı yerinden pek çok kişi gibi bizlerin de çevrimiçi olarak takip edebilme imkanı bulduğumuz festivalde inceleme fırsatına eriştiğimiz ilk filmler, Ryusuke Hamaguchi’nin Haruki Murakami’nin aynı isimli kısa hikâyesinden uyarladığı Drive My Car, Hong Seong-eun’un ilk uzun metrajlı filmi Aloners ve From Afar ile 2015 yılında Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanan Lorenzo Vigas’ın yeni filmi The Box – La caja oldu.

Drive My Car 

71. Berlin Film Festivali’nde Wheel of Fortune and Fantasy – Guzen to Sozo filmiyle izleyici ile buluşan Happy Hour ve Asako I & II filmlerinin yönetmeni Ryusuke Hamaguchi, 46. Toronto Film Festivali’ne Haruki Murakami’nin antoloji türündeki hikâye serisi Men Without Women‘da yer alan Drive My Car isimli kısa hikâyesinin uyarlaması ile konuk oluyor. 3 saatlik süresiyle dikkat çeken film, çok geçmeden bu durumu kendi lehine çevirmeyi başarıyor. Açılışını başarılı bir oyun yazarı olan Oto (Reika Kirishima) ve tiyatrocu eşi Yūsuke’nin (Hidetoshi Nishijimai) yaklaşık 40 dakika süren hikâyesi ile yapan film, bu kısmı Oto’nun vefatıyla bitirip iki yıl sonraya atlıyor ve ilk kısımda ele alınan aldatılma duygusunun yerini bu defa olan biteni kabullenip her şeye rağmen yola devam edebilme gücünün peşindeki arayış alıyor. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği 74. Cannes Film Festivali’nden FIPRESCI Ana Yarışma ödülüyle ayrılan Drive My Car’da Oto’nun ardından yaşama devam etmeye çabalayan, bazen onun ölümünden kendisini sorumlu tutan Yūsuke, hayatının bu yeni bölümünde Çehov’un Uncle Vanya oyununu bu kez yönetmen koltuğuna geçerek farklı ana dillere sahip oyuncularla hayata geçirmeye koyuluyor ve bu süreçte sürekli olarak bir şoförle yolculuk etmek zorunda kalıyor. Şoförü Misaki Watari (Tōko Miura) ile birlikte geçirdiği bu süreç ona çocuğunu yitirmenin hüznünü paylaştığı, daha sonra da aldatılma duygusunu tatmasına sebep olan eşinin vefatının ardından evliliğinden kalan parçalarla yüzleşme ve kayıp duygusunun her hâlini sindirme konularında yardımcı oluyor. Çehov’un oyunundaki sözler ise tüm duygularını kendi içinde yaşayan Yūsuke’nin bugüne dek dile getiremediği her hissi haykırmasını sağlıyor. Bu yolculukta Ryusuke Hamaguchi’nin Takamasa Oe ile birlikte kaleme aldığı hikâyesinin iki bölümü arasındaki ortak nokta olan Yūsuke’nin kıymetli arabası, en önemli yüzleşmeler ve en derin sohbetler için bir kabuk hâlini alıyor. Festivalin Özel Gösterimler bölümünde gösterilen ve Hidetoshi Shinomiya’nın sinematografisi ile dikkat çeken film, izleyiciye 3 saatlik süresiyle adeta dalga geçerek zamanla derinleşen karakterler ve çok katmanlı, zengin bir hikâye sunuyor.

85/100

Aloners

Hong Seong-eun’un ilk uzun metrajlı filmi Aloners, özellikle günümüzde hepimiz için çok anlaşılabilir hâle gelen bir konuyu ele alıyor. Yaşamını tek başına sürdüren ve yakın zaman içerisinde vefat eden annesinin yasını tutan Jin (Gong Seung-yeon), sıkıcı renklerin hakimiyeti altındaki bir çağrı merkezinde çalışıyor. Kapitalist düzende var olabilmek için yaşamını belirli bir rutinin içerisine sığdıran Jin’in ikinci bir kişiye yer bırakmayan bu düzeni ilk önce çalıştığı yerde eğitimine yardımcı olması için görevlendirildiği yeni iş arkadaşıyla daha sonra ise kendisi gibi bir yaşam sürdüren yan komşusunun günler sonra fark edilen ölümüyle değişmeye başlıyor. Kafasını telefonundan bir an olsun kaldırmayan, yemek molalarını daima tek başına geçiren Jin’in içinde yaşadığı yalnızlık balonunun bu olayların etkisiyle zarar görmesi, tek kişilik yaşam tarzını gözden geçirmeye başlamasını sağlıyor. İzleyici ile festivalin Keşif bölümünde buluşan filmin başrolünü üstlenen Gong Seung-yeon’un performansı, kapitalist düzen altında sürülen sıradan yaşamların yalnızlığını ve tekdüzeliğini vurguladığı zamanlarda hayat bulan hikâyenin merkezine yerleşiyor. Hikâyesini derinleştirmektense yalnızca ana karakterinden kuvvet bulmayı hedefleyen filmde insanlardan uzaklaşmak için adeta elinden geleni yapan, teknolojinin hayatlarımızdaki rolü arttıkça bireyselleşen bizlerin çarpıcı bir yansıması olan Jin, yan komşusunun başına gelen olay ile yalnızlığının farkına varıyor, böylece kendisi için inşa ettiği bu izole hayatın kurduğu baskıyı ve zorlayıcı yönlerini görmeye başlıyor. Bu yönleri bir defa gördüğünde ise artık görmezden gelemez hâle geliyor ve kendi elleriyle ilmek ilmek ördüğü düzene yabancılaşıyor. Soluk renkleri, başrol oyuncusunun performansı ve modern yaşamın izolasyona zorlayan yönlerinin altını çizmesiyle özellikle içinde bulunduğumuz salgın döneminde öne çıkan film, tahmin edilebilir gidişatına, hikâyesinin yüzeysel tutulan noktalarına ve ağır hızına rağmen ilk uzun metrajlı filmine imza atan yönetmenin iyi bir başlangıç yapmasına vesile oluyor.

60 / 100

The Box – La caja

From Afar ile 2015 yılında Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanan Lorenzo Vigas’ın 78. Venedik Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yarışan ancak festivalden eli boş dönen yeni filmi The Box – La caja, Hatzín Navarrete’nin canlandırdığı ergenlik çağındaki bir çocuğun maden kazasında hayatını kaybettiği söylenen babasını arama hikâyesini konu alıyor. Hatzín, babasından kalanların bulunduğu bir kutuyu teslim almaya gittiğinde ise verilen eşyalar arasında bir kimlik buluyor. Bu kimliğin üzerindeki fotoğrafı, yoldan geçen Mario Enderle (Hernán Mendoza) isimli bir adama benzetiyor ve babasının öldüğüne inanmamaya başlıyor. Babaannesinin yanına dönmek yerine saplantılı bir şekilde babasına benzettiği Mario’nun peşine takıldığında ise kısa süre içinde kendisini bir çete üyesi olarak buluyor ve yasa dışı olaylara karışıyor. İzleyici ile festivalin Özel Gösterimler bölümünde buluşan film, Pablo Larraín ile sıklıkla birlikte çalışan Sergio Armstrong’un sinematografisi ile öne çıksa da merak uyandıran hikâyesini ele alırken tahmin edilebilir yolları izlemeyi tercih ediyor. Hatzín ve babası olduğunu kabullenmeyen Mario’nun hikâyenin merkezinde yer alan  ilişkisi, Michel Franco’nun yapımcıları arasında bulunduğu film tarafından yeterince güçlü bir şekilde inşa edilmiyor ve hikâye, her ne kadar ilk bakışta heyecan verici dursa da hem ivmesini hem de yaşanan olayların izleyici üzerinde bıraktığı etkinin seviyesini düşürüyor. Ölümünü atlatamadığı babasının hayaliyle peşine takıldığı yabancıdan yalan söylemeyi, insanlara zarar vermeyi öğrenen Hatzín üzerinden geçmişin kayıplarını kabullenmenin önemini vurgulayan The Box, yönetmenin Altın Aslan kazanan filminin gölgesi altında kalıyor.

55/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information