Pandemi döneminin olumsuz koşulları sebebiyle dünyanın pek çok yerinde yaşayan sinemaseverler gibi bizler de bu yıl 46. Toronto Film Festivali’ni çevrimiçi olarak takip etmek durumunda kaldık. 18 Eylül gecesinde düzenlenen törende ödüllerin sahiplerini bulmasıyla birlikte sona eren festival boyunca erişebildiğimiz filmleri değerlendirdiğimiz günlükler paylaştık. Festivalin dijital platformunda gösterilmeyen filmlerin büyük ödül olan Halkın Seçimi ödülleri için yarışmaya hak kazanamamasıyla tartışma yaratan 46. Toronto Film Festivali’nde büyük ödülün sahibi Kenneth Branagh imzalı Belfast oldu. Festivali önümüzdeki yıla dek arkamızda bırakırken son günlüğümüzde Bruno Dumont’un başrolünde Léa Seydoux’ya yer veren filmi France ve Michel Franco imzalı Sundown yer alıyor.

France

Bruno Dumont’un dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştiren, başrolünde Léa Seydoux’ye yer veren filmi, kariyerinin zirvesindeki bir gazetecinin motorsikletli bir adama çarpması sonucunda yaşamını ve toplum içerisindeki imajını sorgulamaya başlamasını konu alıyor. İğneleyici sorularıyla Nicolas Sarkozy’yi köşeye sıkıştırırken tanıştığımız hırslı ve bir o kadar da kibirli gazeteci France de Meurs, duygusal kurgular eşliğinde, merkezinde mutlaka “insanlar daha kolay bağ kurabilsin diye” kendisinin bulunduğundan emin olarak sunduğu haberleri ile oluşturduğu imajı sayesinde adeta şehrin bir sembolü konumunda. Ancak bir gün yolda giderken aracıyla bir motor kuryeye çarptığında, uğruna çalıştığı ve başarılı şekilde inşa ettiği imajı tehlike altına giriyor ve France, vicdan azabıyla başa çıkmaya çalışırken bir yandan da yerle bir olan imajıyla negatif eleştirilerin odağına yerleşmenin bunalımının altından kalkmaya çalışıyor. Film, inanılmaz derecede güçlü bir şöhrete sahip bir ünlünün beklenmedik düşüşünden doğan bunalımları ve kırılma noktalarını inceliyor. Yönetmeniyle, sunduğu anlatıyla ve başrolünde Léa Seydoux’ya yer vermesiyle büyük merak uyandıran France, Seydoux’nun güçlü performansına rağmen bir şehir için sembol hâline gelmiş, tüm dünyada tanınırlık elde etmiş başarılı bir gazetecinin yaşamının aniden ve kökünden değişmesini anlatırken klişe yollar izlediği ve dramatik anlarını hiçbir zaman yoğunlaştırmadığı için iki saati aşan süresinin sarkmasına sebep oluyor ve beklentileri karşılıksız bırakıyor. İzleyici ile 46. Toronto Film Festivali’nin Özel Gösterimler bölümünde buluşan film, akıllarda parlak renklerin hakimiyeti altında, daha önce defalarca izlediğimiz bir gözden düşen yıldız hikâyesi olarak yer ediyor. Seydoux’nun git gide daha da güçlenen performansına ve France’ın önüne çıkan tüm kırılma noktalarına rağmen film, dramatik anlamda iz bırakan bir etki yaratamıyor vehikâyesini sıradanlaştırıyor.

50/100

Sundown

Michel Franco’nun dünya prömiyerini 78. Venedik Film Festivali ana yarışma bölümünde gerçekleştiren yeni filmi Sundown, izleyici ile 46. Toronto Film Festivali’nin Özel Gösterimler bölümünde buluştu. Başrolünü, yönetmenin İngilizce dilindeki ilk filmi olan 2015 yapımı Chronic’te de yer alan Tim Roth’un canlandırdığı film, Meksika’ya tatile gelen İngiltere’de kasaphanelere sahip varlıklı bir ailenin tatilleri sırasında annelerinin rahatsızlandığını öğrenmesi sonucunda dağılmasını anlatıyor. Alice (Charlotte Gainsbourg), annesinin defin işlemleri ile ilgilenmek üzere acilen İngiltere’ye dönerken erkek kardeşi Neil kendisini, bir türlü Meksika’daki gerçek hayatın zorluklarından bir nebze olsun sıyrılmayı başardığı yaşamından ayrılmaya hazır hissetmiyor. İlk önce ailesine yalan söyleyerek geride kalmayı başaran Neil, daha sonra Meksika’da İngiltere’deki problemlerinden saklandığı bir hayat sürüyor. Ta ki iki yaşamı birbirine karışana ve kaçtığı tüm problemler yakasına yapışana kadar. Sundown, izleyicisine detaylarını ilerledikçe, küçük noktalar aracılığıyla verip canımızın istediği gibi bir hayat sürerken çevremizdeki insanların yaşamlarını etkilememenin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Film, bütün sinirleri, duyguları alınmış gibi davranan Neil ve onun aksine etrafında olup biten olayları hâlâ oldukça ciddiye alan Alice arasındaki sahnelerle ilgi çekici bir dinamik yakalıyor ancak merkezine yerleştirdiği Neil’ı daima bir gizem perdesi ardında ele alıyor. Etrafındaki herkesi derinden etkileyecek bir karar verip Meksika’da birbirini tekrar eden günler yaşamak üzere hayatı boş veren Neil’ı bu karara iten her şeyin üzerinden hızlıca, ufak köşe notlarıyla geçildiği için travmalarından tetiklenen sanrıları da bir yere bağlanmıyor. Hayatı boş vererek yaşamanın mümkün olup olmadığı sorusunu da derinlemesine inceleyemeyen filmin odak noktasına yerleştirdiği tek karakter olan Neil ise günün sonunda, duyguları tamamıyla uyuşmuş, bencil bir karakter olarak kalıyor.

55/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information