46. Toronto Film Festivali Günlükleri’nin ikinci kısmında Danimarka’nın 2018 yılında En İyi Uluslararası Film Oscar’ı için seçtiği, Gustav Möller imzalı The Guilty – Den skyldige’nin yönetmen koltuğunda Antoine Fuqua’ya yer veren aynı isimli yeniden çevrimi, Michael Pearce’in yönettiği, başrolünü ise geçtiğimiz yıl Sound of Metal’daki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday olan Riz Ahmed’in üstlendiği Encounters ve Theodore Melfi’nin yönettiği, Melissa McCarthy’li The Starling var.

The Guilty

The Guilty

Southpaw’da birlikte çalışan Jake Gyllenhaal ve Antoine Fuqua, Danimarka’nın 2018 yılında En İyi Uluslararası Film Oscar’ı için seçtiği, Gustav Möller imzalı The Guilty – Den skyldige’nin aynı isimli yeniden çevrimi için bir araya geliyor. Senaryosunu True Detective’in yaratıcısı Nic Pizzolatto’nun kaleme aldığı filmin tamamı Los Angeles’ta bir çağrı merkezinde geçiyor. Jake Gyllenhaal’un güçlü performansıyla hayat bulan Joe Baylor, net bir şekilde bilinmeyen bir sebeple görevinden uzaklaştırılıyor ve Los Angeles’taki orman yangını olaylarının yaşandığı dönemde 911 acil çağrı merkezinde gece nöbeti esnasında görev yapıyor. Pembe saçlı bir kadın tarafından soyguna uğrayanlardan, bisiklet kazası sonucunda dizini yarayanlara kadar değişen sebeplerle gelen acil durum çağrıları arasından Emily (Riley Keough) isimli bir kadına ait olanı onu derin bir noktadan yakalıyor ve bütün gece Emily’i kurtarmak için çalışıyor. Emily’i kurtarmaya çalıştığı bu bitmek bilmeyen gece, astım hastalığıyla mücadele eden Joe’nun hayatının en stresli gecelerinden biri oluyor ve Netflix yapımı film, merkezine Joe’yu alıp Jake Gyllenhaal’un performansına odaklanarak klostrofobi hissini yakalıyor. İzleyici ile festivalin Özel Gösterimler bölümünde buluşan filmde açıklanmayan bir hata yapıp hayatının rayından çıkmasına yol açan Joe, Emily’i ve onun evde bekleyen küçük yaştaki kızını kurtarma fikrine adeta kendi hatalarını telafi etmek istercesine bağlanıyor. Kaygı, stres ve detaylar üzerine düşünmeden hızlıca verilen kararlarla dolu geceden doğan baskı ise filmin yarattığı etkiyi tek başına sırtlanıyor. Jason Ballentine’in kurgusu, Joe’yu öne çıkarırken tek mekanda geçen sahnelere ivme katmaya yoğunlaşıyor ve farklı ters köşeleri olan hikâye, detaylarını olabildiğince yavaş şekilde ortaya çıkarmayı hedefliyor. Fakat filmin en önemli unsurlarından olan kurgu konusunda alınan kararlar, özellikle telefonda konuşulan anları görselleştirmeye çalışan başka mekanlarda geçen sahneler eklendiğinde, yetersiz kalıyor. Jake Gyllenhaal’un sergilediği performansın seviyesi, yardımcı faktörler çok kısıtlı olduğu için ve hikâye, genel anlamda gizemli olmaktansa tek bir düzlemde, tahmin edilebilir yolları izleyerek ilerlediği için kimi zaman çok yüksek kalıyor.

55/100

Encounter

Encounter

2017 yılı yapımı Beast’i yöneten Michael Pearce‘ın yönetmenliğini üstlendiği Encounter’ın başrolünde geçtiğimiz yıl Sound of Metal‘daki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday olan Riz Ahmed yer alıyor. Riz Ahmed’in canlandırdığı Malik Khan, dünyanın böcek ısırığı aracılığıyla insanların genetiğine nüfuz edip insanlığı ele geçirecek olan uzaylıların istilası altında olduğuna ve bu durumun diğer insanlardan gizlendiğine inanıyor. Bu tehlikeli istiladan ilk önce uzun zamandır ayrı kaldığı çocuklarını kurtarmak isteyen, takıntılı bir şekilde insanların gözlerini kontrol eden eski asker Malik, onları annelerinin yanından kaçırarak kendi yanına alıyor ve şehir dışındaki otel odasına doğru yola koyuluyor. Bu yolculukta istilanın bir parçasına ait olduklarına ve böcekler tarafından ısırılarak ele geçirildiklerine inandığı kişilere zarar veriyor ve çocukları zamanla onun içinde bulunduğu yanılgıyı fark etmeye başlıyor. İzleyici ile festivalin Özel Gösterimler bölümünde buluşan Amazon yapımı film ilerledikçe hikâyenin bilimkurgu türünün özelliklerini taşıyan yönlerinin aslında psikolojik sorunlarla mücadele eden Malik’in sanrılarından ibaret olduğunu keşfediyoruz. Bu kırılma noktası, filmin bir aile dramasına evrilerek başka bir yön almasını sağlıyor ancak genel anlamda Riz Ahmed’in performansından ve sinematografisinden güç bulan film, karakterler arasında bu noktaya kadar derin bir bağ kurmadığı ve duygu yoğunluğu ağır sahnelere yeterli zamanı ayırmadığı için bu dramatik dönüşümün altından kalkamıyor. Her ne kadar hikâyenin saptığı bu yeni yön, beklenmedik bir hamle sonucunda olsa da filmin Malik Khan’a ve onun büyük bir istilaya karşı verdiği savaşa inandığımız ilk kısmının çok daha ilginç olduğunu fark etmemizi sağlıyor. Malik’in zihninin oynadığı oyunların pençesine düştüğü kısım ise Octavia Spencer’ın canlandırdığı Hattie’ye, Malik’in çocuklarına ve diğer herkesin performanslarına rağmen film, izleyicinin gerçeklik algısına ve ana karaktere karşı beslediği güven duygusuna büyük bir darbe vuran ters köşeyi taşıyamıyor.

50/100

The Starling

Başrollerini Melissa McCarthy ve Chris O’Dowd’un üstlendiği, Hidden Figures, Going in Style gibi filmlerin yönetmeni Theodore Melfi’nin yönettiği Netflix yapımı The Starling, çocuklarını kaybeden ve bu olay sebebiyle çok büyük bir trajedi yaşayan bir ailenin bu travmadan arda kalan parçalarını bir araya getirme mücadelesini konu alıyor. O’Dowd’un canlandırdığı Jack, çareyi terapi görmekte bulurken McCarthy’nin canlandırdığı Lilly ise kendisini işine, Jack’i görmek için yaptığı uzun araba yolculuklarına ve uzun süredir ilgilenmedikleri arka bahçelerine sıklıkla gelen sığırcıkta arıyor. Bu süreçte yolu, Kevin Kline’ın canlandırdığı eski terapist yeni veteriner Larry ile kesişiyor ve ikili sığırcık üzerinden, dolaylı bir yolla Lilly’nin yaralarını sarmaya çabalıyor. The Starling her ne kadar duygusal yükü ağır bir meseleyle uğraşmayı hedefliyor olsa da bunu olabilecek en klişe yollara saparak yapıyor. Tahmin edilebilir dönüşlerle inşa edilmiş hikâye, sürekli olarak şarkılarla bölünüyor. Filmin müzikleri hikâyenin duygusal yükünü desteklemek yerine hikâyenin akışını sürekli olarak bozarak izleyicinin seyir deneyiminin rahatsız edici bir hâl almasına yol açıyor ve tüm bunların arasında film, merkezinde bulunan üç oyuncusunun performanslarının da potansiyellerinin altında kalmasına sebep oluyor. Hiçbir yönüyle kendine özgü bir hamle yapmayan, daha önce defalarca izlediğimiz klişelerle örülü hikâyesiyle The Starling, Oscar ödüllü Kevin Kline, son dönemin en dikkat çeken oyuncularından Melissa McCarthy ve Chris O’Dowd gibi isimlerden oluşan oyuncu kadrosunu ve bu isimlerin potansiyelini demode tercihleri ile gölgede bırakıyor.

25/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information