I’m Your Man – Ich bin dein Mensch 

I’m Your Man – Ich Bin Dein Mensch, yapay zekâ teknolojisinin hayatlarımızdaki yerini arttırdığı son yıllarda aklımıza en sık gelen düşüncelerden birini işliyor. Akıllı telefonlar, akıllı ev aletleri ve günlük hayatımızı kolaylaştıran diğer teknolojik aletlerden sonra, dostluk ve sevgi ihtiyacımız da teknoloji tarafından karşılanabilir mi sorusunu merkezine alan hikâyesiyle film, oldukça ilgi çekici. Filmin yönetmeni Maren Eggert’ın canlandırdığı Alma karakterinin isteklerine ve hayattan beklentilerine göre tasarlanmış bir robot olan Tom, mesele algoritmalara geldiğinde Alma için tam anlamıyla biçilmiş kaftan belki fakat günün sonunda bu onun sadece Alma’nın yansımasından ibaret olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Belirli bir test süresini birlikte geçiren Alma ve Tom’un arasında romantik komedi filmlerinin formülüne uygun düşen bir yakınlık oluşuyor. Bu yakınlık üzerinden Dan Stevens’ın canlandırdığı Tom’un duygularını ve insani özelliklerini izliyoruz. Film genel anlamda konusu, izlemeye alıştığımız tonu ve bu iki karakter arasındaki kimya sebebiyle keyifli bir seyir deneyimi sunuyor ama enteresan yönler barındıran anlatısını hiçbir zaman derinleştiremiyor. Aynı zamanda karakterlerini de yüzeysel bir çerçeveden sunuyor. Ulaşılması zor, aksi tavırlarıyla Alma’nın yanında Tom, hiç şüphesiz daha sempatik kalıyor ama film onu özel kılan ya da Alma’nın yansıması olmaktan öteye taşıyan bir özellik sunmuyor. Karakterlerini ve anlatısını yüzeyselleştiren film, soluk renkleri ve dikkat dağıtan kamera hareketleri ile sinematografisi konusundaki tercihlerinde de farklı davranmıyor. Günün sonunda Maria Schrader imzalı I’m Your Man, tıpkı Tom gibi, kendisini özgün kılacak bir dokunuşa daima muhtaç kalıyor.

55/100

Introduction – Inteurodeoksyeon

Hong Sang-soo, anlatımını üç bölüme ayırdığı Introduction – Inteurodeoksyeon ile kariyer, aşk ve aileyle ilgili geçiş dönemlerini içeren hafif, hayatın içinden gelen, izlemesi kolay bir film sunuyor. Geçtiğimiz yıl festivalin Ana Yarışma bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü kazanan usta yönetmen, hikâyesini 66 dakikaya sığdırdığı yeni filminde 2011 yılında The Day He Arrives filminde yaptığı gibi yine siyah beyaz renkleri tercih ediyor. Filmin seyrek ve kısa diyaloglar içeren fakat bu diyalogların sırtlandığı hikâyesi de tıpkı renkleri gibi basit tutuluyor. Introduction’da genç Young-ho’nun çok fazla görüşmediği babasıyla arasındaki mesafeli ilişkisine, eğitim için Berlin’e taşınan kız arkadaşıyla olan ilişkisine ve aktörlük hayallerine geri dönmesini isteyen annesiyle arasındaki ilişkisine dair kesitler izliyoruz. Film genel anlamda, izleme deneyimi kolay ve basit bir hâlde sunulurken bu esnada sunduğu iç içe geçmiş, karmaşık ilişkiler üzerinden verilen kararların hayatın gidişatı üzerindeki etkisini gösteriyor. Babasını görmek konusunda kararsız olan Young-ho’nun kız arkadaşı Juwan, moda üzerine eğitim almak için Berlin’e giderek hayatının önemli bir dönüm noktasına varırken Young-ho da onun yanına gitmekle gitmemek arasında kalıyor. Ailelerinin kontrol baskısı altında ne yapacağını bilemez hâldeki karakterlerin bu arada kalmışlığı, daha sonra belirsizce ilerleyen zaman içerisinde kariyer planlarında kendisini gösteriyor. Film, tam anlamıyla olgunlaşamamış karakterlerin kendilerini bulma çabalarını ve önemli kararlar almanın eşiğinde, belirsiz mekânlarda geçen belirsiz anlar içinde yer alan ufak ama etkili detayları bir araya topladığında, sevgi, baskı ve kontrol gibi kavramları farklı jenerasyonlar üzerinden basit ama gerçek bir stilde işliyor.

70/100

Memory Box

Memory Box, yirmi yılı aşkın bir geçmişten gelen bir kutu dolusu anının bir anne-kız ilişkisi üzerindeki etkisini konu alıyor. 80’li yıllarda, iç savaş atmosferinin hakimiyeti altındaki Lübnan’da gençliğini yaşamaya çalışmak zorunda kalan Maia, savaş ortamından kaçarak Paris’e taşınan arkadaşı Liza’ya düzenli olarak içerisine ses kayıtları ve fotoğraflar koyduğu mektuplar gönderiyor. Adeta Maia’nın gençliğini sergileyen küçük bir müze niteliğinde olan bu kutu, Liza’nın vefat etmesiyle Fransa’dan Maia’nın şimdiki adresine, yani Kanada’ya ulaşıyor ve Maia’nın kızı Alex’e annesinin hiç bilmediği gençlik hâliyle tanışma fırsatı sunuyor. Film, hikâyesiyle bizlere ömrümüzün aslında en iyi tanıdığımızı düşündüğümüz insanların bile hayatlarının her dönemine şahitlik etmeye yetmediğini bir kez daha hatırlatıyor. Maia’nın gençliğini anlatmak üzere sıklıkla geçmişe dönen film, zamanlar arasında yaptığı yolculuğu en ilgi çekici hâliyle gerçekleştiriyor. Öyle ki, bu geçişlerde yer verilen deneysel efektler, filmi adeta tek başına sırtlanıyor. Zamanın akışı içerisinde Maia’nın çektiği fotoğraflara sığdırılmış anlara, aşklara, kalp kırıklıklarına yapılan farklı tekniklerle süslenmiş yolculuklardan yorulmak yerine, onları bekler hâle geliyoruz. Filmin sinematografisi konusunda yaptığı bu özel tercihler hikâyeye bir stil kazandırırken aynı zamanda olayların akışını hızlandırıyor. Öyle ki, filmin görsel anlamda sunduğu zevk, bir noktadan itibaren hikâyenin önüne geçiyor. Filmin yönetmenlerinden Joana Hadjithomas’ın hayatından izler taşıyan Memory Box; farklı duyulara hitap ederek hafızayı harekete geçiren kokular, sesler ve görüntüler gibi materyallerin kullanımından ve anılardan uzaklaşıp geri planda kalan hikâyeye yöneldikçe sıradanlaşıyor ve izleyici üzerinde yarattığı etki zayıflıyor. Filmin hikâyesini anlatırken izleyicisini en iyi şekilde yakaladığı anlar, anılarda yolculuk etme ve hafızanın farklı bölümlerinde dolaşma hissini yaşattığı zamanlar oluyor.

65/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information