Petite maman 

Portrait of a Lady on Fire’la herkesi derinden etkileyen Céline Sciamma şimdi ise Petite maman ile geri dönüyor. Marion, annesinin vefatı üzerine ailesiyle beraber çocukluğunun geçtiği evi boşaltmaya gidiyor. Bir süre sonra onların yanlarından ayrılmasıyla kızı Nelly, anneannesinin vefatı ve annesinin yokluğuyla onların geçmişteki hâlleriyle buluşarak başa çıkmaya çalışıyor. Henüz sekiz yaşında olmasına rağmen yaşından çok daha olgun bir çocuk olan Nelly, yaşadığı kayıpla başa çıkmaya çalışırken annesinin ne yaşadığını, onun içinde sakladıklarını anlamak ve onunla bambaşka bir bağ kurabilmek için yeni bir formül üretiyor. Babası, anneannesinden geriye kalanları kolilere sığdırırken Nelly, bu sürecin ağırlığından uzaklaşarak ortadan kaybolan annesinin sekiz yaşındayken yaptığını anlattığı ormandaki kaleyi bulmak üzere evden çıkıyor. Annesinin kendi yaşındaki hâline dair izler ararken, Marion ile tanışarak aradığından da fazlasını buluyor ve böylece Sciamma, izleyicisine yalın fakat duygusal anlamda oldukça etkileyici ve saf bir hikâye sunuyor. Nelly, şimdiki hayatında dolduramadığı boşlukları geçmişe giderek dolduruyor. Annesinin sekiz yaşındaki hâliyle oyunlar oynuyor, onunla istediği kadar vakit geçiriyor ve onu her zaman izin verdiğinden çok daha yakından tanıyor. Bir yandan da yeni kaybettiği anneannesi arka planda ona yemekler hazırlıyor. Anneannesine ettiği son vedanın en sonuncusu olacağını bilememenin üzüntüsünü yaşayan Nelly’nin bugünün kalp kırıklıklarından kaçıp, geçmişin güvenli balonuna sığınmasını anlatan film, 70 dakikalık süresi boyunca yas tutmaya ve kaybetmeye dair çok samimi duyguları en derin hâliyle işliyor. Bazen beklenmedik anlarda diyaloglarla ele alınan bu hisler, bazen de bomboş kalan evin hayatını yitirmiş görüntüsüyle yansıtılıyor. Hayatın iki farklı dönemi arasında hayali ama bir o kadar da gerçek bir köprü kuran film, izleyicisini samimiyeti ve basitliğine sığdırdığı derinliğiyle ele geçiriyor. Petite maman, küçük detaylar ve sıradan gibi görünen anlarıyla izleyicisinin kalbine dokunuyor.

90/100

What Do We See When We Look at the Sky? – Ras vkhedavt, rodesac cas vukurebt?

Alexandre Koberidze’nin filmi What Do We See When We Look at the Sky? hikâyesinin merkezine, birbirleriyle tanışıktan sonra bir tür lanetin etkisi altına giren iki genci alıyor. Bir eczanede çalışan Lisa ve futbolcu Giorgi, romantik komedi filmlerinin klişelerini andıran karşılaşmalarının ardından görüşmek için plan yaptıkları anda “şeytani bir göz” tarafından lanetleniyor ve bu lanetin etkisiyle ertesi gün dış görünüşleri değişiyor. Aynı zamanda Lisa eczacılık ve tıp ile, Giorgio ise futbolla ilgili yeteneklerini ve bilgilerini unutuyor. Karanlık bir masal gibi başlayan film, bu iki karakteri Gürcistan’ın Kutaisi isimli kentinde yaşadıkları değişime karşı verdikleri mücadele sırasında takip ediyor. Film, masalsı anlatımı ve görsel anlamda sunduğu dikkat çekici anlarıyla birbirinden bağımsız sahneler içeren hikâyenin dağınıklığı ve karakterlerin mesafeli yapısına rağmen izleyicinin ilgisini çekiyor. Diyalogların eksikliğinin yerini, karakterlerin duygularını ve düşüncelerini aktaran dış ses kullanımının doldurduğu filme sahne olan, her yeri futbol heyecanı ile sarılmış şehirde çocuklar, gençler ve hatta köpekler de hikâyede kendilerine önemli yer ediniyor. İzleyiciye bazen de gözlerini kapamaları gereken zamanı söyleyen hikâyenin yine yönlendirici nitelikteki kamera hareketleri, filmin masalsı tonunun klişelerden uzak kalmasına yardımcı oluyor ve yeni bir soluk getiriyor. Müzik ve sinematografi gibi araçları kendine özgü bir stil yaratacak şekilde kullanan filmin anlatım tarzı da aslında çok basit tutulan hikâyeyi öne çıkarıyor ve 150 dakikalık süresiyle bazen zorlamasına rağmen What Do We See When We Look at the Sky, akıllarda gerçekçi ve şık bir masal olarak kalıyor.

70/100

Forest – I See You Everywhere – Rengeteg – mindenhol látlak

2003 yılında Forest filmiyle En İyi İlk Film ödülünü alarak festivalden ayrılan Bence Fliegauf, bu defa Forest – I See You Everywhere ile festivale dönüyor. Farklı insanların problemli ilişkilerini bir araya toparlayan hikâyesiyle film, hayatın içinden geliyor. Neredeyse yedi farklı insanın babaları, sevgilileri, oğullarıyla aralarındaki tartışmaları bir gecelik süreye sığdırarak sıralayıp insan ilişkilerine dair en zorlu duygulardan bir kolaj sunuyor. İçlerinde yönetmenin oğlu Janos Fliegauf’un da bulunduğu oyuncuların güçlü performanslar sergileyerek canlandırdığı karakterler, kimi zaman babalarını annelerinin ölümüne sebep olmakla suçlarken, kimi zaman da çocuklarının onaylamadıkları hareketleri için Harry Potter’ı suçluyor. Bu karakterleri genellikle kapalı mekânlara ve yakın planlara sıkıştırılmış hâlde izliyoruz. Hâlihazırda zaten sıkıntılı tartışmalar aracılığıyla depresif duyguları merkezine alan filmde kullanılan bu yakın planlar, karanlık sinematografi ve baş döndürecek kadar belirgin kamera hareketleri, olayların yarattığı klostrofobi hissini daha da arttırıyor. Bu sebeple her ne kadar bağ kurulması kolay ve hayatın içinden gelen duyguları odağına alıyor olsa da filmi takip etmek, yarattığı bunaltıcı atmosferin ağırlığı altında git gide daha da güç bir hâl alıyor. 114 dakikalık filmin benimsediği sıra dışı stil, bu karanlık hisler ve bitmek bilmeyen fikir çatışmalarıyla dolu hikâyeyle buluştuğunda insan ilişkileriyle ilgili zor duygular üzerine yapılan etkileyici bir inceleme olmak yerine, karakterlerini tamamıyla anlamaya bile fırsat vermeyen, izleyiciyi yoran bir deneyime dönüşüyor.

55/100

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information