Deniz Gamze Ergüven’le birlikte kaleme aldıkları Mustang’le Fransa adına katıldıkları Oscar yarışında En İyi Yabancı Film kategorisinde adaylık elde eden sinemacı Alice Winocour, başrollerinde Eva Green, Matt Dillon gibi yıldız isimlerin yer aldığı Proxima’nın da yönetmeni ve senaryo yazarlarından biri. Winocour’la, UniFrance’ın gerçekleştirdiği bir etkinlikte bir araya geldik ve bir uzay görevine hazırlanan astronot Sarah’ın hikayesine odaklanan yeni filmini konuştuk.

Söyleşi: Utku Ögetürk
Deşifre: Recep Hazır

Utku Ögetürk: Bir astronotun uzaya gitmek üzere hazırlandığı süreci izliyoruz Proxima’da. Ana karakterimiz, bu hazırlanma süreci öncesinde çocuğunun sorumluluğunun neredeyse tamamını üstlenmiş bir anne aynı zamanda. Önce hangi fikir ilginizi çekti, annelik hakkında bir film çekmek mi yoksa bir astronotun hikâyesi mi?

Alice Winocour: Aslında bu soruya cevap vermek biraz zor. Çünkü benim için ikisi de eşit ağırlığa sahip. Yakınlık kurabilmenin zor olduğu, kendime uzak şeylere odaklanmam gerekti çoğu zaman. Önceki filmim Augustine’de de benzeri bir durum vardı. Film başka bir yüzyılda geçiyordu ve askerler hakkındaydı, benden çok uzak bir dünyaydı. Bu filmde ilgimi çeken şeyse, bir kız ve annesinin yaşayacağı ayrılık fikri oldu. Kendimi buna yakın hissettim çünkü ben de bir anneyim ve aynı yaşlarda bir kızım var. Ama bir kız çocuğuyum da aynı zamanda. Uzay konusuna gelince… Uzaydan değil de yıldızlardan çok etkilenmişimdir. Yıldızların beni çeken bir tarafı hep olmuştur. Ben de bunun üzerinde durmaya karar verdim. Bu süreçte, özellikle hazırlık aşaması beni gerçekten zorladı. Sonra astronot fikrini bulduğumda ilginç bir karakter olabileceğini düşündüm. Kadın astronotun, kızından ayrılmasına dair fikir bir yandan basit ama bir yandan da bize katmanlı bir yapı sunuyor.

“Bu filmde ilgimi çeken şey, bir kız ve annesinin yaşayacağı ayrılık fikri oldu”

Utku Ögetürk: Beyazperdede uzaya çıkan erkeklerin hikâyesini izlemekten sıkıldık. Erkeklerin problemli baba ilişkileri, dünyaya bakışları, yalnızlıkları… Hep aynı hikâye, farklı temalar etrafında dönüyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alice Winocour: Amerikan sineması, uzay ve astronotlarla ilgili belli bir fikri sürekli sunuyor. Sadece NASA, uzayın/yeryüzünün istila edilmesi, gücü ele geçirme gibi kavramlar filmlerde bize yansıtılıyor. Benim bakış açım ise bundan tamamen farklıydı. Astronotların mizaç olarak kırılgan olabilmesi, duygusal olarak zorlayıcı deneyimler yaşaması, bedenlerinin sınırını zorlamaları, bize anlatılanın tam tersi bir çelişki yaratıyor. İnsan bedeni bu dünya üzerinde yaşamaya adapte olduğu için uzayda sınırlarınızla yüzleşmelisiniz. Yaptıkları iş oldukça ağır ve zorlu eğitime dayanıyor. Ben bu beden ilişkileri ile oldukça ilgiliyim. Çalışmalarımda da karşıma çıkıyor. İlk filmimde bu tarz bir kriz, histeri durumunu vardı. İkinci filmimde bedenin histeriyi ifade ediş biçimi işleniyordu. Ancak Proxima’da astronotların bedenlerindeki değişim ve bu değişimlerin şiddeti çok önemli. Tüm bu değişimi yansıtmak çok heyecan vericiydi. Bu pek anlatılmamış bir hikâye. Bir yönetmen olarak başka bir bakış açısıyla bu hikâyeyi anlatmak gerçekten de heyecan verici.

“Bu süreçte saatler süren fiziksel eğitimlerde astronotları gözlemleme fırsatı buldum.”

Utku Ögetürk: Proxima yer yer belgeselvari bir anlatıya sahip. Özellikle eğitim programlarına yer verdiğiniz bölümler bu anlamda dikkat çekiyor. Gerçekliğe ne denli önem verdiniz; bu konuda, araştırma sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Alive Winocour: Bu süreçte Köln ve Avrupa Uzay Ajansı gibi kurumlarda 2 yıl geçirdim. Birkaç kez Rusya’da bulundum. Tüm bu koşuşturmada aynı anda hem yazıyor hem insanlarla buluşuyordum. Burada çalışanlarla gerçek manada arkadaş oldum. Bir kez Houston’da, bir kez Köln’de görüştüm. Ünlü Fransız astronot Thomas Pesquet ile buluştum. Bu süreçte saatler süren fiziksel eğitimlerde astronotları gözlemleme fırsatı buldum. Aynı zamanda yazmakla uğraşıyordum. Bu eğitimler büyüleyici ve ilham vericiydi. Yazarken sürekli birilerine doğru mu diye soruyordum. Kanada Genel Valisi Julie Payette film için ilham aldığımız biriydi. Çünkü onun da iki kızı vardı ve uzay görevi için onlardan ayrılmak durumunda kalmıştı. Çok ilham verici bir süreçti. Kısıtlı zamanımız vardı, zor bir organizasyondu ama ilham vericiydi.

Utku Ögetürk: Son olarak eklemek isterim ki, Proxima’nın ses tasarımı oldukça etkileyici. Yer yer Dennis Villeneuve’ün Arrival’ını anımsatıyor.

Alice Winocour: Evet. Özellikle bu filmde ses ve müzik kullanımı benim için çok önemliydi. Çünkü filmler, sesleri ve müzikleri ile fiziksel bir deneyim sunmalılar. Bu yüzden ses tasarımı üzerinde yoğun bir çalışma gerçekleştirdik. Filmdeki uzay sahnelerinde Kubrick’teki gibi opera müziğine yer verdik. Film için bu büyük bir nokta çünkü bu sadece bir uzay filmi değil, bir uzay rüyası ile, dünya ve dünyaya bağlılık ile alakalı bu film. Filmin müziklerini yapan Ryuichi Sakamoto ile birlikte rüzgarın ağaçtaki sesi gibi normalde dikkat edilmeyecek şeylerin seslerini aldık. Senaryoyu okuduğunda bu onu harekete geçirmişti. Bana gezegenimizin sesini kaydeden Rus astronottan bahsetmişti. Sakamoto işini böyle yapıyordu. Geçtiğimiz sene bir ölüm tehlikesi geçirmişti. Tüm film bu ayrılık fikrinin ötesinde dünyada yaşam ve ölüm fikri ile alakalı olarak geride bıraktığımız ve neyin önemli olduğu üzerine aslında. Sakamoto bir astronot değildi ama bu filmde bu duyguyu deneyimledi.

Utku Ögetürk: Teşekkürler

Alice Winocour: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information