‘’Gerçekten insanların çoğu, her ne kadar bunun açıkça farkında olmasalar da, kalplerinin en derinlerindeki düşünceye hayatlarında mümkün olduğunca az yer vererek idare etme kararındadırlar ve bu onların davranışlarına yön veren en temel kuraldır, çünkü onlar için düşünmek en zahmetli yüktür.’’

Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine, Arthur Schopenhauer

Sıradan hayatlarımızın içinde, bulunduğumuz her anı güzelleştirmenin aslında kendi elimizde olduğunu içten içe biliyoruz. Peki yapabiliyor muyuz? Modern dünyanın gerektirdiklerini yerine getirmeye harcıyoruz enerjimizin büyük bir kısmını. Sonra bir film geliyor ve yüzümüzde bir tokat etkisi yaratarak farkına varmaya davet ediyor. Çıkış yolu göstermiyor, ama çıkışa giden yola açılan bir kapıyı aralıyor ve bizi kapının ardındaki karmaşayla baş başa bırakıyor.

Mike Leigh, İngiltere’de yaşayan orta sınıf bir ailenin sıradan hayatını aktarırken açıyor bu kapıyı. Ya Hep Ya Hiç – All or Nothing, kapitalizmin ve toplumun bireylere biçtiği rollerin sıradan yaşantılarımıza hükmedişini olabilecek en sade biçimde gösteriyor. Bir süpermarkette kasiyer olarak çalışan, hayatı iş ve ev arasında gidip gelmekten ibaret olan bir anne, sabahları yataktan kalkmak için kendisine hiçbir sebep bulamayacak kadar bunalmış taksi şoförlüğü yapan bir baba, şiddete eğilimli bir erkek çocuk ve mutsuzluğu yüzündeki her ifadeye yansıyan bir kız çocuğunun yaşantısına dahil olurken, sanki sürekli bir şeylerin değişmek üzere olduğu hissine kapılıyoruz. Eğer değişmezse boğulacaklarmış gibi.

İzlerken bu denli üzerimize gelen o karakterlerin aslında hayatın ne kadar içinden olduklarını fark ettiğimizde ise anlıyoruz ki, yaşarken içselleştirdiğimiz sıradanlığın sadece iki saatlik bir zaman diliminde bile dışına çıkma fırsatı bulursak, dayanılacak gibi olmadığıyla yüzleşmemiz kaçınılmaz.

İngiltere’nin Bulutlu Havası, Estetikten Yoksun Binalarla Çevrili Bir Toplu Konut ve Biraz Mizah

All or Nothing, Londra’nın arka sokaklarındaki toplu konutlarda yer alan üç ayrı kapıyı aralıyor ve uzun bir haftasonu boyunca oranın sakinlerini takip ediyor. Biraz depresifler ama iç karartıcı değiller. Karakterler çaresiz görünüyor fakat bir çıkış yolu bulacakları duygusu da daima var. Onlar sadece hayattan keyif alma becerisinden yoksunlar.  Sanki bir koşu bandının tepesinde sürekli aynı hareketleri yaparak hiç bir yere varamıyorlar ve oradan inmenin bir seçenek olduğunun farkında değiller. Film komşularla ilgileniyor gibi görünse de, asıl merkezine küçük apartman dairesinde aşırı kilolu çocuklarıyla yaşayan Basset ailesini alıyor.

Baba Phil (Timothy Spall) ağzı yarı açık, her şeyi boşvermiş halde taksi sürmediği zamanlar, tam bir filozof edasıyla konuşuyor. Sürücü arkadaşı yaptığı kazadan şikayet ettiğinde diyor ki; ‘Eğer o kaza olmasaydı belki de köşeyi dönerken küçük bir kızı öldürecektin.’ Bu kaderci yaklaşımı, sorunlu hayatını kabullenişinin sebebini gösteriyor sanki. Başta, Phil’in sorunlarından en göz önünde olanı ekonomik. Çekingen bir ifadeyle kızı Rachel’ın odasının kapısını çaldığı ve ondan bozuk para istediği sahne buna çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Para aslında tüm ailenin en göz önünde olan sorunu. Phil borcunu ödemek için denkleştirdiği bozuk paraları sayarken de, Rachel süpermarketin kasasında çalışarak serbestçe harcama yapan insanların hesabını tutarken de hissediyoruz üzerlerindeki sosyal statünün kurduğu baskıyı. Fakat ilginçtir, bunların yanında hiçbir sosyal protesto hissetmiyoruz. Film, karakterlere daha iyi bir duruma kavuşmaları için herhangi bir öneri sunmuyor. Tüm kasvete karşı bir güç olarak durabilecek romantizm, birçok engelin üstesinden gelmek için güvenilebilecek bir unsurken, burada kasveti tetikleyen bir özelliğe sahip. Ne komşu dairede yaşayan Donna ile erkek arkadaş Jason, ne de Samantha’ya isminin baş harfini bıçakla göğsüne oyacak kadar aşık olan isimsiz karakter bu kasveti kaldırmıyor. Bakım evinde çalışan Rachel ile yaşlı Sid’e baktığımızda, aralarındaki iletişim o kadar garip ve eğreti duruyor ki, zavallı Rachel bakışlarını temizlediği tuvalet fayansından kaldıramıyor bile.

Neyse ki, Leigh’in başyapıtlarından Çıplak – Naked (1993) gibi acı bir filmde bile sözcüklerle yarattığı güçlü mizaha All or Nothing filminde de rastlıyoruz.

“- Annenin mezarı üzerine yemin et.

– Annem henüz ölmedi!”

Komşulardan Maureen (Ruth Sheen) filmde bu mizahı en çok üstlenen karakter. Suratsız genç kızına rağmen yaşam dolu görünmeyi başarıyor.

Nitekim, film boyunca süren tüm o depresif hava Maureen gibi diğer tüm karakterler için de yerini umutla dolu bir gidişata bırakmaya başlıyor. Rachel ve Phil’i bu havadan kurtaran şey oğullarının hiç beklenmedik bir anda kalp rahatsızlığı geçirmesi. Sanki o ana kadar bir uyku hâlindeyken, bir anda uyanıp her şeyin farkına varıyorlar. Baştan beri, bir zamanlar hissettikleri mutluluğun ve sevginin yerini monotonluğa bırakmasının sebebini ararken, bir anda hiçbir şeyin önemi kalmıyor… O sebep her ne ise anlıyoruz ki, aslında hep gözlerinin önünde olan bazı gerçekleri göremedikleri için var. İlk kez görmeye başlıyorlar ve hayatta olmanın, birbirlerine sahip olmanın ötesinde bir şeyin önemi kalmıyor.

Peki ya, All or Nothing, ne vicdanla, ne romantizmle, ne aşkla ne de komediyle doğrudan iç içe değilse, bu film tam olarak neyle ilgili? Hayatın ta kendisiyle. Hem de bir belgesel gerçekliğiyle. Hiçbir an Mike Leigh filmi izlediğimizi unutmadığımız bir gerçeklik. Oyunculukların başarısını da es geçmemek gerekiyor. Umarım Timothy Spall, tıpkı Phil gibi mağlup ve yalnız karakterlere ruh vermekten asla bıkmaz, çünkü bu konuda emsali yok. Akılda kalıcı olan hiç birşey söylemesine ya da yapmasına gerek kalmadan, yalnızca bakışlarıyla ifade ediyor içinde yaşattığı ne varsa.

“Umarım filmlerimden birini izlediğinizde size söylemeye çalıştığım şey hakkında şüpheniz oluşur. Umarım, filmlerimin hiçbirinden söylemek istediklerime dair net bir fikirle çıkmazsınız, çünkü tartışacağınız ve merak edeceğiniz birçok şey olmasını istiyorum.” Mike Leigh.

Tam olarak Leigh’in amaçladığı gibi, filmin bunca gerçekliğinden ve yarattığı empati duygusundan elimizde kalan tabii ki bir cevap değil, aksine birçok soru… Tıpkı gerçek hayatta cevabı bize kimsenin veremeyeceği gibi, yine bizim bulmamız gerekiyor kendi cevaplarımızı. Film olan biteni gösteriyor sadece ve kenara çekiliyor.

Bizi daha çok bir karmaşanın içinde bırakan ama çözüme giden yolun bu karmaşanın içinden geçtiğini de hatırlatan bu film, herkesin hayatında en az bir kez izlemesi gereken bir İngiliz başyapıtı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information