Çağdaş Orta Doğu sinemasına ait bir filmde Kuzey Avrupa sinemasının estetiğini görüyorsak mutlaka bir espri bekleriz; hele hele filmde Körfez Savaşı dönemi işleniyorsa... Özellikle komedi filmlerine Kuzey Avrupa sinemasının dilini çok yakıştırırım. Ancak bu dilin bir filme yakışması için, söz konusu filmin evreninin buna uygun olması gerektiğini düşünürüm. Bu uygunluğun "kendimce" bir tanımlamasını yapacak olursam; ait olduğu medeniyetin getirdiği stil ve yaşam tarzının bir komedi malzemesi olarak yeniden inşası... Bu yüzden aslında alıştığımız komedi filmlerinin aksine, bu estetikte biçim komik değil, durum komiktir; biçimle duruma zıtlık yaratılır. Peki Orta Doğu kültürü bu estetiğe uyabiliyor mu? Anlatıda bir ironi kurulmak istenmezse cevap hayır. Altın Sesler: Tanıdık Öyküler, "Yabancı" Sesler Batı sinemasına ait filmlere Rusça dublaj yapan iki usta seslendirme sanatçısı, SSCB dağıldıktan sonra birçok Yahudi gibi İsrail’e göç ediyor. Burada yerli sanatçı muamelesi görmeyi beklerken, yabancı gibi karşılanan ikili, SSCB’de çok değerli olan seslerini, yaşadıkları maddi kaygılardan ötürü başka amaçlarla kullanmak zorunda kalıyorlar. Raya (Mariya Belkina), erotik telefon hatlarında çalışmaya başlıyor. Victor (Vladimir Friedman) ise merdiven altı bir ev sineması dükkânında filmlere Rusça dublaj yapıyor. İsrail’e geldiklerinde ummadıkları bir hayatla ve anlayışsızlıkla karşılaşılan çift, geride bıraktıkları Sovyet Rusya’yı aramaya başlıyor. Dinlenmek, anlaşılmak gibi kavramları göçmenler üzerinden kurgulayan film, onların ortak problemlerine de değinmeye çalışıyor. Altın Sesler aynı zamanda göçmen sineması diye ayıracağımız bir "tür" filmi. Filmin yönetmeni Evgeny Ruman, 1990 yılında ailesiyle birlikte Belarus’tan İsrail’e göç etmiş. Bu bakımdan filmin otobiyografik ögeler içerdiğini söyleyebiliriz. Göçmen sineması genelde yönetmenlerin bizzat kendi hayat hikâyelerinden veya yönetmenin/yazarın bir üst kuşağından duyduğu anılarla beslenir, şekillenir. Bu filmlerde egemen etnik grup tarafından baskı kurulan yabancı karakterin temsili önem taşır. Örneğin aşırı derecede yardıma muhtaç bir göçmen karakter çizilmişse, izleyicide o karakter yönelik bir şefkat hissi oluşturmak amaçlanır. Eğer bu yabancı komedi unsuru olarak yansıtılıyorsa, bu kez onun yabancılıktan gelen tehdidini azaltmak istenir. Her iki durumda da dramatik yapı bize bu göçmen karakterin yabancılıktan bilinene doğru gidişinin altını çizmeye çalışır. Altın Sesler’de izlediğimiz mizah da buna hizmet ediyor. Filmde Raya ve Victor’un yaşadıkları yabancılık bir komedi malzemesi olarak kullanılıyor ve İsrail’de çok keskin sınırlar dâhilinde belirlenen "yabancı" kavramının altı boşaltılıyor. Bu komedinin biçimi ise bize Kuzey Avrupa sinemasını anımsatıyor. Fakat asıl sorun da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Göç ve göçmenlik olgusunu işleyen filmlerin ne anlatısı ne de estetiği bir homojenlik çizmez. Bu türü temsil eden sinemacılar -Örneğin Üçüncü Dünya sinemacıları- genelde film endüstrisinin ve hâkim dillerin dışında kalırlar, anlatı şemaları bize hiç tanıdık gelmez. Altın Sesler’de ise hikâye oldukça farklı başlamasına karşın son derece alışıldık bir anlatı yapısı izliyoruz. Filmin bir evreni olsa da kendine ait bir dili yok kesinlikle. Kendi köklerine dönmekle geldikleri yeni kültüre uyum sağlamak arasında kalan Raya ile Victor çiftinin yaşadıkları özelinde ilerleyen filmin ikinci yarısı, ilk yarıda değindiği göçmenlik, aidiyet, yabancılık kavramlarını geri plana atarak tamamen bu iki karakterin arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Bu noktadan sonra filmin alışıldık bir anlatı yapısı çizdiğini, hikâyenin tarihi ve kültürel arka planından gelmesi muhtemel radikalliğin önünün kesildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yine de "duymak ve seslenmek" kavramları üzerinden kültürlerarası diyaloğun eksikliğine işaret eden bu filmin ince mizahının görülmeye…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Altın Sesler’de ise hikâye oldukça farklı başlamasına karşın son derece alışıldık bir anlatı yapısı izliyoruz. Filmin bir evreni olsa da kendine ait bir dili yok kesinlikle.

Kullanıcı Puanları: 4.53 ( 2 oy)
60

Çağdaş Orta Doğu sinemasına ait bir filmde Kuzey Avrupa sinemasının estetiğini görüyorsak mutlaka bir espri bekleriz; hele hele filmde Körfez Savaşı dönemi işleniyorsa… Özellikle komedi filmlerine Kuzey Avrupa sinemasının dilini çok yakıştırırım. Ancak bu dilin bir filme yakışması için, söz konusu filmin evreninin buna uygun olması gerektiğini düşünürüm. Bu uygunluğun “kendimce” bir tanımlamasını yapacak olursam; ait olduğu medeniyetin getirdiği stil ve yaşam tarzının bir komedi malzemesi olarak yeniden inşası… Bu yüzden aslında alıştığımız komedi filmlerinin aksine, bu estetikte biçim komik değil, durum komiktir; biçimle duruma zıtlık yaratılır. Peki Orta Doğu kültürü bu estetiğe uyabiliyor mu? Anlatıda bir ironi kurulmak istenmezse cevap hayır.

Altın Sesler: Tanıdık Öyküler, “Yabancı” Sesler

Batı sinemasına ait filmlere Rusça dublaj yapan iki usta seslendirme sanatçısı, SSCB dağıldıktan sonra birçok Yahudi gibi İsrail’e göç ediyor. Burada yerli sanatçı muamelesi görmeyi beklerken, yabancı gibi karşılanan ikili, SSCB’de çok değerli olan seslerini, yaşadıkları maddi kaygılardan ötürü başka amaçlarla kullanmak zorunda kalıyorlar. Raya (Mariya Belkina), erotik telefon hatlarında çalışmaya başlıyor. Victor (Vladimir Friedman) ise merdiven altı bir ev sineması dükkânında filmlere Rusça dublaj yapıyor. İsrail’e geldiklerinde ummadıkları bir hayatla ve anlayışsızlıkla karşılaşılan çift, geride bıraktıkları Sovyet Rusya’yı aramaya başlıyor. Dinlenmek, anlaşılmak gibi kavramları göçmenler üzerinden kurgulayan film, onların ortak problemlerine de değinmeye çalışıyor.

Altın Sesler aynı zamanda göçmen sineması diye ayıracağımız bir “tür” filmi. Filmin yönetmeni Evgeny Ruman, 1990 yılında ailesiyle birlikte Belarus’tan İsrail’e göç etmiş. Bu bakımdan filmin otobiyografik ögeler içerdiğini söyleyebiliriz. Göçmen sineması genelde yönetmenlerin bizzat kendi hayat hikâyelerinden veya yönetmenin/yazarın bir üst kuşağından duyduğu anılarla beslenir, şekillenir. Bu filmlerde egemen etnik grup tarafından baskı kurulan yabancı karakterin temsili önem taşır. Örneğin aşırı derecede yardıma muhtaç bir göçmen karakter çizilmişse, izleyicide o karakter yönelik bir şefkat hissi oluşturmak amaçlanır. Eğer bu yabancı komedi unsuru olarak yansıtılıyorsa, bu kez onun yabancılıktan gelen tehdidini azaltmak istenir. Her iki durumda da dramatik yapı bize bu göçmen karakterin yabancılıktan bilinene doğru gidişinin altını çizmeye çalışır. Altın Sesler’de izlediğimiz mizah da buna hizmet ediyor. Filmde Raya ve Victor’un yaşadıkları yabancılık bir komedi malzemesi olarak kullanılıyor ve İsrail’de çok keskin sınırlar dâhilinde belirlenen “yabancı” kavramının altı boşaltılıyor. Bu komedinin biçimi ise bize Kuzey Avrupa sinemasını anımsatıyor. Fakat asıl sorun da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Göç ve göçmenlik olgusunu işleyen filmlerin ne anlatısı ne de estetiği bir homojenlik çizmez. Bu türü temsil eden sinemacılar -Örneğin Üçüncü Dünya sinemacıları- genelde film endüstrisinin ve hâkim dillerin dışında kalırlar, anlatı şemaları bize hiç tanıdık gelmez. Altın Sesler’de ise hikâye oldukça farklı başlamasına karşın son derece alışıldık bir anlatı yapısı izliyoruz. Filmin bir evreni olsa da kendine ait bir dili yok kesinlikle.

Kendi köklerine dönmekle geldikleri yeni kültüre uyum sağlamak arasında kalan Raya ile Victor çiftinin yaşadıkları özelinde ilerleyen filmin ikinci yarısı, ilk yarıda değindiği göçmenlik, aidiyet, yabancılık kavramlarını geri plana atarak tamamen bu iki karakterin arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Bu noktadan sonra filmin alışıldık bir anlatı yapısı çizdiğini, hikâyenin tarihi ve kültürel arka planından gelmesi muhtemel radikalliğin önünün kesildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yine de “duymak ve seslenmek” kavramları üzerinden kültürlerarası diyaloğun eksikliğine işaret eden bu filmin ince mizahının görülmeye değer olduğunu düşünüyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information