Get Out - Kapan ve Biz - Us, son yıllarda korku sinemasının en çok dikkat çeken filmlerinden ikisi. Jordan Peele'ı önce Oscarlı bir sinemacı yapan, ardından da Hitchcock'la aşık atabileceği söylenecek kadar heybetli bir mertebeye yerleştiren bu filmlerin isimlerini herhangi başka bir yapımın posterinde görmek, o yapıma yönelik karşı konulması güç bir merakı tetikliyor ister istemez - hele ki bu türün takipçileri için. İşte Antebellum tam olarak o yapım. "Get Out ve Us'ın Yapımcılarından" ibaresiyle tanıtılan Antebellum bu filmlerle, sadece aynı yapımcıların projede yer alması sebebiyle ilişkili değil; tematik olarak ve dâhil olduğu janrayla onlara ziyadesiyle yakın bir yerde konumlanıyor. Gerard Bush ve Christopher Renz ikilisinin birlikte yazıp yönettiği, başrolünde Janelle Monáe'nin oynadığı film de andığımız iki yapım gibi Amerika'daki siyahlara yönelik sistematik ırkçılığı hedef alıyor; bu insanlık suçunun bugünü ve geçmişi arasında bir bağ kurarak toplumlun bilincine nasıl işlediğini gözler önüne serme gayesi güdüyor. Antebellum her şeyden önce çok ama çok öfkeli bir film. Son birkaç ayda Amerika'da olan biten de bu öfkenin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor zaten. Fakat Bush ve Renz'in bu öfkenin kökenleriyle bugün yaşananlar arasında bağ kurmak için filmin olay örgüsünde yaptıkları manevra, konunun ciddiyetini dolayısıyla da anlatının vuruculuğunu büyük ölçüde seyreltiyor. Antebellum: Öfke Patlaması Antebellum, Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından William Faulkner'dan bir alıntı ile açılıyor: "Geçmiş asla ölmez. Hatta o geçmiş bile değildir." Ardından bir pamuk plantasyonuna götürüyor yönetmenler seyiriciyi. Kamera, ilk etapta her şeyin sütliman göründüğü bu plantasyonda görkemli bir plan boyunca dolaştıkça işlerin pek de öyle olmadığı ortaya çıkıyor; buranın İç Savaş döneminde köleliğin tüm acımasızlığıyla devam eden bir yer olduğu belirginleşiyor. Siyah kölelerin konuşmaya dahi hakkının olmadığı, kurallara uymayanların diri diri yakıldığı, tecavüzün kanıksandığı bir cehennem burası. Yönetmenler Bush ve Renz'in öfkelerinin nedeni olan ırkçılığın kökenindeki sert gerçekleri, oldukça çarpıcı bir sinematografiyle perdeye yansıdığı bu ilk bölümde, kölelerin lideri konumundaki genç kadın Eden'ı da tanıyoruz. Daha önce de bu cehennemden kaçma girişiminde bulunmuş olan Eden, insanlık dışı şartlar altında hayatta kalmaya çalışırken diğer kölelerle birlikte buradan kaçmak için fırsat kolluyor. Derken bir kesme ile 21. yüzyılda buluyoruz kendimizi. Odakta Veronica isimli aktivist bi kadın var bu kez. Sistematik ırkçılığa ve mizojiniye karşı amansız bir mücadele veren kadın, kaçınılmaz olarak düşmanlar kazanmış ve karşı çıktığı sorunları bizzat tecrübe ediyor. Eden'ı da Veronica'yı da Janelle Monáe'nin canlandırmasıyla ve iki kadının da kendi dönemlerinde muhalif ve cesur bir duruş sergilemeleri sebebiyle İç Savaş döneminde geçen ilk perde ve günümüzde geçen ikinci perde arasında bariz bir bağlantı kuruyor Antebellum; Faulkner'ın sözü de bu noktada karışılığını buluyor. Irkçılığın geçmiş ve günümüzdeki biçimlerinin temsillerini sunmak adına yapılan bu ayrım tematik açıdan makul gözüküyor; lakin aynısını sinematik anlamda söylemek kolay değil. Geçmişte geçen bölümün kendi içindeki gerilimi gayet iyi çalışıyor, yaşanan dehşet verici olaylara dair sert bir panorama sunuyor. İlk bakışta bir miktar ajite görülebilecek bu tercihlerin, hâlihazırda yaşananlar da göz önüne alınarak, tavizsiz ve filmin öfkeli tavrı için işlevsel olduğu pekâlâ söylenebilir. Bu sertliğe tezat şekilde, yer yer "sulu" komediye yaklaşan günümüz bölümü ise öncülünün biraz gerisinde kalıyor. Evet, bu bölüm de kendi içinde tutarlı ve…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Antebellum her şeyden önce çok ama çok öfkeli bir film. Son birkaç ayda Amerika'da olan biten de bu öfkenin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor zaten. Fakat Bush ve Renz'in bu öfkenin kökenleriyle bugün yaşananlar arasında bağ kurmak için filmin anlatısında yaptıkları manevra, konunun ciddiyetini dolayısıyla da anlatının vuruculuğunu büyük ölçüde seyreltiyor.

Kullanıcı Puanları: 1.53 ( 4 oy)
50

Get Out – Kapan ve Biz – Us, son yıllarda korku sinemasının en çok dikkat çeken filmlerinden ikisi. Jordan Peele‘ı önce Oscarlı bir sinemacı yapan, ardından da Hitchcock’la aşık atabileceği söylenecek kadar heybetli bir mertebeye yerleştiren bu filmlerin isimlerini herhangi başka bir yapımın posterinde görmek, o yapıma yönelik karşı konulması güç bir merakı tetikliyor ister istemez – hele ki bu türün takipçileri için. İşte Antebellum tam olarak o yapım. “Get Out ve Us’ın Yapımcılarından” ibaresiyle tanıtılan Antebellum bu filmlerle, sadece aynı yapımcıların projede yer alması sebebiyle ilişkili değil; tematik olarak ve dâhil olduğu janrayla onlara ziyadesiyle yakın bir yerde konumlanıyor. Gerard Bush ve Christopher Renz ikilisinin birlikte yazıp yönettiği, başrolünde Janelle Monáe’nin oynadığı film de andığımız iki yapım gibi Amerika’daki siyahlara yönelik sistematik ırkçılığı hedef alıyor; bu insanlık suçunun bugünü ve geçmişi arasında bir bağ kurarak toplumlun bilincine nasıl işlediğini gözler önüne serme gayesi güdüyor.

Antebellum her şeyden önce çok ama çok öfkeli bir film. Son birkaç ayda Amerika’da olan biten de bu öfkenin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor zaten. Fakat Bush ve Renz’in bu öfkenin kökenleriyle bugün yaşananlar arasında bağ kurmak için filmin olay örgüsünde yaptıkları manevra, konunun ciddiyetini dolayısıyla da anlatının vuruculuğunu büyük ölçüde seyreltiyor.

Antebellum: Öfke Patlaması

Antebellum, Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından William Faulkner’dan bir alıntı ile açılıyor: “Geçmiş asla ölmez. Hatta o geçmiş bile değildir.” Ardından bir pamuk plantasyonuna götürüyor yönetmenler seyiriciyi. Kamera, ilk etapta her şeyin sütliman göründüğü bu plantasyonda görkemli bir plan boyunca dolaştıkça işlerin pek de öyle olmadığı ortaya çıkıyor; buranın İç Savaş döneminde köleliğin tüm acımasızlığıyla devam eden bir yer olduğu belirginleşiyor. Siyah kölelerin konuşmaya dahi hakkının olmadığı, kurallara uymayanların diri diri yakıldığı, tecavüzün kanıksandığı bir cehennem burası. Yönetmenler Bush ve Renz’in öfkelerinin nedeni olan ırkçılığın kökenindeki sert gerçekleri, oldukça çarpıcı bir sinematografiyle perdeye yansıdığı bu ilk bölümde, kölelerin lideri konumundaki genç kadın Eden’ı da tanıyoruz. Daha önce de bu cehennemden kaçma girişiminde bulunmuş olan Eden, insanlık dışı şartlar altında hayatta kalmaya çalışırken diğer kölelerle birlikte buradan kaçmak için fırsat kolluyor. Derken bir kesme ile 21. yüzyılda buluyoruz kendimizi. Odakta Veronica isimli aktivist bi kadın var bu kez. Sistematik ırkçılığa ve mizojiniye karşı amansız bir mücadele veren kadın, kaçınılmaz olarak düşmanlar kazanmış ve karşı çıktığı sorunları bizzat tecrübe ediyor.

Eden’ı da Veronica’yı da Janelle Monáe’nin canlandırmasıyla ve iki kadının da kendi dönemlerinde muhalif ve cesur bir duruş sergilemeleri sebebiyle İç Savaş döneminde geçen ilk perde ve günümüzde geçen ikinci perde arasında bariz bir bağlantı kuruyor Antebellum; Faulkner’ın sözü de bu noktada karışılığını buluyor. Irkçılığın geçmiş ve günümüzdeki biçimlerinin temsillerini sunmak adına yapılan bu ayrım tematik açıdan makul gözüküyor; lakin aynısını sinematik anlamda söylemek kolay değil. Geçmişte geçen bölümün kendi içindeki gerilimi gayet iyi çalışıyor, yaşanan dehşet verici olaylara dair sert bir panorama sunuyor. İlk bakışta bir miktar ajite görülebilecek bu tercihlerin, hâlihazırda yaşananlar da göz önüne alınarak, tavizsiz ve filmin öfkeli tavrı için işlevsel olduğu pekâlâ söylenebilir. Bu sertliğe tezat şekilde, yer yer “sulu” komediye yaklaşan günümüz bölümü ise öncülünün biraz gerisinde kalıyor. Evet, bu bölüm de kendi içinde tutarlı ve kasti olarak takındığı “hafif” üslubun gerekliliklerini yerine getiriyor fakat aynı konuyu ele alan iki ayrı bloğun bu denli uzak sinema dilleriyle perdeye yansıtma tercihinin parlak şekilde sonuçlandığı ya da yönetmenlerin ilk uzun metrajlarında bu ayrımın hakkını verdiklerini söylemek güç. Öyle ki İç Savaş bölümünde yaratılan gerilim, yine bu tona hizmet edecek gelişmelerin de yaşandığı günümüz bölümünde büyük ölçüde kayboluyor. Dolayısıyla filmin kendi içinde bir kopukluk hissediliyor. Yine de Antebellum’um asıl sorunu burada değil. Film finaline doğru, zaten tematik ve aynı oyucunun merkezde yer almasıyla ilişkili olan bu iki bölümü, “gerçek” bir noktadan birbirine bağlamayı hedefleyen bir twist’e kalkışıyor. Fakat spoiler olmaması adına detayına inmekten imtina ettiğim bu hamle, filmin sert ve öfkeli konunun yanında bir tür oyuncak gibi kalıyor. Özenle inşa edilen ve detaylıca tasarlandığı belli olan sinematografi bu hamle ile ciddi anlamda boşa düşüyor. Yani daha net ifade etmek gerekirse Antebellum daha zeki görünmek adına, her ne kadar politik anlamda doğru bir söylem üretse de, fazla tasarlanmış olma tuzağına düşüyor; hatta gülünç olmanın kıyısına kadar geliyor.

Get Out ve Us’ın görünür kıldığı ırkçılık temalı korku-gerilim filmleri kendi geleneklerini yaratacaklar mı bunu zaman gösterecek elbette ama sunduğu seyir zevkine rağmen, fazla tasarlanmış hâliyle Antebellum’un öncüllerinin epey gerisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama yine de özellikle ilk bölümünde sunduklarıyla merak uyandıran bir yönetmen ikilisinin habercisi olabilir Antebellum. Zira görünen o ki öfkesini böyle tavizsiz biçimde perdeye aktaran, siyahların maruz kaldıklarına alan açan sinemacılara daha uzun süre ihtiyacımız olacak. Çünkü siyahlar nefes alamamaya devam ediyor ve bu sinemadan daha önemli bir konu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information