Fromm, Sevme Sanatı’nda sevmeyi bilgi ve çaba gerektiren bir beceri olarak ele alır. Sevme becerisi, aynı zamanda bir güçtür; sevebilme gücüdür. Lakin uygarlığımız, her şeyde olduğu gibi sevmeyle ilgili gücü de metalaştıran ve sonunda alışveriş dengesini gözeten bir düzen üzerine kurulmuştur. İnsanın eline geçen ne varsa hepsini çarçabuk tüketmediği dönemde sevgi, birden ortaya çıkıp sonra aynı hızla yok olan bir değer değilken bugün sevme yeteneğinin yerini bize parıltılı ambalajlar içinde sunulan nesneler almış ve düzen, bizi ya da sevdiğimizi sandığımız bir şeyi de bu ambalajların içine sokarak “sunulacak nesneler” hâline getirmiştir. Başka bir deyişle, tüketim toplumu, sevginin de çekicilik, güç ve benzeri ölçütlere indirgenip arandığı bir pazardır. İşte tam da bu nedenlerle Fromm, emek verilerek ve belirli bir olgunluğa erişerek edinilen sevme becerisiyle sevgi addedilen kapılmaları, sevilmek adına yapılan güç gösterilerini, cinsel çekiciliği birbirinden ayırır; çünkü temelde sevgi, nesne sorunu değil, yetenek sorunudur. Nesne sorunu sanıldığında sevmek de sevilen şeyi ele geçirmek kadar kolay bir faaliyettir. Bu sanının son kertede yaygınlaşması, sevgiyi yavaş yavaş tüketerek, çürüterek yok etmiştir. Fromm, 1956’da yayımlanan kitabında hayvanlarla insanları karşılaştırırken hayvanlarda sevgiyi onların içgüdüsel yapılarının parçaları olan ilişkiler hâlinde bulduğumuzu, insanlarda ise bu yapının sadece kalıntılarının kaldığını ileri sürer. Sevme Sanatı’nın yayımlanmasından yıllar sonra bugün o kalıntıları bile görebilmek için insanda daha derin kazılar yapmamız gerekecek.

İnsanın sevgi adı altında kendisini ve karşısındakini bir paket olarak görüp tüketmesinden çok önce bir beceri olarak sevmeye gereksinim duyulmasının başat nedeninin insanın yalnızlığını bertaraf etme çabası olduğunu belirten Fromm, yalnızlığı, en genel hatlarıyla, dünya üstümüze çullandığında direnecek gücü kendimizde bulamamak ve çaresizlik olarak tarif eder. Bu koşullarda insan, birbirine yabancıdır. Fromm, yabancılığı Havva ile Adem öyküsü üzerinden örneklendirir. Havva ile Adem, ayrı yani yalnız olduklarından birbirlerine yabancıdırlar; çünkü henüz birbirlerini sevme becerileri gelişmemiştir. Sevme yetisinin noksanlığı, Adem’in Havva’yı savunacağı yerde, suçu ona atarak kendini savunmasında görülmektedir. İnsan, yalnızlıktan, bu ayrı olma hâlinden kurtulmak için çeşitli yollar dener. Bulduğu çözümlerden biri de cinsel boşalımdır. Bazen sevgiyle ilişkilendirilen bu çözüm, duygusal boşluğu doldurmaz. Yalnızlığın üstesinden sevgiden soyutlanmış bir cinsel boşalımla gelmeyi seçmek, yalnızlık duygusunu artırır her defasında. Başka bir çözüm olarak kabul edilen topluma uyum sağlama seçeneği, farklılıkların giderilmesi ve eşitliği gündeme getirir. Başlangıçta eşitlik, kişinin bir başkasının amacına araç olmaması anlamına gelirken kapitalist toplumlarda eşitliğin anlamı değişir ve bu kavram, insanların standartlaştırılması olarak algılanır. Gerçek eşitliğin iki kişinin birbirlerini amaç olarak gördüklerinde sağlanabileceğine vurgu yapan Fromm, insanın yalnızlığının üstesinden gelmek için bulduğu bütün çözümleri gözden geçirdikten sonra tam çözümün sevmeyi başarmak olduğunu savunur; çünkü onun deyişiyle sevgi, “varoluş sorununa olgunlaşmış bir yanıt”tır.

İnsanın, içindeki bu etkin gücü keşfettiği zamana kadar geçirdiği aşamalarda karşısına çıkan engeller, düştüğü tuzaklar ve yaptığı hatalar, günlük yaşamın meseleleri olduğu kadar kurmaca anlatıların da irdelenen meselelerinden olmuştur. Atıf Yılmaz, senaryosunu Murathan Mungan’ın yazdığı, 1984 yapımı Dağınık Yatak filminde statüye, ekonomik güce ve bu sayede elde edilen nesnelere bağlı olarak sevginin de meta değerinin olduğu bir dünyayı betimleyerek anlatının başkahramanı Meryem’in öyküsünü ele alır. Dağınık Yatak filminin açılış sekansında ünlü iş insanı Salih Bey intihar eder. Bu olay, gazetelere “Metresinin kapısı önünde intihar etti” manşetiyle yansır. Ardından haberi okuyanların yorumları sıralanır. Meryem’in önceki dostunun iflas ettiğini hatırlatır biri. Diğeri, “Bir gece benimle kalsın, Azrail canımı alsın” diyerek hem Meryem’i erkekleri baştan çıkaran ölümcül kadın olarak kodlayan cinsiyetçi söylemi yeniden üretir hem de kurmak istediği cinsel birlikteliğin hazdan ibaret olduğunu açık eder. Gazetenin basıldığı yerde çalışanların arasında geçen bu konuşmada karşımıza çıkan bakış açısı, farklı sosyoekonomik gruplarda da hiç değişmeden kendini gösterir. Meryem’in dâhil olduğu sosyete de sevgiyi alınıp satılabilir bir nesneye dönüştürmüştür. Satın alınıp hediye edilen bir mücevher, sevginin göstergelerinden biridir artık. Fromm’un kuramında “sevginin nesneleri” başlığı altında ele aldığı cinsel sevgi de, bu çevrede, birkaç dakika sürecek bir zevke indirgenmekte ve sevgi yok olmaktadır. Anlatının başında Meryem de bu değerlere bağlı olarak yaşamını sürdürmektedir. “Kimse uğrunda ölünecek kadar sevmeye değmez Salih Bey” diyerek Salih Bey’in mezarına çiçek bırakıp döner ama Salih Bey’in intiharı, Meryem’in o güne kadar kurduğu ilişkileri sorgulamaya başlamasında kırılmadır. İzleyici de bu ve bunu izleyen birçok sahnedeki geriye dönüşlerle Meryem’i tanımaya, anlamaya başlar. Salih Bey’in mezarı, Meryem’e çocukken kaybettiği babasının cenazesini hatırlatır. Sonrasında bir eşya ya da bir an, babasının evi terk edişi gibi birçok olayı çağrıştırır. Meryem, çocukluğunda açılan bu boşlukları doldurmayı başaramayınca onları yok saydığı bir hayat kurmuştur kendine. Anlatı zamanı, onlarla hesaplaşıp kendine yeni bir yol açmak için uğraştığı dönemdir.

Sevmek, Değişmek ve Masumiyetin Yitimi

Dağınık Yatak filminde anlatının üst sınıfı temsil eden grubu olan sosyete, uygarlığımızda sevilecek bir nesne olmanın cinsel çekiciliğe sahip ve popüler olmak anlamlarına geldiğini belirten Fromm’un saptamasına örnek bir çevredir. Oysa Meryem, bu sığlıktan bıkmıştır. Bulunduğu çevrede kendi isteğiyle, yine de ayrı bir yerde durmuştur o zamana kadar. Hayatının kurallarını kendi belirlemiş ve uygulamıştır; ancak Meryem’in yalnızlığını ilk kez bir sorun olarak hissetmesinde ve bunun üstesinden gelme çabasında miladı nedir? Yaşadığı ilişkilerin bıraktığı kekremsi tat mı yoksa Sabahat Abla’ya “İçim bomboş, yüreğim zehir dolu” derken kendinde bir şeyin eksikliğini duyması mı? Bütün bu muhasebelere giriştiği günlerde karşısına yeni yetme, o günler için masumiyetini henüz yitirmemiş olan birinin çıkması mı? Bence hepsi birbirini tetikleyerek Meryem’in kendinde eksik olan bir yetiyi keşfetmesine ve böylece çocukluğundan kalan o boşluğu adlandırabilmesine neden olur. “Seversen bir şeyler kaybedeceğini, eksileceğini sanıyorsun” diyen Sabahat Abla, Meryem’e ondaki asıl eksikliği hatırlatır. Fromm edilgen değil, etken bir eylem olan sevmenin bir verme edimi olduğuna dikkat çeker. Bu edim, sevmeyi becerebilmek için uğraşan kişiden bir şey eksiltmez, tersine, onu çoğaltır. Oysa yaşadığımız düzen, birinin diğeri üzerinde egemenlik kurmasına dayalı bütün ilişki biçimlerinde olduğu gibi sevgiyi de kişileri tüketen bir nedene dönüştürmüştür. Çocukluğundan kalan boşluğu ve kayıplarını düşündüğümüzde Meryem’in korkusu anlaşılabilir. Üstüne, Fromm’un deyişiyle, otomatların “kişilik paketleri”ni birbirleriyle değiştirdikleri ve ucuza kapatma peşinde koştukları bir düzende bu korkular, o zamana kadar hep baskın gelmiştir. Bir davette komi olarak çalışan İsmail’in karşısına çıkması, Meryem’in duvarlarını ummadığı kadar hızlı bir biçimde yıkar.

Meryem, her şeyin tüketimin ve değiş tokuşun nesneleri hâline geldiği eski çevresinde İsmail’le ilişkilerinin yıpranacağının farkındadır ve bu yüzden birlikte Side’ye giderler. Tanıdık birilerine rastlayana kadar her şey yolundadır. Aralarında düzenin etiketlerinden, değer ölçütlerinden uzak bir ilişki kurulacak gibidir; ancak Meryem’in eski yaşamından Gönül, Tiraje ve onların erkek arkadaşlarıyla karşılaştıklarında İsmail, o çevrenin kurallarıyla tanışır. Gönül’le para karşılığında birlikte olan Ömer, ona Meryem’den ekonomik olarak nasıl istifade edeceğini anlatır. Masumiyetini kaybetmeden önce İsmail, Meryem’in kendindeki birini sevebilme gücünü fark etmesini, bu gücülün açığa çıkmasını sağlamıştır. Bu tümce, her ne kadar İsmail’i araç gibi konumlandırsa da o, anlatı boyunca Meryem için araç değil, amaç olmuştur. Meryem’in on dokuz, yirmi yaşlarında bir gençle ilişkisini duyan çevresi, onun ne yaptığını anlamaya çalışır. Side’de karşılaştığı bir arkadaşı, Tiraje’nin ya da Gönül’ün genç erkeklerle ilişkilerinin olmasına alışık olduklarını ama Meryem’in İsmail’le ilişkisini yadırgadıklarını söyler. Meryem, “Onların aradığını aramıyorum ki ben. Sevgi arıyorum sadece” diye karşılık verir. Bu kadar sevgisiz bir ortamda sevmeyi başarmak için uğraşmaktadır; fakat tam da arkadaşının dediği gibi sevmek, onu savunmasız bırakmıştır. İsmail’in karşısında önceden çevresinin ona paha biçmelerine neden olan bütün değerlerden uzak biri olarak var olup sevgiye ulaşmak ister. Evet, onunla kurduğu ilişkide sevilmeyi de bekler ama bir yandan kendi sevme becerisini geliştirir. Meryem’in İsmail’de sevdiği şey, kendi deyişiyle, “erkekliğin henüz kirletmediği masumiyeti”dir. İsmail’in o çevrenin kurallarının öğrenip benimsemesine kadar aralarında birinin diğerini araç olarak kullanmadığı bir ilişki kurulabilmiştir. Fromm’un ifadeleriyle aralarında eşitliğin sağlanma ihtimali ise Meryem’le İsmail’in değerlerinin birbirine ters yönde biçimlenmesiyle ortadan kalkar. İsmail, kendini satın alınacak bir nesne olarak görmeye başladığında Meryem, yollarının ayrılacağını hisseder. Sonunda İsmail değişerek Meryem’in kurmak için çabaladığı dünyayı tuzla buz eder.

“Bundan Böyle Gökyüzüne Çekinmeden Bakabilirsin…”

Anlatının sonunda Meryem’in kurtulmak istediği eski düzeni, kurmak istediği dünyaya galip gelir. İsmail, Meryem’den sevgisinin kanıtını nakdi olarak sunmasını ister. Fromm, bugünkü yaşamımızda gerçek sevginin az rastlanan bir olgu olduğunu, sevginin yerini yozlaşmış sevgi biçimlerinin doldurduğunu ileri sürer. Atıf Yılmaz, Meryem’in kendini kuşatan tüm değer ölçütlerinden sıyrılarak sevmeyi başarmak için uğraştığı öyküsünde sevginin bir ihtimal olarak bile kalmadığını anlatır. İsmail’den önce beraber olduğu Ferruh, yeniden karşısına çıktığında Meryem, “Meğer hep sahip olmuşsunuz bana. Kimse sahip çıkmamış” der. Bu sözü, bugünün sevgiye dayandığı varsayılan ilişki biçimlerinin mülkiyet ilişkisinden ibaret olduğunu ifşa eder. Ferruh, ilişkileri boyunca gösterişli ve pahalı hediyelerle Meryem’in ilgisine sahip olmayı amaçlamıştır. Temeldeki amacı ise her defasında birbirlerini tükettikleri cinsel birlikteliğin her seferinde bir defa daha yaşanmasıdır. Oysa Meryem, İsmail’le böyle bir ilişki kurmak istemez; çünkü amacı, Ferruh’la aynı değildir. İsmail’i satın alarak yaşayacağı bir ilişkinin onu mutlu etmeyeceğinin farkındadır. İsmail, bir gün Meryem’e harçlığını çıkarmak için güvercinlerini satmak zorunda kaldığını, sattığı güvercinlerin birkaç kez geri geldiğini ama sonunda istenmediklerini anladıklarında bir daha dönmediklerini anlatmıştır. “Şimdi ne zaman gökyüzüne baksam onlardan birini göreceğimi sanıyorum. Utanıyorum” der. Son karşılaşmalarında Meryem, İsmail’e “Bundan böyle gökyüzüne çekinmeden bakabilirsin. Artık orada güvercin görmeyeceksin” sözleriyle veda eder. İsmail, bir başkasına para karşılığında bir süreliğine kendini sunarken Meryem, sevgi gereksinimine neden olan yalnızlığı bertaraf edememiştir; ancak birini herhangi bir şeyin aracı olarak görmeden, dayatılan bütün ölçütlerden uzak bir biçimde sevmeyi başarabilmiştir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information