Sinemanın yarattığı olumlu etkileri aktarırken, bazen yerli bazen yersiz şekilde kullanılan şu cümleyi hemen hemen herkes duymuştur: "Sinema bir mucizedir!" Bu iddialı ifadenin altını dolduran olaylarından biri hâlihazırda yaşanıyor. Yönetmenler Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov, Makedonya'nın merkezinden geçen nehre odaklanan bir çevre belgeseli çekmek üzere gittikleri bölgede, Bal Ülkesi'nin ana kahramanı Türk asıllı Hatice Muratova'yla tanışıyorlar. Ölüm döşeğindeki yaşlı annesiyle ilgilenirken, bir yandan oldukça doğal yollarla arıcılık yapan bu kadının yaşamından çok etkilenen yönetmenler, filmlerinin yapısını bir kadına odaklanacak şekilde güncelliyorlar. Ve sonuçta ortaya Bal Ülkesi çıkıyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yılın başlarında Sundance Film Festivali'nde yapan ve burada üç önemli ödül kazanan yapım, geride bıraktığımız senenin en çok konuşulan filmlerinden biriydi. Filmin serüveni, hem En İyi Uluslararası Film hem de En İyi Belgesel dallarında Oscar adaylığı kazanılmasıyla devam ederken, Bal Ülkesi bunu başarmış ilk film olarak tarihteki yerini almış durumda. Tüm bunların küçük bir mucize olduğunu pekâlâ iddia edebiliriz. Bal Ülkesi: Baharı Beklerken Hem Tamara Kotevska hem de Ljubomir Stefanov'un ilk uzun metrajlı çalışması olan Bal Ülkesi, film boyunca kadrajdan oldukça az çıkan Hatice Muratova'nın çorak bir alanda yer alan bir tür keçi yolunda yürüdüğü, üst açından çekilmiş bir geniş planla açılıyor. Muratova'yı içinde yaşadığı doğanın bir parçası olarak konumlandıran bu planın ardından kamera adım adım ana karaktere yaklaşıyor ve sonunda onu bir taş oyuğunda arılarla ilgilenirken görüyoruz. Film tanıtım metinlerinden "Avrupa'nın son kadın arı avcısı" olarak anılan Muratova'ın gerçekleştirdiği pratikler, modern arıcılığın çok uzağında. Arılara çıplak elle temas eden adının kovanları da oldukça ilkel görünüyor. Bal Ülkesi'nin anları onun mesleki zorluklarını tekrar getiriyor. Bu zorlu işlemlerin ardından gelen sahne onun mücadele ettiği ikinci cepheyi de seyircilere aktarıyor. Kendisi de gençlik yıllarını geride bırakmış olan Muratova'yı ölüm döşeğindeki annesiyle ilgilenirken görüyoruz söz konusu sahnede. Film boyunca benzerlerini izleyeceğimiz bu sahnelerde, Muratova'yı genelin aksine iç mekânda görüyoruz. Doğanın içinde, doğa ile, doğa sayesinde hayatına devam eden kadın, annesiyle ilgilendiği ve filmin en mahrem anları olarak niteleyebileceğimiz bu sahnelerde, doğadan uzaklaşıyor bir bakıma. Çok büyük bölümü dış mekânda çekilen Bal Ülkesi'nin görsel dilinde de bir kırılma yaratıyor bu sahneler. Dışarıda, önce bal üretmek, sonra da kendi çabasıyla ürettiği bu balı yine kendi çabasıyla şehirde satmaya çalışan Hatice Muratova'nın bu eylemlerini mesleki bir çaba olarak nitelersek, derme çatma evlerinin içinde annesiyle ilgilendiği zamanlar da yaşamın, yaşam ve ölümün döngüsüne dair bir çaba olarak tanımlanabilir. Tüm bunlar ilk anda oldukça zor bir hayata işaret ediyor olsa da Hatice Muratova bunlarla baş edebilecek kadar güçlü bir kadın. Fakat onun yaşadığı ve arıcılık yaptığı alana göçebe bir ailenin gelmesiyle bu düzen ciddi anlamda sarsılıyor. Her ne kadar bu ailenin üyeleriyle, özellikle de çocuklarıyla sıcak ilişkiler kurmaya çalışsa da, "misafirlerin" arıcılık konusundaki agresif tavrı, ana karakterin hayatını da zorlar hâle geliyor bir noktadan sonra. Zira filmin ilk karesinden itibaren doğa ile bir tür ortaklık kurmaya çalışan Muratova'nın aksine bu aile, doğa üzerinde bir hâkimiyet kurma çabası içerisinde görünüyor daha çok. Bu üç yönlü hayat kavgası içinde Muratova'yı hiçbir noktada -en azından isyan ederken, olan bitene lanet okurken görmüyoruz. Yönetmen ikilisinin kadrajına her zaman hayat dolu, sürdürmek zorunda olduğu…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Bal Ülkesi, çok güçlü bir kadın karakterin, ziyadesiyle zorlu hayatına geniş bir perspektiften bakarken sinemanın gücünü sonuna kadar zorlamak yerine, olabildiğine minimal bir sinema dili yakalamayı başarıyor. Tam da bu noktadan gerçeğe, hayata oldukça yakın bir tat tutturuyor.

Kullanıcı Puanları: 4.54 ( 17 oy)
70

Sinemanın yarattığı olumlu etkileri aktarırken, bazen yerli bazen yersiz şekilde kullanılan şu cümleyi hemen hemen herkes duymuştur: “Sinema bir mucizedir!” Bu iddialı ifadenin altını dolduran olaylarından biri hâlihazırda yaşanıyor. Yönetmenler Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov, Makedonya’nın merkezinden geçen nehre odaklanan bir çevre belgeseli çekmek üzere gittikleri bölgede, Bal Ülkesi’nin ana kahramanı Türk asıllı Hatice Muratova’yla tanışıyorlar. Ölüm döşeğindeki yaşlı annesiyle ilgilenirken, bir yandan oldukça doğal yollarla arıcılık yapan bu kadının yaşamından çok etkilenen yönetmenler, filmlerinin yapısını bir kadına odaklanacak şekilde güncelliyorlar. Ve sonuçta ortaya Bal Ülkesi çıkıyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yılın başlarında Sundance Film Festivali’nde yapan ve burada üç önemli ödül kazanan yapım, geride bıraktığımız senenin en çok konuşulan filmlerinden biriydi. Filmin serüveni, hem En İyi Uluslararası Film hem de En İyi Belgesel dallarında Oscar adaylığı kazanılmasıyla devam ederken, Bal Ülkesi bunu başarmış ilk film olarak tarihteki yerini almış durumda. Tüm bunların küçük bir mucize olduğunu pekâlâ iddia edebiliriz.

Bal Ülkesi: Baharı Beklerken

Hem Tamara Kotevska hem de Ljubomir Stefanov’un ilk uzun metrajlı çalışması olan Bal Ülkesi, film boyunca kadrajdan oldukça az çıkan Hatice Muratova’nın çorak bir alanda yer alan bir tür keçi yolunda yürüdüğü, üst açından çekilmiş bir geniş planla açılıyor. Muratova’yı içinde yaşadığı doğanın bir parçası olarak konumlandıran bu planın ardından kamera adım adım ana karaktere yaklaşıyor ve sonunda onu bir taş oyuğunda arılarla ilgilenirken görüyoruz. Film tanıtım metinlerinden “Avrupa’nın son kadın arı avcısı” olarak anılan Muratova’ın gerçekleştirdiği pratikler, modern arıcılığın çok uzağında. Arılara çıplak elle temas eden adının kovanları da oldukça ilkel görünüyor. Bal Ülkesi’nin anları onun mesleki zorluklarını tekrar getiriyor. Bu zorlu işlemlerin ardından gelen sahne onun mücadele ettiği ikinci cepheyi de seyircilere aktarıyor. Kendisi de gençlik yıllarını geride bırakmış olan Muratova’yı ölüm döşeğindeki annesiyle ilgilenirken görüyoruz söz konusu sahnede. Film boyunca benzerlerini izleyeceğimiz bu sahnelerde, Muratova’yı genelin aksine iç mekânda görüyoruz. Doğanın içinde, doğa ile, doğa sayesinde hayatına devam eden kadın, annesiyle ilgilendiği ve filmin en mahrem anları olarak niteleyebileceğimiz bu sahnelerde, doğadan uzaklaşıyor bir bakıma. Çok büyük bölümü dış mekânda çekilen Bal Ülkesi’nin görsel dilinde de bir kırılma yaratıyor bu sahneler. Dışarıda, önce bal üretmek, sonra da kendi çabasıyla ürettiği bu balı yine kendi çabasıyla şehirde satmaya çalışan Hatice Muratova’nın bu eylemlerini mesleki bir çaba olarak nitelersek, derme çatma evlerinin içinde annesiyle ilgilendiği zamanlar da yaşamın, yaşam ve ölümün döngüsüne dair bir çaba olarak tanımlanabilir. Tüm bunlar ilk anda oldukça zor bir hayata işaret ediyor olsa da Hatice Muratova bunlarla baş edebilecek kadar güçlü bir kadın. Fakat onun yaşadığı ve arıcılık yaptığı alana göçebe bir ailenin gelmesiyle bu düzen ciddi anlamda sarsılıyor. Her ne kadar bu ailenin üyeleriyle, özellikle de çocuklarıyla sıcak ilişkiler kurmaya çalışsa da, “misafirlerin” arıcılık konusundaki agresif tavrı, ana karakterin hayatını da zorlar hâle geliyor bir noktadan sonra. Zira filmin ilk karesinden itibaren doğa ile bir tür ortaklık kurmaya çalışan Muratova’nın aksine bu aile, doğa üzerinde bir hâkimiyet kurma çabası içerisinde görünüyor daha çok.

Bu üç yönlü hayat kavgası içinde Muratova’yı hiçbir noktada -en azından isyan ederken, olan bitene lanet okurken görmüyoruz. Yönetmen ikilisinin kadrajına her zaman hayat dolu, sürdürmek zorunda olduğu mücadeleden keyif damıtmayı bir şekilde başaran bir kadın olarak giriyor. Fakat Kotevska-Stefanov ikilisinin yaklaşımı hiçbir noktada ilginç bir özneye denk gelmiş ve ondan alabileceği her şeyi almak için inat eden bir tutuma yaklaşmıyor. Aksine, kabaca, kadraja girene minimum düzeyde müdahale etmeyi amaçlayan cinéma vérité anlayışını andırıyor. Bu bağlamda Bal Ülkesi’nin bir tanıklık hissiyatı yarattığını söyleyebiliriz. Velhasıl bu tanık olma durumu, gerek anlatının geniş bir zaman dilimine yayılması, gerek kamera önünde gerçekleşenlerin gittikçe karmaşık bir hâl alması, gerekse de Muratova’nın etkileyici derecede güçlü kişiliği sebebiyle minimal bir düzeyde kalmıyor; filmin genel sinema anlayışının da ötesine geçerek büyük ve görkemli bir anlatıya doğru evriliyor. Bal Ülkesi’nin asıl gücü de buradan geliyor esasen. Çok güçlü bir kadın karakterin, ziyadesiyle zorlu hayatına geniş bir perspektiften bakarken sinemanın gücünü sonuna kadar zorlamak yerine, olabildiğine minimal bir sinema dili yakalamayı başarıyor. Tam da bu noktadan gerçeğe, hayata oldukça yakın bir tat tutturuyor.

Kuzey Makedonya’nın ücra bir köşesinde, en ilkel koşullarda arıcılık yaparak hayatına devam ederken, ömrünün sonuna yaklaşan annesine destek olmak başlı başına büyük bir iş. Hatice Muratova’da bunların altından kalkabilecek kadar güçlü bir kadın. Fakat hayat her zaman en uygun şartları sunmuyor. Mevsim bazen kışa da dönüyor; baharı beklemek kaçınılmaz oluyor. Tıpkı bizzat Muratova’nın da ifade ettiği, Bal Ülkesi’nin incelikle kayda aldığı gibi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information