Önceki Sayfa3 / 3Sonraki Sayfa

Paris Komünü’nden Günümüze Toplumsal Hareketler ve Belgesel Sinema

Direniş hareketleri ya da toplumsal hareketler, toplumsal isyanlar insanlık tarihinin başından beri süreklilik arz eder. Ezilen, baskı gören, emeği sömürülen, yaşadığımız çağda neoliberal politikalar sebebiyle kendine yabancılaşmış, totaliter hükümetlerce denetim altında tutulmaya çalışılan toplumların, iktidara ve sisteme yönelik isyan hareketleri günümüzde yoğun bir şekilde devam etmektedir. Kimi zaman devrimler yoluyla devrilen iktidarlar, kimi zaman da direniş hareketlerinin yoğunluğuyla reforma uğratılmış ve bu eylemler sonucunda birçok kazanım elde edilmiştir. 1789 yılında Fransa’da yaşanan burjuva devrimi ve mutlak monarşinin yerini cumhuriyetçiliğe bırakması, kendinden sonra gelecek birçok devrime esin kaynağı olmuş ve halkları cesaretlendirmiştir.

Çok çeşitli olan direniş biçimleri, genel olarak pasif direniş (Gandhi Yöntemi) ve sivil itaatsizlik eylemleri olarak ikiye ayrılabilir. Bu yöntemlerden pasif direniş biçimi, hiçbir şekilde şiddet olaylarını desteklemez; yani otoriteye karşı şiddet içermeyen türde bir direniş taktiğidir. “Pasif Direniş, 1930’lar ve 1940’larda Mahatma Gandhi’nin Hindistan’da Britanya yönetimine karşı kampanyasıyla öncülüğünü yaptığı, otoriteye karşı şiddet içermeyen bir direniş taktiğidir.” (Marshal, 1990, s:581). Sivil itaatsizlik eylemleri ise pasif direnişten farklı olarak şu şekilde tanımlanır: “Sivil itaatsizlik terimi, dar anlamıyla, bir topluluğun tümünün veya bir kısmının, hükümet politikalarını şiddete dayanmayan yollarla değiştirme çabası içinde, devletin yasaları ve düzenlemelerine uymayı ya da vergi vermeyi reddetmesi için kullanılır.” (Marshal, 1990, s: 662). Fakat sivil itaatsizlik eylemlerinin tanımdan da çıkarılabileceği üzere hükümet politikalarını ‘şiddete dayanmadan değiştirme çabası’ içerisinde bulunması, onun şiddete gereksinim görmeyeceği anlamını taşımaz. “Pasif direnişten farklı olarak sivil itaatsizlik, daha genel bir kapsamda, kolektif bir protestonun başka (bazen şiddete dayalı) biçimlerine (ayaklanmalar gibi) kayabilir; bu yüzden bu fenomen için kesin sınırlar belirlemek kolay olmayabilir.” (Marshal, 1990, s:662). Bu yazı çerçevesindeki direniş hareketlerinin çoğu sivil itaatsizlik eylemi örnekleridir, çünkü sivil itaatsizlik ilk olarak direnme/direniş ile başlar.

“Gerçekten de toplumların tarihinin ilk zamanlarından itibaren çok farklı direniş biçimleri, çatışmalar, başkaldırılar, isyanlar toplumsal hayattan hiçbir zaman eksik olmamıştır. Gerek yönetenler arasında meydana gelen çatışmalardan, gerek yönetilenlerin, ezilenlerin toplumsal durumlarından kaynaklanan çok farklı direniş biçimleri, insanların hayatlarında önemli değişikliklere yol açmış, insanlık tarihinde etkili olmuştur. Eylemler, isyanlar, devrimler gibi çeşitli direniş örüntüleri, farklı zaman ve mekanlarda değişik hal ve biçimler alsa da ‘yaşanılan tarih’te hep var olmuşlardır.” (Çetinkaya, 2008, s:15). Bu direniş eylemlerinin çoğunun ilk olarak büyük kentlerde ortaya çıkıp, sonrasında bütün dünyayı sarmaya başlaması, dünya genelindeki tektipleşmiş, otoriter iktidarlara ve özünde de sistemin kendisine yöneliktir. Kentleşme olgusunun sermaye birikimi için yüksek derecede önem teşkil etmesi; sermaye sahiplerinin rant uğruna ekolojik dengeyi bozguna uğratmaları, eski pasajların yerlerini alan devasa alışveriş merkezlerinin kurulması, halka ait olan ‘kamusal alan’ların birer birer yok edilmeye başlanması, vb. sonuçları meydana getirmiş, böylece ilk ayaklanmalar kentlerde ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar gelen bu süreci antropolog ve sosyal kuramcı David Harvey şöyle özetler: “Kent menşeli sınıf mücadeleleri hayret verici bir tarihe sahiptir. Paris’te 1789’dan, 1830’a ve 1848’e, ve oradan da 1871 Komünü’ne dek birbiri ardına sıralanan devrimci hareketler 19. yüzyıldaki en bariz örneği oluşturur. Daha sonraki hadiseler arasında, Petrograd Sovyeti, 1927 ve 1967 Şanghay Komünü, 1919 Seattle Genel Grevi, Barselona’nın İspanyol İç Savaşı’nda oynadığı rol, 1969 Cordoba Ayaklanması, ve 1960’larda ABD genelinde baş gösteren kentsel ayaklanmalar, 1968’in kent temelli hareketleri (Paris, Chicago, Mexico, Bangkok, ‘Prag Baharı’ tabir edilen hareket ve aynı sıralarda İspanya’da Franco karşıtı hareketin ön saflarında yer alan Madrid mahalle derneklerinin yükselişi) sayılabilir. Daha yakın dönemde ise, 1999’da Seattle’daki küreselleşme karşıtı gösterilerde bu daha eski mücadelelerin yankılarına tanık olduk. Bunu Quebec’te ve pek çok başka şehirde gerçekleşen ve geniş çaplı bir alternatif küreselleşme hareketinin parçası olan benzer protestolar izledi. Yine çok kısa bir süre önce, Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda, ABD’nin Wisconsin eyaletine bağlı Madison şehrinde, Madrid’deki Puerto Del Sol ve Barselona’daki Plaza Del Sol ile Plaza de Catalunya ve Atina’nın Sintagma Meydanı’nda kitlesel protesto hareketlerine tanık olduk; bunların yanı sıra Mexico’nun Oaxaca eyaleti, Bolivya’nın Cochabamba (2000, 2007) ve El Alto (2003, 2005) bölgeleri devrimci hareketler ve ayaklanmalara; Buenos Aires (2001-2002) ve Şili’nin Santiago şehri de ( 2006, 2011) içeriği farklı olmakla birlikte diğerleri kadar önemli siyasi patlamalara sahne oldu. Burada rol oynayan etken, tarihin gösterdiği gibi, sadece tekil kent merkezleri değildir. Birçok vakada başkaldırı ve ayaklanma ruhunun kentsel şebekeler üzerinden adeta bulaşıcı bir virüs biçiminde yayılması dikkat çekicidir. 1848’in devrimci hareketi her ne kadar Paris’te ortaya çıktıysa da, başkaldırı ruhu Viyana, Berlin, Milan, Budapeşte, Frankfurt ve daha nice Avrupa kentine yayılmıştı. Rusya’daki Bolşevik Devrimi’ne Berlin, Viyana, Varşova, Riga, Münih ve Torino’daki işçi konseyleri ve ‘sovyet’lerin oluşumu eşlik etmişti. Tıpkı 1968’de Paris, Berlin, Londra, Mexico, Bangkok, Chicago ve sayısız diğer şehirde yaşanan -ve bazılarında şiddet kullanılarak bastırılan- ‘öfke günleri’ gibi.” (Harvey, 2013, s:171-172).

1848 yılında yaşanan ayaklanmaların etkisiyle 1871 yılında Paris’te oluşan komün, direniş hareketleri tarihinde, kent ayaklanmalarına verilebilecek en güzel örneklerden biridir. İki ay boyunca iktidarda kalmış bu yerel yönetim, kendinden sonra gelen birçok ayaklanmaya da esin kaynağı olmuştur. 1848 sonrası Napolyon Bonaparte’ın, bayındırlık bakanlığı görevine getirdiği Haussmann’ın kentsel altyapıyı düzenleme amacıyla Paris’i yeniden inşa etme çalışmaları sonucunda devasa büyüklükte şehir meydanları, geniş caddeler ortaya çıktı fakat halkın ‘şehir hakkı’ ellerinden alınmıştı. Birkaç yıl sonra finans sistemi ve kredi yapılarının çökmesiyle Haussmann’ın yetkileri elinden alınmış ve Bismark Almanyası’na savaş açan devletin bu savaşı kaybetmesiyle “bunu takip eden boşluğun içinden kapitalist şehir tarihinin en önemli devrimci anlarından biri olan Paris Komünü doğdu. Komün, kısmen Haussmann’ın yerle bir ettiği şehir hayatına duyulan özlemden (1848 devriminin gölgeleri) ve Haussmann’ın faaliyetleri nedeniyle mülksüzleşen grupların şehri geri alma arzusundan yoğrulmuştu.” (Harvey, 2013, s:49). İlk olarak Henri Lefebvre tarafından 1960’lı yıllarda kullanılan ‘kent ya da şehir hakkı’ kavramı direniş hareketleri açısından mutlak anlamda önemli bir yere sahiptir, çünkü en büyük kamusal alanlardan biri olan sokakların, meydanların iktidar sahipleri tarafından, herhangi bir halk ayaklanması yaşanmaması için dönüşüme uğratılmaya başlanması ya da şehrin doğal yapısını bozacak türden yapılanmalara gidilmesi, tek tek bireylerin oluşturduğu toplumların da dönüştürülmesi ve o şehirde yaşayan insanların da doğal yapısının bozguna uğratılması anlamını taşımaktadır. Özellikle kent sosyolojisi alanında çalışmaları olan Robert Park’ın da söylediği gibi “kent insanın içinde yaşadığı dünyayı daha çok gönlüne göre yeniden yapmada en başarılı girişimidir. Ama eğer kent insanın yarattığı dünyaysa bundan böyle orada yaşamaya mahkûm olduğu dünyadır da. Böylece dolaylı yoldan ve görevinin doğasına dair hiçbir açık algısı olmadan kenti yaparak insan kendini yeniden yapmıştır.” (Park, 1967, s:3). Kent olgusunun, insanın kendini yeniden ürettiği mekan olması düşüncesi sebebiyle, ilk olarak kentleri sahiplenmeye ve korumaya çalışan toplumların direniş hareketlerinin de kentlerden doğması doğal gözükmektedir. Zaten Lefebvre’e göre de “kent hakkının amacı kentsel mekânın kontrolünü iktidar ve sermayeden alıp kentte yaşayanlara aktararak kentsel mekânın temelini oluşturan güç ilişkilerini yeniden yapılandırmaktır. Bu nedenle de Lefebvre, kentlerde hâkim sınıf tarafından üretilen sosyal, ekonomik ve politik düzene karşı koymak için bireylerin kolektif eylemler oluşturabilme kapasitesine işaret etmektedir ve bu bağlamda kent hakkını, bir haykırış ve talep olarak tanımlamaktadır.” (Sadri, 2011, s:49). “Lefebvre, özellikle 1965’te yayımlanan (kısmen Sitüasyonistlerin bu konudaki tezinden mülhem) The Paris Commune ( Paris Komünü) çalışmasının ardından, devrimci hareketlerin çoğunlukla, hatta daima bir kentsel boyutu olduğunu pekala anlamıştı. Bu konum onun, fabrika merkezli proletaryanın devrimci dönüşümün lokomotif gücü olduğuna inanan Fransız Komünist Partisi’yle ters düşmesine yol açtı. Marx’ın Kapital’inin yüzüncü yılını şehir hakkı üzerine bir risaleyle kutlayan Lefebvre, Paris Komünü’ne kendi tarihi içerisinde merkezi bir statü atfederek onu efsaneleştirmekle birlikte, devrimci strateji içerisinde şehre hiçbir zaman pek önem vermemiş olan alışılageldik Marksist düşünceye meydan okuma niyetiydi kuşkusuz.” (Harvey, 2013, s: 33-34). Şehir hakkı kavramının, günümüzde yaşanan direniş hareketlerinde ciddi derecede önem teşkil etmesi de, kavramın artık iyice özümsenmiş olduğunun belirtisi olabilir.

Paris Komünü’nden, 1917 Ekim Devrimi’ne oradan Meksika’ya, Şili’ye, Bolivya’ya, Çin’e, Hindistan’a, 1968’in kasıp kavuran ruhuna, Küba’ya, 1989 Almanya’sına, Prag Baharı’na, Ukrayna’ya, Ortadoğu’ya, Arap Baharı’na, Wall Street işgal hareketlerine, Yunanistan’a, İspanya’ya, Brezilya’ya, Türkiye’de yaşanan Haziran Direnişi’ne, vb. tüm dünyada dalga dalga yayılan; haksızlıklara, sisteme, baskıcı iktidarlara, küreselleşen sermayeye yönelik direnişe geçen toplumlar, sivil itaatsizlik eylemleri örneği verdiler. Bu eylemler bazen şiddet yoluyla devrimle sonuçlandı, bazense iktidarların kolluk kuvvetleri tarafından şiddetle bastırıldı. “Fransa ve İtalya’da proleter iktidarı; Çekoslovakya ve Polonya’da sosyalist demokrasi; Vietnam, Angola, Mozambik, Gine, Güney Afrika ve Filistin’de ulusal kurtuluş; Portekiz ve Pakistan’da demokratik devrimler; Latin Amerika’nın her tarafında Fidel Castro’yla Che Guevara’nın esinlendirdiği silahlı mücadeleler; kadınlar için eşit haklar, herkese cinsel özgürlük ve baskıcı bir toplumsal ve cinsel düzenin payandasını oluşturan arkaik hukuksal yasaların yürürlükten kaldırılmasını talep eden yeni toplumsal hareketler.” ( Ali, 2008, s:22).

Tüm bu direniş hareketleri elbette ki sinemayı da etkiledi. Özellikle 1960’lı yılların direniş ruhunun şekillendirdiği filmler, günümüzde de aynı etkiyi göstermektedirler. Toplumsal bellekleri diri tutarak ve gerçekleri manipüle etmeden anlatarak yapılan pek çok film, bu toplumsal hareketleri de etkilemiş ve bir anlamda yeni toplumsal hareketlerin gelişmesinde esin kaynağı olmuştur. Türkiye’de yaşanan Haziran Direnişi boyunca herkesin diline dolanan ‘aynı o filmdeki gibi’ cümlesi de sinemanın görsel hafızayı ne denli etkilediği ve böylece toplumsal bellek oluşumuna sağladığı katkının bir tür göstergesi durumunda. Aynı durumu Tarık Ali şu şekilde anlatıyor: “Bu kargaşadan yeni bir sinema da doğmuştu; bu sinemacılar arasında Godard, Pasolini, Fassbinder, Pontecorvo ve Costa Gavras, Agnes Varda, Mrinal Sen, Glauber Rocha ve Ken Loach’u sayabiliyorduk.” (Ali, 2008, s:22). Elbette ki bu liste fazlasıyla uzatılabilir: Peter Watkins’in 1971 yapımı Punishment Park (Ceza Parkı) ve 2000 yapımı kurmaca-belgesel türündeki filmi La Commune (Paris Komünü), Gillo Pontecorvo’nun 1966 yılı yapımı başyapıtı La Battaglia Di Algeri (Cezayir Savaşı), Fernando Solanas’ın Getino ile birlikte çektikleri 1968 yapımı La Hora De Los Hornos (Fırınların Saati) belgeseliyle yazdığı ‘üçüncü sinemaya doğru’ manifestosu, Chris Marker, Jean-Luc Godard, Joris Ivens, William Klein, Claude Lelouch, Alain Resnais ve Agnes Varda gibi yönetmenlerin katılımıyla çekilen 1967 yapımı Vietnam Savaşı’na karşı bir protesto olarak çektikleri Loin du Vietnam (Vietnam’dan Uzakta) belgeseli, Chris Marker’ın daha sonra Groupe Medvedkin kolektifiyle birlikte çektiği belgeseller, Godard ve Gorin’in temellerini attıkları Dziga Vertov Grubu ile çektikleri direniş ruhunu yansıtan filmleri, Joris Ivens’ın özellikle Vietnam Savaşı’na odaklanarak yaptığı belgeselleri; günümüzde yaşanan Wall Street’i işgal hareketlerini anlatan 2013 yapımı Audrey Ewell ve Aaron Aites’in girişimleriyle hazırlanan 99% ( The Occupy Wall Street Collaborative Film) belgeseli, Mısır’da yaşanan devrim üzerine üç yönetmenin birlikte çektiği 2013 yapımı Tahrir 2011: İyi, Kötü ve Politikacı belgeseli ve tabii ki Emin Özmen’in Gezi Tanıklığı belgeseli gibi direnişi ve toplumsal hareketleri anlatan filmler ve belgeseller görsel hafızaları canlı tutmaya yardımcı olmakta ve sanatın toplumsal görevini icra etmektedir. Umudunu yitirmeye başlamış tüm toplumlara ve topluluklara ilham vermesi dileğiyle…

Kaynakça:

Engin Ayça – Belgesel Üzerine

Bülent Vardar – Belgesel Sinemacı Bir Misyoner Midir?

Edward Hallett Carr – Tarih Nedir?

Paul Rotha – Belgesel Sinema

Esen E. Coşkun – Dünya Sinemasında Akımlar

Jan Assmann – Kültürel Bellek

Enis Rıza Sakızlı – Belgesel Sinema Üzerine Tartışma Başlangıcı Olarak Notlar

Ünsal Oskay – Belgesel Sinema, Ampirik Algılama ve ‘Büyük Balık Küçük Balığı Yer’ Dedirten Globalleşmenin Kültürü

Gordon Marshal – Sosyoloji Sözlüğü

Y. Doğan Çetinkaya – Toplumsal Hareketler

David Harvey – Asi Şehirler (Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru)

Robert Park – On Social Control and Collective Behavior

Hossein Sadri – Kadınların Kent Hakkı

Tarık Ali – 1968 ve Sonrası: Devrimin İçinde

Önceki Sayfa3 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information