Kısa filmleriyle dikkat çeken Berkay Hasbay ile üzerinde çalıştığı, başrolünde Robert Knepper’ın oynayacağı ilk uzun metrajını ve kariyer yolculuğunu konuştuk.

Ecem Şen: Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz? İlk uzun metrajınıza giden süreçte hangi yollardan geçtiniz ve sizi bu noktaya getiren ne oldu?

Berkay Hasbay: Ben Berkay Hasbay. Kısa film, müzik video klibi ve reklam filmi yönetmeniyim. Yönetmenliğini yaptığım üç kısa film, dört reklam filmi, üç müzik video klibi var. Şimdi de uzun metrajımın hazırlık aşamasındayım. Ne Gerekiyorsa isimli uzun metraj projemi 2019 yılının Eylül ayında yazmaya başladım. Fakat bu süreçte yalnız değildim, çok fazla arkadaşım destek oldu bana aslında. Hepsine buradan tekrar teşekkür ederim bana ve projeye olan inançları, destekleri için. Benim yanımda, ana hatta olan iki isim var bu projede aslında. Utkan Olcay ve Onat Bulut fikir sürecine oldukça fazla emek verdi. İlk başta “Çok zeki bir karakterin hikâyesini anlatmak istiyorum.” dedim Onat’a. Avukatlık mesleği çıktı önümüze o noktada. Biz “dahi bir avukat” karakteri yaratmaya çalışırken çok üzücü bir haber aldı tüm Türkiye. Neslican Tay vefat etti. “Kaybedeceğim belki ama en azından savaşırken kaybedeceğim.” demişti Neslican. Neslican’ı sürekli takip ediyordum ve vefatı beni çok etkilemişti. O, aslında son  zamanlarda körelmiş olan savaşma cesaretimi ortaya çıkardı bu sözüyle. Neslican’ın tedavi sürecini ve ölüm sebebini araştırırken tarayıcı sekmelerinin sayısını artık sayamadığım bir gece vaktinde çok derin bir alanda buldum kendimi: Onkoloji ilaçları. Çok fazla okuma yaptım onlarla ilgili. Bu ilaçların fiyatlarının çok yüksek olduğunu ve hatta bazı ilaçlara ulaşmanın çok güç olduğunu öğrendim yaptığım okumalar sonucunda. Takip eden günlerde senaryomun başına oturduğumda “Dahi bir avukat, onkoloji ilaçlarıyla alakalı bir problemi nasıl çözebilir?” şeklinde bir soru oluştu zihnimde. O sıralarda Onat’ın kişisel projeleri yoğunlaştı ve senaryo sürecinden uzaklaşmak durumda kaldı. Yardımıma eski dostum Utkan yetişti. Kendisinin inanılmaz yetenekli bir yazar olduğunu düşünürüm ben. Tüm odağını ve zamanını, yazmaya başladığım proje üzerine yerleştirdi Utkan. Kısacası “ne gerekiyorsa” yaptı senaryonun devam edebilmesi için.

Yazım işlemi şöyle ilerledi hep: Ben bilgisayar başına oturup saatlerce yazıyordum daha sonra çıkan bölümleri arkadaşlarıma okutuyordum. Salonda uzun uzun tartışıyorduk yazdıklarım hakkında. Hatta büyükçe bir beyaz tahta da aldım daha sonra, bu tartışmalarda çıkan konuları derleyebilmemde faydası dokunsun diye. Salonda yaşanan hararetli beyin fırtınaları sonrasında onlar kendi fikirlerini sunuyorlardı bana teker teker. Onların fikirleri ile kendi fikirlerimi harmanlayıp bilgisayar başına geçiyordum tekrar. Arkadaşlarımın bu iş üzerindeki emeklerinin sürekli olarak altını çiziyorum çünkü dahi bir karakter duruyor şu anda önümüzde, tamamen orijinal hem de. Böyle bir karakter oluşturmak istediğiniz zaman ondan daha zeki olmak zorundasınız ve bunu da tek başınıza yapamazsınız.

“Dahi bir avukatın onkoloji ilaçları üzerinden büyük bir yolsuzluk ağı kurmuş olan ANKA şirketi ile mücadelesini” anlattım filmde. “Ne gerekiyorsa” yapan bir avukatın hikâyesi. (Sanırım bu kalıbı çok sık kullanacağım gelecekte de). 2019 yılının Aralık ayının sonunda elimde ilk draft‘ım vardı. Kahramanın sonsuz yolculuğu grafiğine oturtulmuş, 10’luk bloklar hâlinde yazılmış, labirenti andıran bir kronolojiye sahip nitelikli bir iş çıktı ortaya.

Uzun metraj yapmak istediğiniz zaman önünüzde birkaç seçenek beliriyor. Bağımsız filmler ve gişe filmleri olarak iki yapıya ayrılır uzun metrajlar Türkiye’de. “Bu ikisini birleştireyim ben” düşüncesi hâkimdir bende hep. Yazım süreci içerisindeyken “yolsuzluğun başındaki ANKA şirketinin sahibini kim oynayabilir?” diye de düşünmeye başladım çünkü gişe tarafında bu nokta önem kazanıyordu. Belki bu çok sonra yapılacak bir işti. Yani oyuncu seçiminden bahsediyorum. Daha senaryoyu bitirmemiştim bile hatta o tarihlerde, yeni başlamıştım yapıyı oluşturmaya. Ve Robert Knepper’la konuştum. Robert Knepper’ı Prison Break dizisinden T-bag (Theodare Bagwell) karakteriyle tanır aslında herkes.

Ecem Şen: Robert Knepper’la iletişime geçme süreciniz nasıl ilerledi?

Berkay Hasbay: Açıkçası kendisine Instagram’dan yazdım. (Gülüşmeler) Neden Robert? Bilmiyorum. Gerçekten çok uygun olduğunu düşünüyorum hikâyemize.

Ecem Şen: Neden Türkiye’den bir oyuncu düşünmediniz?

Berkay Hasbay: Ne Gerekiyorsa, yapısı bakımıyla Amerikanvari olarak adandırabileceğimiz bir film. Türk kültürüyle harmanlanmış Amerikanvari bir yapısı var yani. Bu filmi Amerika’da bir sinemaya gittiğinizde de izleyebilirsiniz Türkiye’de bir sinemaya gittiğinizde de. Bu sebeple, filmin Amerikanvari tarafını desteklemesi için uluslararası bir oyuncunun oynamasını istedim antikahraman karakterimizi. Ayrıca hikâyedeki “yolsuzluğu yapan şirketin sahibi” de Amerikalı bir adam. Bu yüzden Robert Knepper’a yazdım Instagram’dan. Müthiş bir şans, Robert bana cevap verdi. 2017’de en son postunu atmış. Ben 2019 Eylül ayının sonlarında yazdım ona. Robert ise bana Ekim’in ortası gibi cevap verdi. Sabah 04:00 civarıydı. Ben unutmuşum bile nerdeyse yazdığımı. Yazarken pek umudum yoktu ama şansımı da denemek istemiştim. Birkaç ay boyunca filmin nasıl olacağını, benim ne yaptığımı, hikâyedeki gelişmeleri konuştuk. Ben kendimi, yaptıklarımı da anlattım tabii. Kısa filmler, ödüller, reklam filmleri vs… Tretmanı okuduktan sonra “Tamam” dedi, Ocak 2020 gibi senaryoyu istedi benden. Henüz senaryoyu çevirememiştik çünkü yeni draft‘lar ortaya çıkmaya, proje gelişmeye devam ediyordu o sıralarda. Yine arkadaşlarım yetişti yardımıma. Doruk Öztürk senaryoyu aldı benden, kısa bir süre içerisinde çevirdi. Robert’a senaryoyu yolladım. Bir hafta içerisinde döndü bana, okumuştu. İşi beğendi ve  menajerinin e-posta adresini verdi. Menajerine mail attım ve artık koşulları, şartları, işin nasıl olacağını, setin kaç gün süreceğini, çekim takvimimizi konuşmaya başladık. Bana birim olarak bakıldığında çok yüksek olmayan fakat kur farkı düşünüldüğünde göze yüksek gelen bir teklif verdiler. Dolar üzerinden tabii. (Gülüşmeler) Gerçekten birim olarak oldukça düşük bir miktar teklif ettiler. Sanıyorum ki bu mütevazi teklifi vermesinin sebebi, ilk başta kendimi bağımsız film yönetmeni olarak tanıtmış olmamdı Robert’a. O sebeple de Robert bana destek olmak istedi sembolik bir bütçe karşılığında.

Şu sıralarda film için finansal kaynak arıyorum. Açıkçası Robert ile sabit kur anlaşması yapmadık ve her geçen gün Robert’ın kaşesi artıyor. Biraz daha beklersem Robert’tan vazgeçmek zorunda kalabilirim. (Gülüşmeler)

Ecem Şen: Yapım sürecinde ne aşamadasınız peki?

Berkay Hasbay: Senaryonun herhâlde yirminci draft‘ı falandır şu an elimdeki. Benim mottom şuydu: Ekşi Sözlük’te, “Ne Gerekiyorsa Filmindeki Saçmalık” gibi bir başlık/entry ile karşılaşmamalıyım. Ekşi Sözlük derken söylemek istediğim şu kıstas aslında: Filmi gerçekten düşünerek izleyen insanlar mantık hataları sebebiyle filmden, filmin akışından kopmasın. Sürekli bunu göz önünde tuttum, bunun kaygısını hissettim senaryoyu yazarken. Artık yapımcısını arıyor bu film. Ben elimden gelenin fazlasını koydum ortaya. Bir yıl boyunca yalnızca bu filme verdim kendimi, hatta sağlığımı… O sebeple ki eyleme geçmek zorunda hissediyorum kendimi şu anda. Artık bu işe para yatıracak ve para kazanacak kişiyi bulmak zorundayım. Para yatıran para kazanacak çünkü. Orası kesin.

Ecem Şen: Robert Knepper’ın filme ne gibi katkılarının olacağını düşünüyorsunuz?

Berkay Hasbay: Robert Knepper müthiş yetenekli bir oyuncu. “Kötü adam” rolleri vardır mesela. O kötü adamlar hep benzerdir, bilirsiniz. Eğer, Robert’ın filmografisini incelerseniz bahsettiğim o benzerliğin ne kadar az olduğunu göreceksiniz. Şu zamana kadar rol aldığı yapımların çoğunda kötü adamı canlandırmış bir oyuncudan söz ediyoruz fakat hayat verdiği her “kötü” karakterde farklı bir tat var. En önemli nokta burası bence. Orijinal karakter yaratabilme kabiliyeti. Bunun yanında, Robert Knepper uluslararası anlamda çok tanınmış bir kişi. Özellikle, yaşadığımız ilk karantina zamanında Prison Break tekrar gündeme gelmişti belki hatırlarsınız. Bu sebeple de Robert’ın ismi çok fazla aratıldı dijitalde. Türkiye’de nisan ve mayıs aylarında Prison Break dizisi 829 bin kere, Robert Knepper 42 bin kere aratılmış. T-Bag, Theodore Begwell olarak da ayrı ayrı aratılma hacimleri var Google ve diğer Google iş ortakları üzerinde. Toplamda yaklaşık bir milyon kadar bir aramadan söz ediyoruz. Böyle donanımlı, kariyerli ve popüler bir oyuncunun gişeye seyirci çekmeme ihtimali de yok diye düşünüyorum.

Ecem Şen: Malum bu film sizin ilk uzun metrajınız olacak, daha ziyade kısa film üzerine çalıştınız. Sizin için kısa film ayrı bir serüven mi yoksa uzuna giden bir yol mu?

Berkay Hasbay: Kısa film ayrıdır, uzun film ayrıdır. Kısa filmler, uzun metraja giden yolun gerekliliği değildir sadece. Başka bir yapıdır o. Kısa film öykü ise uzun film romandır. Bunu ayırt edemiyoruz hâlen daha. Daha önce kısa film yapmış olan ve ilk uzun metrajını çeken yönetmenlerin bahsi geçen uzun metraj filmleri için “Bu benim ilk filmim.” gibi cümleler kurmasına anlam veremiyorum. Hayır, o senin ilk uzun metraj filmin.  Kısa metrajlarımın hiçbirini uzun metraj yapabilmek için yapmadım. Roman yazacak olanaklara sahip olamadığımız zaman öykü yazabiliriz. Fakat bazen gerçekten bir öykü anlatmak; yani kısa film yapmak isteyebiliriz. Bunda bir tuhaflık olduğunu düşünmüyorum. Şimdi ise bir roman yazmak istiyorum. Tabii ki daha sonra öykü yazmaya da devam edeceğim.

Ecem Şen: Yaptığınız kısa filmlerde uluslararası büyük bir tanınırlık elde ettiniz ama bir röportajınızda bahsettiğiniz üzere Kiracı filminizi festivaller için yapmadığınızı söylüyorsunuz.

Berkay Hasbay: Evet.

Ecem Şen: Bu aradaki fark ne sizin için? Bir filmi festivaller için yapmak ve festivaller için yapmamak arasındaki fark?

Berkay Hasbay: Tel filminin çok etkileyici bir hikâyesi vardı aslında fakat tam anlamıyla benim yapmak istediğim film değildi o. İçime sinen bir türde değil daha doğrusu. Evet, 54 festivale gitti ve 12 ödül getirdi bize. Hatta ben Tel filmi çekimleri sırasında 6 yaşında olan başrolümüz Dilan’a, daha doğrusu babasına filmi anlatırken “Bu film çok festivale gidecek, uluslararası festivallere gidecek.” diyordum. Daha önce festival görmemiştim ben. Üniversite son sınıf öğrencisiydim ve hiçbir şey bilmiyordum festivaller hakkında. Bu sadece bir hissiyattı benim için ve gerçekleşti. Festivallerde ödül almak bir kıstas değildir benim için. Jüri değişir, ödül sahibi değişir çünkü. Geçen sene (2019) İzmir Kısa Film Festivali’nde jüriydim ve bu vesileyle sürecin iç yüzünü de tanımış oldum. Böylece bu konudaki fikirlerim daha da netleşti. Festivaller, ödüller ve benzeri “başarılar” yönetmene referans sağlar evet, insan tanırsın oralarda fakat az önce dediğim gibi: Jüri değişir, ödülün sahibi değişir. Bunu da sonradan öğrendim tabii.

Suriye-Türkiye filmi yaptım. Suriye’den Türkiye’ye kaçan insanları konu alan bir filmdi Tel. Aslında yalnızca bir insan filmiydi. Hikâyeyi ve filmin dilini kurarken ülke, dil, din, ırk, milliyet çok fazla arka planda kalsın istemiştim. Savaştan kaçan insanların filmiydi yani.

Kiracı filmini yazarken hedefim kendimi kendime ispatlamak olmuştu. Ödüller, festival umurumda değildi. Elim çok güçlüydü Kiracı’yı yapmaya hazırlanırken. Çünkü Tel’i yapmıştım. İşte durum tamamen bu: Sayılar. 54 festival, 12 ödül dediğin an kolaylaşıyor her şey. Elimde bu sayılar vardı. Tel’in bana sağladığı -bir noktada anlamsız olan- gücün farkındaydım. Bir üniversite son sınıf öğrencisi düşünün. Bitirme projesiyle bu kadar festivale gidiyor, ödül alıyor, üniversitesi bütün sayfalarında paylaşıyor onu hatta yeni gelen öğrenci adaylarına onu referans göstererek yeni öğrenci topluyor. Bana böyle bir inanç varken “Bundan film mi olur?” diyeceğim bir hikâyeyi çekmek istedim. İlginç olmayan ve çok sıradan olan bir olayın filmini yapmak istedim. İlginç hikayeyi anlatmak ve izletmek kolaydır. “Bir de sıradan bir hikâye anlatarak izlettirmeye çalışayım filmimi” demiştim kendime. Küstah bir bakışla doğmadı Kiracı filmi. Kendimi zorlamak istiyordum. Hatta Brechtyen bir yapı içerisinde, ilginç nüanslara sahip olmayan sıradan bir hikâye anlatmanın zorluğunu yaşamak istedim. İlk filmimin bana sağladığı tüm gücü böyle bir “deneme” için kullanma düşüncesi beni çok cezbetmişti dediğim gibi. 10 sene sonra geriye dönüp baktığımda böyle dolu dolu “iyi ki yapmışım bu filmi ” diyebileceğim bir filmim olsun istedim. Ayrıca filmin festival görmeyeceğini daha sete çıkmadan tüm ekibe de söyledim.

Festivale gitmek için film yapmak istiyorsanız festivalleri incelemeniz lazım; hangi festival hangi türde ya da formda film alıyor? Bazıları sosyal konulara sahip filmleri alıyor mesela. Bazıları gerçekten çok “bireysel” insanların hikâyelerini anlatıldığı filmleri alıyor, bazıları domestik yapı sevdalısı bazıları da tanıdık yönetmen sevdalısı. (Gülüşmeler) Kısacası festival filmi yapmak dediğimiz şey aslında festivali düşünerek film yapmaktır. “Bağımsız sinema” ve “festival filmi” kavramları ayrı anlamlar taşır bana göre.

Ecem Şen: Peki uzun metrajınız bu denklemde nerede oluyor?

Berkay Hasbay: Senaryoyu o kadar benimsedim ki… Tahmin edersiniz zaten, 1 yıldır birlikte yatıp kalkıyoruz filmle. Çok fazla insanın emeğinin olması sebebiyle benim üzerimde manevi bir baskı da var tabii bu konuda. Dahi karakter, kriptoloji, bulmacalar, aksiyon, aşk, satranç, müzik, geçmişten kalan hesaplar… Ne ararsan var yani. (Gülüşmeler) Elimdeki bu yapıyı kurarken Alfonso Cuarón’un Son Umut – Children of Men filmini referans aldım zaten. Karakteri en uç noktasına kadar seyirciye aktarabilen, dinamik, enteresan hikâye sahip bir filmdir Son Umut.  Bağımsız bir gişe filmi geliyor diyebilirim. (Gülüşmeler)

Ecem Şen: Janrı ne peki, dramdan ziyade gizem, aksiyon üzerinden mi ilerleyecek?

Berkay Hasbay: Dram, gizem, aksiyon… İzlerken zihninizi çalıştırmanız gereken, seyirciyi dinamik tutan bir film bu. İzlerken sıkılana da bilet parası iade. (Gülüşmeler)

Ecem Şen: Peki filmin dili ne olacak?

Berkay Hasbay: Beşte biri İngilizce, geri kalan kısmıysa Türkçe. Robert’ın 30-40 sayfası var toplamda. Senaryomuz biraz uzun tabii. 150 sayfa kadar. (Gülüşmeler)

Ecem Şen: Kısa filmde istediğiniz sonuçlara ulaşabildiniz mi?

Berkay Hasbay: Kesinlikle evet. Kısa hikâyeler anlatmaya devam edebilmek için uzun hikâyeler anlatmam gerekiyor ama artık. Ayrıca kısa film konusunda bir şeyler daha söylemek istiyorum. Kısa Film Yönetmenleri Derneği kurulmadan önce kısa filmciler filmini yapıyordu ve diyordu ki “Ne kadar kişi izlerse o kadar iyi benim için.” Sen oraya emek vermişsin, para harcamışsın. Bunların bir geri dönüşü olmazsa bir sonraki kısa filmini nasıl yapacaksın? Ama Kısa Film Yönetmenleri Derneği bu düşünce yapısını ortadan kaldırmayı başardı. Neredeyse başardı daha doğrusu. Hâlen daha aykırı hareket edenler var tabii. Ama dernek, festivallerle teker teker iletişime geçip bir sendika gibi çalıştı adeta. Kısa film yapan yönetmenler için festivallerle konuştu. “Sen bu festivalde bu yönetmenin filmini gösteriyorsun, bilet de satıyorsun ama telif vermiyorsun. Şu kadar lira telif ver, diğer festival de bak şu kadar lira telif ödüyor. Zaten bu film 7-8  festival gezerse bir noktada çıkarabilir kendini.” dedi ve birçok festival bu öneriyi kabul etti. Artık Türkiye’deki kısa film festivallerinin çoğu kısa film yönetmenlerine telif veriyor ve bunu Kısa Film Yönetmenleri Derneği başardı. Aslında bu dernek, kısa filmlerin sürdürülebilirliğini sağladı diyebilirim.

Bir ara bana birisi yazdı Instagram üzerinden. Mekanında Tel’i göstermek istediğini söyledi. Ben de “Bilet satacak mısın?” diye sordum. Satmayacağını söyledi. Yalnızca kahve satan bir kafenin sahibiydi kendisi. “Bilet satmayacaksın ama insanlar gösterim sırasında kahve satın alacak ve dolaylı yoldan da olsa işletme bu gösterimden kazanç sağlayacak. Bu sebeple filmi izlemeye gelen iki kişiye kahve ikram edersen benim için uygundur.” dedim. Benim adıma değil ama kahveler. Askıda kahve gibi düşünün. Filmimin gösterim hakkını iki kahveye vermiş oldum. Filmlerinizi gösterecek mekânlar/işletmeler gösterim üzerinden dolaylı ya da direkt olarak bir gelir elde edecek ise siz bu şahıslardan/şirketlerden herhangi bir şey talep etmediğiniz zaman kısa filmciler için negatif sonuç doğuracak bir eylemde bulunmuş oluyorsunuz.

Ecem Şen: Bu bütün yönetmenleri kapsayan bir oluşum mu?

Berkay Hasbay: Kısa Film Yönetmenleri Derneği’ne üye olsanız da olmasanız da derneğin içeriklerinden, bazı etkinliklerinden faydalanabiliyorsunuz. Tabii kısa film yönetmenlerine ufak ek ayrıcalıklar da sunuyor dernek. Hakkımızı koruyor yani. Dernek kısa film camiasında artık büyük bir kitleye hitap ediyor. Sidar Serdar Karakaş’a tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. Tüm kısa filmcilerin sesi olmak için müthiş bir oluşumun temellerini atan kişidir kendisi, dernek başkanımızdır, derneğin kurucusudur.

Ecem Şen: Teşekkür ederim.

Berkay Hasbay: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information