Bina’nın distopik dünyasında devlet, tek bir elden hazırlanacak merkezi yayın sistemi üzerine bir karar alıyor. Her eve yerleştirilecek siyah renkli antenler sayesinde tüm ülke, aynı süzgeçten çıkmış yayınlar haricinde bir şey izleyemeyecek ve bu kararın önündeki engeller "ivedilikle bertaraf edilecek.". Bina, hiç şüphesiz oldukça karanlık bir distopyayı anlatıyor; peki alternatif bir gerçeklikte geçen bu ürpertici hikâye, bizlere neden bu kadar tanıdık geliyor? Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl, Toronto Film Festivali’nin "Keşif" bölümünde yapan film, hikâyesi için belirli bir zaman veya belirli bir mekân vermiyor. Atmosferinden anladığımız kadarıyla 80’li yıllara yakın olan bir dilimde, Türkiye’de bir şehirde geçen hikâyede, ülkedeki tüm binalara devlet yetkililerinin emriyle yerleştirilen siyah bir anten vasıtasıyla yapılan kitlesel, ortak yayın uygulaması ve bu uygulamanın evleri, evlerin içindeki insanları zamanla tekdüzeliğin kapkara ziftiyle kaplamasını, tek taraflı görüşlerin içlerini çürütmesini anlatıyor. Orçun Behram’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Bina’nın senaryosu da yine kendisine ait. Apartman görevlisi Mehmet (İhsan Önal)’in etrafını sarıp sarmalayan ve dokunduğu her şeyi çürüten gizemli ziftin peşine düşme serüveni , vermek istediği mesaja ve üzerine düşündürmeyi amaçladığı noktalara odaklanırken karakterler ve hikâye yapısı geri planda kalıyor. Bu sebeple, Engin Özkaya’nın etkileyici sinematografisi, sanat yönetmeni Ufuk Bildibay’ın başarısı ve Can Demirci’nin gerilim seviyesini yükselten yüksek tonlu, keskin müziklerine rağmen, filmin akış hızı ağırlaşıyor ve senaryosu konusunda çok meraklanmadığımız, karakterlerle bağ kuramadığımız için 116 dakikalık süresi sarkıyor. Bina: Tanıdık Bir Distopya Yorgun gözleri, uyuklayan hâlleriyle Mehmet oldukça sıradan bir karakter. Geceleri uyku sıkıntısı çeken Mehmet, güvenlik sorumlusu olarak çalıştığı apartmana giderken yaptığı uzun yürüyüş sırasında, her gün birbiriyle aynı beton binaların önünden geçiyor. Yaşadığı gri ve tekdüze hayatta yakın denebilecek bir ilişki kurduğu tek isim ise apartman sakinlerinden Yasemin (Gül Arıcı). Film, ülkeyi tek yönlü fikirlerin sarıp sarmalamasına yardımcı olacak anteni kurmaya gelen yetkilinin gizemli bir şekilde apartmandan düşmesi ve hayatını kaybetmesiyle psikolojik bir dram olarak başlıyor. Antenin faaliyete geçişi yaklaştıkça, apartmanın çeşitli yerlerinden zifte benzer bir madde akmaya başlıyor ve bu maddenin temas ettiği insanlarda yarattığı dönüşüm psikolojik dram tonunda başlayan filmi, yavaş yavaş ağır ilerleyen yoğun bir gerilime eviriyor. Baskıcı rejimin yönetimi altında totaliter ve ataerkil anlayışlarla yoğurulmuş kontrol mekanizmasının aracılığıyla zehirlenen apartman sakinleriyle birlikte, Mehmet’in de dış dünyaya dair algıları bulanıyor. Zaten film, tüm gerilimini bu zehirlenmenin damarlara nüfuz ettiği ilk andan, tüm bedenleri sarmasına kadar geçen sürenin ağırlığı ve kurduğu distopyanın klostrofobik hissiyle besliyor. Bahsi geçen antenin takılacağına dair alınan ilk haberden itibaren film, bu değişimin nasıl sonuçlanacağının, ne gibi felaketler doğuracağının sinyallerini vererek ve medya araçları üzerinden yapılan kitlesel algı yönetimi, geleneksel medyanın sosyal toplum üzerindeki etkisi gibi konuları irdeleyeceğini sürekli olarak söylüyor. Bu süreçte düzene ve sistemi eleştirmeye dair sunduğu fikirleri etraflıca planlandığı her hâlinden belli, sinematografik anlamda kuvvetli sahneleriyle destekliyor ve filmin yine gerilimini müzik yardımıyla arttırıyor. Bu noktadan sonra ise, izleyicisine kurduğu görsel anlamda kuvvetli alternatif gerçeklik dünyasında ince ince ördüğü imge örgüsünü çözümlemeyi bırakıyor. Bina, söylemek istediklerine tutkuyla bağlı olan bir film. Söylemek istedikleri de özellikle sansür, medya organlarının özgürlüğü gibi konularda dengeyi bulabilmek adına mücadele veren günümüz Türkiye’si için hem kolay anlaşılabilir hem de tartışılması gereken, üzerine düşünmeye kesinlikle…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Bina, David Cronenberg’ün 1983 yılı yapımı Videodrome filmini anımsatan görsel anlamda keyifli anlar sunuyor ve kitlesel medya yayınları ile toplumsal alışkanlıklar arasındaki ilişkiyi eleştirel bir bakış açısıyla irdeliyor. Ancak film, hikâyesinin yapısını ve karakterlerini, anlatmak istediklerinin rüzgârı ardında kaybediyor.

Kullanıcı Puanları: 3.77 ( 13 oy)
55

Bina’nın distopik dünyasında devlet, tek bir elden hazırlanacak merkezi yayın sistemi üzerine bir karar alıyor. Her eve yerleştirilecek siyah renkli antenler sayesinde tüm ülke, aynı süzgeçten çıkmış yayınlar haricinde bir şey izleyemeyecek ve bu kararın önündeki engeller “ivedilikle bertaraf edilecek.”. Bina, hiç şüphesiz oldukça karanlık bir distopyayı anlatıyor; peki alternatif bir gerçeklikte geçen bu ürpertici hikâye, bizlere neden bu kadar tanıdık geliyor?

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl, Toronto Film Festivali’nin “Keşif” bölümünde yapan film, hikâyesi için belirli bir zaman veya belirli bir mekân vermiyor. Atmosferinden anladığımız kadarıyla 80’li yıllara yakın olan bir dilimde, Türkiye’de bir şehirde geçen hikâyede, ülkedeki tüm binalara devlet yetkililerinin emriyle yerleştirilen siyah bir anten vasıtasıyla yapılan kitlesel, ortak yayın uygulaması ve bu uygulamanın evleri, evlerin içindeki insanları zamanla tekdüzeliğin kapkara ziftiyle kaplamasını, tek taraflı görüşlerin içlerini çürütmesini anlatıyor. Orçun Behram’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Bina’nın senaryosu da yine kendisine ait. Apartman görevlisi Mehmet (İhsan Önal)’in etrafını sarıp sarmalayan ve dokunduğu her şeyi çürüten gizemli ziftin peşine düşme serüveni , vermek istediği mesaja ve üzerine düşündürmeyi amaçladığı noktalara odaklanırken karakterler ve hikâye yapısı geri planda kalıyor. Bu sebeple, Engin Özkaya’nın etkileyici sinematografisi, sanat yönetmeni Ufuk Bildibay’ın başarısı ve Can Demirci’nin gerilim seviyesini yükselten yüksek tonlu, keskin müziklerine rağmen, filmin akış hızı ağırlaşıyor ve senaryosu konusunda çok meraklanmadığımız, karakterlerle bağ kuramadığımız için 116 dakikalık süresi sarkıyor.

Bina: Tanıdık Bir Distopya

Yorgun gözleri, uyuklayan hâlleriyle Mehmet oldukça sıradan bir karakter. Geceleri uyku sıkıntısı çeken Mehmet, güvenlik sorumlusu olarak çalıştığı apartmana giderken yaptığı uzun yürüyüş sırasında, her gün birbiriyle aynı beton binaların önünden geçiyor. Yaşadığı gri ve tekdüze hayatta yakın denebilecek bir ilişki kurduğu tek isim ise apartman sakinlerinden Yasemin (Gül Arıcı). Film, ülkeyi tek yönlü fikirlerin sarıp sarmalamasına yardımcı olacak anteni kurmaya gelen yetkilinin gizemli bir şekilde apartmandan düşmesi ve hayatını kaybetmesiyle psikolojik bir dram olarak başlıyor. Antenin faaliyete geçişi yaklaştıkça, apartmanın çeşitli yerlerinden zifte benzer bir madde akmaya başlıyor ve bu maddenin temas ettiği insanlarda yarattığı dönüşüm psikolojik dram tonunda başlayan filmi, yavaş yavaş ağır ilerleyen yoğun bir gerilime eviriyor. Baskıcı rejimin yönetimi altında totaliter ve ataerkil anlayışlarla yoğurulmuş kontrol mekanizmasının aracılığıyla zehirlenen apartman sakinleriyle birlikte, Mehmet’in de dış dünyaya dair algıları bulanıyor. Zaten film, tüm gerilimini bu zehirlenmenin damarlara nüfuz ettiği ilk andan, tüm bedenleri sarmasına kadar geçen sürenin ağırlığı ve kurduğu distopyanın klostrofobik hissiyle besliyor. Bahsi geçen antenin takılacağına dair alınan ilk haberden itibaren film, bu değişimin nasıl sonuçlanacağının, ne gibi felaketler doğuracağının sinyallerini vererek ve medya araçları üzerinden yapılan kitlesel algı yönetimi, geleneksel medyanın sosyal toplum üzerindeki etkisi gibi konuları irdeleyeceğini sürekli olarak söylüyor. Bu süreçte düzene ve sistemi eleştirmeye dair sunduğu fikirleri etraflıca planlandığı her hâlinden belli, sinematografik anlamda kuvvetli sahneleriyle destekliyor ve filmin yine gerilimini müzik yardımıyla arttırıyor. Bu noktadan sonra ise, izleyicisine kurduğu görsel anlamda kuvvetli alternatif gerçeklik dünyasında ince ince ördüğü imge örgüsünü çözümlemeyi bırakıyor.

Bina, söylemek istediklerine tutkuyla bağlı olan bir film. Söylemek istedikleri de özellikle sansür, medya organlarının özgürlüğü gibi konularda dengeyi bulabilmek adına mücadele veren günümüz Türkiye’si için hem kolay anlaşılabilir hem de tartışılması gereken, üzerine düşünmeye kesinlikle değer konular. Ancak film, söylemek istediklerini ve dünyasının alacağı son hâlin muhtemel resmini zaten, ilk dakikalarında açıkça ortaya koyuyor. Hikâyesini, görsel anlamda etkileyici sahnelerle ortaya çıkarsa da hikâyesinin gidişatı bu yüzden, özellikle bu coğrafyanın politik iklimden etkilenerek yaşamaya alışkın insanları için, daima tahmin edilebilir bir çizgide kalıyor. Aynı zamanda film, gidişatı belli olan hikâyesini, anlatmak istediklerinin rüzgarına kapılıp detaylandırarak anlatmadığı, karakterlerini bile tam anlamıyla tanıtmadığı için söylemek istediklerini de etkileyici olarak yansıtamıyor. Bütün bunlara bir de Mehmet’in silikliğinin yanı sıra oyunculukların genel vasatlığı eklenince, hikâyenin akış hızı iyice düşüyor. Stiliyle birçok farklı yönetmenden izler taşıyan film, görsel anlamda David Cronenberg’ün 1983 yılı yapımı Ekrandaki Dehşet – Videodrome’unu anımsatan keyifli anlar sunmasına, izleyicisini toplumsal güzellik algısının gereklerine uyma çabası peşinde hayatını yitiren Aysel Hanım (Işıl Zeynep) veya ataerkil propagandaların etkisi altında kalarak canavarlaşan, ailesine zarar verecek kadar şiddetle dolan Fırat Bey (Enis Yıldız) gibi örnekler üzerinden düşünmeye ve eleştirmeye davet etmesine rağmen, senaryosunu ve karakterlerini geri planda bırakıyor. Filmin anlatmak istediği asıl konuları, sembolize ettiği anlayışları ve fikirleri açıkça anlıyor, üzerine izleyici olarak bizler de düşünüyoruz; ancak karakterlerle 116 dakika boyunca sağlam bir bağ kuramıyor, hikâye konusunda meraklanmıyoruz. Günün sonunda film, fikirsel özgürlükler, medya, toplum ve algı yönetimi konuları arasındaki ilişkiyi semboller ve imgeler üzerinden inceleyip, eleştiren, görsel anlamda güçlü bir deneyimden öteye gidemiyor. Ne karakterleri ne de hikâyenin fikirsel yönünden fazlası akıllarımızda kalıyor.

Bina, kendi dünyasını fikirlerinin önderliğinde semboller ve imgelerle işleyerek kuruyor. Film, özellikle gelişmekte olan ülkelerin oturtmakta zorlandığı dengeleri, kurduğu alternatif gerçeklik üzerinden eleştiriyor ve bunu yaparken medya organlarının toplumlar üzerindeki etkisini inceliyor. Savunduğu fikirleri kalıcı ve akıcı bir senaryo üzerinden anlatabilmek için ise, hikâyesini derinleştirmeye, yapısal eksikliklerini gidermeye ve hatta karakterlerine daha fazla yoğunlaşmaya ihtiyaç duyuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information