1998 yılında beyazperde yerini alan Pi filmi ile sinema dünyasına adım atan Darren Aronofsky, 2000 yılında izleyiciye sunduğu Requiem for a Dream ile sinema dünyasındaki yerini sağlamlaştırdı. Ardından 2010 yılında yönetmen koltuğuna oturduğu Black Swan ile modern klasikler arasında sayılabilecek bir yapıma imza attı. İçerdiği yüksek gerilim ile izleyenleri etkileyen yapım, Aronofsky‘nin En İyi Yönetmen dalında Oscar ödülüne aday olmasını sağladı. Oyuncu kadrosunda bulunan Natalie Portman, Mila Kunis ve Winona Ryder gibi isimler sayesinde de çıktığı yılın beğenilen yapımları arasında yerini alan yapım, Portman’ın En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar ödülüne layık görülmesini sağladı.

Kuğu Gölü Balesi’nin farklı bir yorumlaması niteliğinde olan yapım, içerdiği sembolik öğeler ile bir balerinin hikâyesini alışılmamış şekillerde izleyiciye sunuyor ve içerdiği karmaşık duygular ile de akılda kalmayı başarıyor. Hazırlık ve çekim sürecinde karşılaştığı zorluklara rağmen başarılı bir şekilde beyazperdedeki yerini alan Black Swan, Aronofsky‘ye Oscar adaylığı getiren ilk ve tek yapım olmasıyla da dikkat çekiyor.

Portman’ın düblör kullanımından ekonomik sorunlara, oyuncu kadrosu için düşünülen isimlerden yönetmenin ilham kaynaklarına Black Swan hakkında bilinmesi gereken 15 detayı derlediğimiz listeyi aşağıda bulabilirsiniz.

Black Swan Hakkında Mutlaka Bilinmesi Gereken 15 Detay

Natalie Portman ile Mila Kunis İşbirliği

Yönetmen Aronofsky, Mila Kunis ve Natalie Portman arasındaki gerilimi arttırmak istedi. Bu amaca istinaden ikiliyi birbirine düşürmek adına çekimler boyunca ayrı tuttu ve her ikisine de diğerinin çekimlerdeki performansı hakkında gözlerini korkutacak mesajlar attı. Fakat Portman ve Kunis, Black Swan filminden önce hâlihazırda iyi arkadaş oldukları için bu çaba boşa çıktı. Zaten Kunis’in filmin oyuncu kadrosuna Portman’ın tavsiyesi sayesinde katılmış olması, ikilinin aralarındaki ilişkinin rekabetten yoksun ve dostane olduğunun en büyük göstergesi.

Portman’ın Dublör Kullanımı Konusundaki Tartışma

Portman’ın dans sahnelerinin ne kadarında dublör kullandığı izleyenler dışında filmde emeği geçenler arasında da bazı problemlere sebep oldu. Portman’ın dans dublörü Sarah Lane, yapımcıların kendisinden filmin DVD/Blu-Ray satışları başlamadan röportaj vermemesini istediğini ve bu yüzden dans konusunda krediyi Portman’ın aldığından yakındı. Dans sahneleri konusu bir çığ gibi büyüdü ve birçok kişi açıklama yapmak durumunda kaldı. Koreograf Benjamin Millepied, sahnelerin çoğunda Portman’ın dans ettiğini ve Lane’in sadece ayak hareketlerinin bir kısmını yaptığını belirtti. Lane’in iddiasını yalanlayan bir diğer açıklama ise yönetmen Darron Aronofsky’den geldi. Filmdeki çekimleri sayan yönetmen, basit bir matematikle dans sahnelerinin yüzde 80’inde Portman’ın dans ettiğini ekledi. Ayrıca Kunis de Lane’in iddialarını yalanladı ve Portman’ın dans sahnelerinin kredisini almasını doğru bulduğunu söyledi. Dublör Sarah Lane, filmin girişindeki dans sahnesinin 23 saniyesinde yer alıyor. Geriye kalan 85 saniyelik performans tamamıyla Portman’a ait. Bu da Portman’ın başarısını gözler önüne seriyor.

Natalie Portman’ın Hazırlık Süreci

Portman dans sahneleri için uzun soluklu bir hazırlık sürecine girdi. Filme olan inancı ve hevesi, henüz resmi senaryo eline ulaşmadan bir yıl önce bale eğitimine başlamasını sağladı. Ayrıca film yatırımcı bulana kadar eğitimleri kendi cebinden karşıladı. Bale eğitimine ek olarak bir balerin gibi görünmek adına 9 kilo verdi. Aronofsky de filmin yapılabilmesinin sebebinin Portman’ın özveri ve hevesi olduğunu belirtti.

Portman, Sesini Ayarlarken Çok Zorlandı

Portman verdiği bir röportajda, dans etmek dışında onu en çok zorlayan şeyin sesini ayarlamak olduğunu söyledi. Aronofsky’den önce çalıştığı yönetmenlerin Portman’ın sesinin çocuksu olmasından rahatsızlık duyduklarını ve onu vokal koçlarıyla çalışarak daha derin ve yetişkin bir sese sahip olması konusunda teşvik ettiklerini belirtti. Fakat Nina rolü Portman’ın geçmişine dönmesini ve daha çocuksu bir sese sahip olmasını gerektiriyordu. Portman’a göre zorlukla geride bıraktığı sesini geri kazanmak onu en çok zorlayan şeylerden birisi oldu.

Oyuncu Kadrosu için Düşünülen İsimler

Filmin oyuncu kadrosu kesinleşmeden önce birbirinden farklı isimler gündeme geldi. Meryl Streep, Lily’nin annesi Erica rolü için düşünülmüştü. Parker Posey ise Beth Macintyre karakterine hayat vermesi için Darren Aronofsky’e şiddetle tavsiye edildi fakat yönetmenin kararı Winona Ryder yönünde oldu. Darren Aronofsky’nin önceki yapımlarında başrol oynayan Rachel Weisz (The Fountain) ve Jennifer Connelly (Requiem for a Dream) de Beth MacIntyre karakterine hayat vermesi için düşünülen isimler arasında yerini aldı. Blake Lively ve Eva Green ise Lily rolü için seçmelere katıldı. Seçmelere katılan bir diğer isim ise Summer Glau idi. Gariptir ki kendisi rolü oynamaya hak kazanmasına rağmen filmde görünmedi çünkü canlandıracağı rol çekimler başlamadan önce kaldırdı. Antonio Banderas ve Hugh Jackman ise Thomas Leroy rolü için düşünüldü.

Black Swan’ın Beyazperde Yolculuğu 10 Yıl Sürdü

Senaryonun beyazperdeye yansıması neredeyse 10 yıl sürdü. Senaryonun ilk versiyonu Andres Heinz tarafından The Understudy ismi ile yazıldı ve hikâye New York tiyatro dünyasında geçiyordu. Aronofsky senaryoyu beğendi fakat tiyatro yerine bale konseptinin kullanılmasını önerdi. Ardından ilk olarak John J. McLaughlin, sonrasında ise Mark Heyman senaryoyu kaleme aldı.

Film Müziği

Clint Mansell tarafından bestelenen film müziği Pyotr Ilyich Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesinin bir varyasyonudur ancak geriye doğru ve bozuk şekillerde çalınmıştır.

Bütçenin Kısıtlı Olmasından Doğan Sıkıntılar

Natalie Portman çekimler boyunca birçok kez yaralandı. Aralarındaki en büyük yaralanma dans esnasında kaldırılırken kaburgasının çıkması oldu. Yapımcılardan yardım isteyen Portman, bütçenin çok kısıtlı olması sebebiyle reviri karşılayamadıkları cevabını aldı. Aronofsky’nin umduğu bütçe 28-30 milyon dolar civarında olmasına rağmen filme ayrılan bütçe 13 milyon dolar idi. Portman da bütçeden bir şeyler kesmeleri gerekiyorsa karavanını alarak yerine revir kiralayabileceklerini söyledi. Ardından Portman’ın karavanı kaldırıldı ve yerine revir açıldı. Portman bu kaza sebebiyle çekimler sırasında fizik tedavi almak durumunda kaldı ve tamamen iyileşmesi altı hafta sürdü. Ayrıca Portman’ın sıklıkla geçirdiği kazalar çekimlerin aksamasına sebep oldu. En sık karşılaştığı yaralanma ise sol ayak parmağıydı ve Portman’ın ayağının sarılması için çekimler aksadı ve ertelendi. Portman’ın bu parmağı o kadar sık yaralanıyordu ki bir süre sonra ekip buna “Natalie Portman’ın Sol Ayak Gecikmesi” adını verdi. Ardından kısaltılarak “Portmantoe” denilmeye başlandı. Ayrıca bir kere çekimler sırasında kafasını vurdu ve MRI gerektiren kötü bir sarsıntı geçirdi. Tüm bu ekonomik ve tıbbi sorunlara rağmen film Amerika’da 329 milyon dolarlık gişe başarısı gösterdi.

Requiem for a Dream ile Black Swan Benzerlikleri

Black Swan, yine Darren Aronofsky’nin yönetmen koltuğunda oturduğu uyuşturucu konulu Requiem for a Dream ile benzerlikler içeriyor. Muhtemelen aralarındaki en belirgin benzerlik filmin başında Nina’nın yediği yarım greyfurt ve haşlanmış yumurtanın Requiem for a Dream’de Sara Goldfarb’ın diyetinin bir parçası olması. Ayrıca Stanley B. Herman, iki filmde de Uncle Hank rolü ile karşımıza çıkıyor.

Ayna Kullanımı

Film boyunca neredeyse tüm sahnelerde bir ayna veya yansıtıcı bir yüzey görünüyor. Herhangi bir yansımanın olmadığı en belirgin sahne ise Nina’nın Black Swan’ı canlandırdığı ve karanlık tarafının onu ele geçirdiği son sahne. Yönetmenin bu tercihi Nina’nın dönüşümünü tamamladığının bir göstergesi mi bilinmez fakat kasıtlı olarak yapıldığı kesin görünüyor.

Darren Aronofsky‘nin İlham Kaynakları

Aronofsky, Black Swan’ın yaratım süreci boyunca bir çok farklı kaynaktan etkilendi. İlk olarak Fyodor Dostoevsky tarafından kaleme alınan The Double: A Petersburg Poem isimli şiiri okumasıyla böyle bir film yapılabileceği düşüncesine erişti. Ayrıca 1986 yapımı The Fly filmi de Aronofsky’nin etkilendiği filmlerden birisi olarak akıllardaki yerini aldı. Bunun en büyük sebebi ise Nina’nın sırtının üst kısmındaki çizik izlerinden büyüyen siyah tüyler, The Fly filmindeki Seth Brundle’ın üst sırtındaki sıyrıklardan çıkan tüylerle benzerlikler içeriyor oluşu. Ayrıca Nina’nın bedeninde meydana gelen şekil değişikliği, bacaklarının bir kuş gibi bükülmesi ve ayak parmaklarının birbirine yapışması da Nina’nın zihinsel olarak Black Swan’a dönüşme sürecinin The Fly’dan ne denli etkilendiğini gözler önüne seriyor. Aronofsky’nin bir diğer ilham kaynağı ise muhtemelen 1948 yapımı The Red Shoes. Her iki filmde de yer alan benzer bale konsepti ve ana karakterlerin ölmesi bunun en büyük göstergesi. Ayrıca Black Swan koreografı Benjamin Millepied’ın filmde rol alması da The Red Shoes etkisinin kanıtlarından birisi çünkü The Red Shoes koreografı Robert Helpmann da filmde küçük bir role hayat veriyor.

Black Swan ve The Wrestler Tek Bir Filmdi

Yönetmen Darren Aronofsky’nin ilk planı Black Swan’ı yine kendisinin yönetmen koltuğunda oturduğu The Wrestler filmi ile bağlayarak bir güreşçi ile balerinin aşk hikâyesini konu almaktı. Fakat bale ve güreş dünyalarının kesiştiği bu iki hikâyenin tek bir film için fazla olduğunu kısa sürede anlayıp bu fikrinden vazgeçti.

Nina’nın Kıyafet Renkleri ve Taşıdığı Anlamlar

Nina’nın kıyafetlerinin rengi film boyunca değişiklik gösteriyor. Filmin başındaki renk kullanımı pembe ve beyaz ağırlıklı ve bu da Nina’nın masumiyetini ve saflığını simgeliyor. Nina’nın dans camiasına tanıtıldığı partinin ardından Nina’nın kıyafetlerinde gri gibi daha nötr renkler kullanılıyor. Bu da tarafsızlık, donukluk ve kararsızlık gibi duyguları sembolize ediyor. Ardından halüsinasyonların kötüleşmesiyle kıyafetlerin rengi de siyah ağırlıklı bir hâl alıyor ve bu da Nina’nın bulanık zihnini ve bozulan gerçekliğini gösteriyor. Kıyafet renkleri üzerinden gerçekleştirilen bu denli bir hikâye anlatıcılığı ise takdiri hakkediyor.

Nina ve Annesi

Hayranlar tarafından ortaya atılan bir teoriye göre Nina, annesi Erica tarafından cinsel istismara uğruyor ve filmde bu duruma işaret eden iki sahne bulunuyor. Bunların birincisi Erica’nın Nina’nın odasında kızına ‘’Hazır mısın?’’ derkenki şüpheli gülümsemesi. Bir diğer sahne ise Lily’nin cinsel ilişki esnasında Nina’ya tıpkı annesi gibi ‘’tatlı kız’’ diye hitap etmesi. Ardından Lily’nin suratının önce Erica’ya sonra da Nina’ya dönüşerek bir an için Nina’nın bilinçaltını dışa yansıtması. Sonradan Lily’nin o gece aslında Nina’da kalmadığını öğrenmemiz de bu teoriyi destekliyor.

Nina Öldü mü?

Her ne kadar yönetmen, Nina’nın ölüp ölmediğini izleyiciye bırakmış olsa da son sahnede Nina’nın yüzünden süzülen parlak beyaz ışık ana karakterimizin öldüğünün bir göstergesi olabilir. Fakat, Nina’nın kanamasının bulunduğu yer de karakterin sonu hakkında ciddi ipuçları verebilecek nitelikte. Portman, yönetmen Aronofsky’ye son sahnedeki kanın bulunduğu yerden rahatsız olduğunu çünkü bacaklarının arasında bulunmasından dolayı regl kanına benzediğini belirtmiş. Aronofsky ise kasıtlı olarak böyle yaptığını çünkü Nina’nın artık “kadın” olduğunu izleyiciye göstermek istediğini söylemiş. Bu sebeple Portman’ın kişisel fikri Nina’nın ölmediği, sadece içindeki küçük kızı öldürerek bir kadına dönüştüğü yönünde.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information