3wZ9ZoEEV_A


Akademi Ödülleri tarihinin İngilizce dilinde olmadan En İyi Film Oscar’ını kazanan ilk yapımı Parazit – Gisaengchung (2019) ile son yılların sinema gündemini en meşgul eden yönetmenlerinden Bong Joon-ho sineması üzerine bir video essay yayınlandı. Bong Joon-ho sinemasının evrenselliğine odaklanan ve filmleri üzerinden ‘ulusaşırı sinema’ kavramını yorumlayan bu videoyla bugün 52. yaşını dolduran yönetmenin doğum gününü kutluyoruz!

Bong Joon-ho‘nun ve ülkesinde aynı jenerasyonu paylaştığı meslektaşlarının sinemasını incelemek için öncelikle Güney Kore ulusal sinemasının tarihine göz atmak gerekir. Güney Kore tarihinde değişkenlik gösteren siyasi ortamın etkisinde ağır sansürlerin uygulandığı 1973 yılından 1987’ye kadar olan dönemde sinema ordu tarafından sert müdahalelerle bastırıldı. Park Chun-hee ve Chun Duhwan liderliğindeki diktatör rejim, sinemanın değerini medyatik açıdan kullanarak onu bir propaganda aracına dönüştürdü.

Güney Kore askeri diktatörlüğü tarafından kontrolü altında üretilen her şey çok katı kriterlerden geçmek zorundaydı. 1934-1968 yılları arasında tek tanıtım şirketi olan MPCC tarafından oluşturulan düzenlemelere göre yeni film yapımcılarına izin verilmedi. Ülkede günlük hayatta karşılaşılan olumsuzlukların gösterilmesinin tamamen yasak olduğu bu döneme ait filmler propaganda araçları olarak hizmet etti. 1987 senesine gelindiğinde Chun Duhwan’ın düşüşüyle birlikte diktatörlük rejiminin yerini yükselen bir demokrasi ve yeni bir reform hareketi aldı.

Bu dönemde ülkedeki sinema sektörünün libarelleşmesiyle birlikte yeni film yapımcılarının ortaya çıkması Kore sinemasında yeni bir çağ başlattı. Bu dönemde çıkan sanatçılar ve yeni filmler Kore Yeni Dalgası olarak anılmaya başladı. 1990’ların ortalarında gelişmeye başlayan genç yapımcılar kendilerine sunulan batı medyasından etkilenerek büyüdüler. Kore Yeni Dalgası’nın başlıca isimleri ise Park Chan-wook, Lee Chang-dong ve zamanımızın en iyilerinden Bong Joon-ho da Batılı medyadan etkilenmişlerdir.

Bong Joon-ho Filmlerinde Hollywood Esintisi

Amerikan askeri radyo ve televizyon istasyonları aracılığıyla Kore’nin bu döneminde yetişen tüm yönetmenlerin ve Bong Joon-ho’nun filmleri ‘ulusaşırı sinema’ kavramını en açık şekilde tanımladı. Medyaya bağımlılığından sık sık bahseden Bong Joon-ho, çocukken Amerikan filmlerinden haftalık film yayınlarının ayrıntılı bir programını tutarmış. Amerika’ya erişmesinin tek yolu sinema olunca kendi filmlerinde Hollywood esintilerinin olması da pek sürpriz değil.

Bong Joon-ho’nun filmlerinde bu Hollywood unsurlarının tamamını görebiliriz ama onu diğerlerinden ayıran ve izlemeyi ilginç kılan en önemli şey Kore kültürünü ve siyasetini kusursuz bir şekilde harmanlaması oluyor. Bu durumda açıkça Hollywood tarzından etkilenen filmler ‘ulusaşırı’ kavramıyla tanımlanır. Elizabeth Ezra ve Terry Rhoden kitaplarında Ulusaşırı Sinema kavramı ve küreselleşmenin etkileriyle ilgili bir dizi teoriyi kapsayan çalışmalarına göre filmin stilistik, kültürel ve ekonomik yönleri üzerinde klasik tür geleneklerini deneyerek belirgin bir Hollywood tarzını alıp Kore duyarlılığıyla bir potada eritmesi Bong Joon-ho’yu dünyada Ulusaşırı Sinema’nın öncüsü olarak öne çıkarıyor.

Bong Joon-ho filmlerin melezleştirilmesi üzerindeki başarısını Cinayet Günlüğü – Salinui Chueok (2003) ve Ana – Madeo (2009) filmleriyle kanıtladı. Cinayet Günlüğü, Güney Kore’nin ilk gerçek seri katil hikâyesine dayanıyor. 1980’lerin sonlarında kimliği tespit edilememiş bir seri katili olası şüpheliler üzerinden bulma çabasını izliyoruz. Sert dedektif hikayeleri ve dedektifin davayı çözme arzusu yadsınamaz bir gerçek. Dedektiflerin bakış açısı ve kullandıkları yöntemler davanın seyrinde olumsuzluklara neden olur. Anlatı boyunca birden fazla twist ve dönüş vardır. Dedektifler potansiyel şüphelilere odaklanıyor gibi görünür ve masum olduklarını kanıtlayamaya çalışırlar. Bu gerilim türündeki tanıdık mecazlar özellikle klasik Dashiell Hammett’in dedektif romanlarına dayanan Hollywood filmlerini ve oradaki dedektifleri anımsatır. Davayı ilerletmek ve bilgi almak için benzer şekilde şiddet kullanan Marlowe davada artan komplikasyonlar ve taraflar arasında artan gerilim aynı zamanda en çok merak edilen gizem veya gerilim filmlerinin gelenekleridir. İzleyiciler bu türlerdeki çoğu filme alışıktır ve tipik olarak şüphelinin bulunduğu yerde tatmin edici bir sonuca erişir.

Sinemada Kültürel Melezleşme

Ulusaşırı etkisinin sadece Hollywood’la sınırlı olduğunu söyleyemeyiz. Yağmur altındaki sahneyle Akira Kurosawa‘nın samuray filmlerini hatırlatırken usta yönetmenin sinemasına göndermeler bununla da sınırlı kalmayarak sorgulama sahnesindeki kompozisyonun da The Bad Sleep Well – Warui yatsu hodo yoku nemuru (1960) ile benzer olduğunu görüyoruz. Bong Joon-ho sadece başkalarının işlerini taklit etmiyor; o türü alıp yeniden işleyerek kendi değer yargılarıyla anlatıyor. Aynı zamanda Kore toplumunu derinden etkileyen temaları işleyerek sadece o toplumun bakış açısına hizmet eden ama uluslararası izleyiciyi de dışarda bırakmayan işler ortaya koyuyor.

Bong Joon-ho’nun Hollywood’a olan yakınlığını gösteren bir diğer örnek ise Kore toplum ve kültürüne odaklanan filmi Ana‘dır. Güney Kore’nin en tanınmış iki aktörünün başrolde yer aldığı film 2009’da yayınlandı. Orta yaşlı bekâr bir annenin hikâyesine odaklanan film, onun zihinsel engelli oğlu Do Jun’un bir cinayet şüphelisi olarak yargılanmasıyla başlar. Tanıklara göre genç kadının öldüğü gece Do Jun onu takip etmiştir ve bu duruma dair kanıtların bulunması sonucu hapse girer. Adını hiçbir zaman öğrenemediğimiz anne gerçeği bulma arayışına girer. Cinayet Günlüğü gibi Ana da gerilim doludur. Annenin kötü durumu, oğlunu koruma ve kurtarma arzusu, beklenmedik bir şekilde Hollywood bağlantısını ortaya çıkarır. Filmin tonu ise net bir şekilde gerilim filmlerinin üstadı olan Alfred Hitchcock’dan esinlenilmiştir.

Kore filmlerine aşina olmayan Amerikalı izleyicilerin gözünden kaçacak ancak yerli izleyici için hikâyeye ayrı bir katman ekleyen bir detay daha vardır; öyle ki başroldeki anne karakteri Kim Hye-ja tarafından oynanır. Çok ünlü bir Koreli karakter oyuncusu olan Kim Hye-ja’nın pembe dizilerdeki anne figürü Batılı izleyiciler için Carol Crady’nin umutsuz bir duruma düşmesine benzerdir. Onu yavaş yavaş deliliğe sürükleyen oğlunu kurtarma arayışı, vahşi bir cinayete ve kundakçılığa kadar götürür. Anne-oğul arasındaki ilişki ise fazlasıyla yakındır: Anne, oğlunun sağlığı için gerekli her şeyi yapar, beraber uyurlar ve sürekli temas hâlindedirler. Bunun sebeplerinden biri ise asırlık Konfüçyüsçü felsefenin Asya’da hâlâ yaygın olmasıdır. Bu örneklerdeki detaylarla yönetmen Bong Joon-ho, yerel bir Kore duyarlılığı ile Hollywood üretim değerlerini bir arada eritmeyi başarıyor.

Masters Of Movies tarafından hazırlanan video essay’i buradan izleyebilirsiniz:

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information