22 Ocak’ta izleyici ile buluşan BluTV yapımı Bonkis dizisinin yaratıcısı ve başrol oyuncusu Deniz Tezuysal ile dizi ve yaratım süreci üzerine konuştuk. Dördüncü bölümü bu cuma yayınlanacak olan dizi, bir yandan Bonkis adını verdiği kafesini ayakta tutmaya çalışırken bir yandan da ilişki durumu, geçmiş ilişkileri ve ailesi tarafından köşeye sıkıştırılan, hayalperest ve inatçı Deniz’in hikâyesini anlatıyor.

Zeynep Pınar Uçar: Öncelikle sizi tebrik ederek başlamak istiyorum. Dizinin ilk üç bölümünü izleme fırsatı buldum. Ben bu tarzda, hayatta yaşanan bir kırılma ya da kriz dönemini anlatırken kadın bir karakteri merkezine alan hikâyelerin örneklerine ülkemizde uzun zamandır rastlamamıştım. Böyle bir hikâye anlatmayı tercih etmeniz özellikle bir izleyici olarak beni çok mutlu etti. Deniz aslında çok mükemmel olmayan, kusurları olan bir karakter ama hem izleyiciyi peşine takmayı hem de etrafına her seferinde birçok insan toplamayı başarıyor. Sahip olduğu bu kusurların onu samimi ve gerçek hâle getirdiğini söyleyebilir miyiz? Karakteri ortaya çıkarırken bu samimiyeti korumak önemli miydi sizin için ya da bu konuda herhangi bir tereddüdünüz oldu mu?

Deniz Tezuysal: Kesinlikle. Bir kere bence Deniz çok gerçek bir tip. Yani, hep mükemmel olmaya, bir şeyleri başarmaya çalışan ama asla olduramayan, hepimizin belki hayatında bir dönem aynı onun gibi hissettiğimiz biri. ‘Bu da mı olmuyor’ diye sürekli çırpınan, gerçek bir insan. Benim en büyük isteğim zaten asla karikatür bir karakter olmamasıydı. Ne kadar içimizden, sanki arkadaşımız gibi hissedeceğimiz biri olursa daha gerçek ve mutluluk verici olur diye düşündüm. O yüzden, Deniz’i dizayn ederken hep bunlara dikkat ettim. Aşırı derecede saçmalamasın ama bir saçmalama dozu da olsun, insana izlerken gerçek biri gibi gelsin istedim. Bu benim için çok önemli bir kriterdi, o yüzden inandırıcı olduğunu duymak beni mutlu ediyor açıkçası.

Zeynep Pınar Uçar: Evet benim için bağ kurması çok kolay bir karakterdi. Sanırım bu sizin ilk oyunculuk deneyiminizdi..

Deniz Tezuysal: Evet.

Zeynep Pınar Uçar: Nasıl bir deneyim oldu sizin için? Başrolü canlandırma fikri nasıl gelişti?

Deniz Tezuysal: Senaryoyu yazarken iki sene falan sayfaların arasında çok zaman geçirdim. Bu böyle bir anda yazılmış bir hikâye değil ve Deniz’le artık o kadar iç içe oldum ki, her şeyini biliyordum, sanki ikinci karakterim gibi bir şeye dönüştü Deniz. Sonra yönetmen, sevgili Emre Erdoğdu’yla da konuşurken bir gün ‘içimden gelen bir şey var, bir his bana Deniz’i benden başka kimse anlatamaz diyor’ dedim. Sonra bu fikir benim aklıma yerleşti ve ben kafayı ona taktım. ‘Tamam, Deniz’i ben oynayacağım, bunu denemek, yapmak istiyorum’ dedim, ne olursa olsun. İlk başta bayağı bir muhalefetle karşılaştım, sonuçta oyuncu değilim, kimse beni tanımıyor. Ama bir şekilde yönetmenin, yapımcının desteğiyle bu topa çıktık. Bilmiyorum, doğru mu yaptık.. (gülüyor) Ben memnunum, çok stresli bir süreçti tabi ki benim için. Hiç bilmediğim bir alanda, bu kadar iyi olmasını istediğim bir işte büyük kaygılar taşıdım. Ama çok güzel bir oyuncu koçum vardı, Süreyya Güzel ve bana çok yardımcı oldu. Bir şekilde hep birlikte altından kalkmaya çalıştık.

Bonkis

Zeynep Pınar Uçar: Ekip de zaten aslında çok güçlü bir ekip değil mi?

Deniz Tezuysal: Evet, zaten bizim birinci kriterimiz şuydu; ‘başrolde hiç oyunculuk yapmamış bir kadın oynayacaksa yanındaki insanların hepsinin çok iyi oyuncular olması gerekiyor’. Bu şekilde yola çıkıp Vildan Atasever, Lale Mansur, Cem Emüler, Sergen Deveci, Öykü Naz Altay, Burak Sevinç, Serhat Parıl gibi isimlerle çalıştık. Çok şanslıyız bu konuda, hepsi müthiş performanslar gösterdiler.

Zeynep Pınar Uçar: Evet zaten özellikle karakterin ailesiyle yaşadığı sürtüşme anları bence komedi seviyesi çok yüksek, çok işleyen anlardı.  Bildiğim kadarıyla Bonkis, bir zamanlar gerçekten işleyen bir kafeydi. Bu bilgi bana hikâyeyle beraber geçirdiğiniz süreyi düşündürdü. Aslında az önce bundan biraz bahsettiniz ama yaşadıklarınızı bir hikâyeye dönüştürme fikri tam olarak ne zaman aklınıza düştü veya bu fikri ateşleyen herhangi bir olay yaşandı mı?

Deniz Tezuysal: Ben mimarım aslında. Mimarlığı bıraktıktan sonra bir arkadaşımla birlikte tamamen macera amaçlı olarak, deneyelim diye bu kafeyi açtık. Hep istediğim bir şeydi, yemek ile çok ilgili bir insanım, yemeğe çok düşkünümdür. Açtıktan sonra her şeyin hayalimdekinin tam zıttı olduğunu yavaş yavaş anlamaya, ‘biz ne yaptık, neler oluyor burada’ demeye başladım. Gerçekten dükkânın içinde yaşadığınız öyle anlar oluyor ki, bir noktada ‘ben bunları yazayım ya’ dedim artık. Bir de zaten hep bir şeyler yazan, metin yazarlığı yapan bir insanım ezelden beri, bloglar, hikâyeler yazarım. ‘Bu da benim yeni hikâyem olsun, buradaki absürtlükleri yazayım’ dedim. Tabi komedi yazarlığı olayları biraz abartarak anlatmayı gerektiriyor, dizide gördüğümüz olaylar bire bir olmasa da çok benzerleri ve aynı saçmalık düzeyinde birçoğu gerçekleşti.

Zeynep Pınar Uçar: Bölümler 15 dakikayla sınırlı. Bu komedi türünde olduğu için, özellikle yurtdışındaki örneklerinde çok alışılmamış bir şey değil ama yerli yapımlar için çok sıra dışı bir olay. Senarist olarak bu sizi ve ortaya çıkardığınız hikâyeyi nasıl etkiledi?

 Deniz Tezuysal: Aslında yazarlık yapıyorum ama bu benim ilk senaryo deneyimim. Hayatımda hiç senaryo yazmamıştım, o yüzden bu benim için bir imtihan oldu açıkçası. Bonkis’in bölümlerini yazmaya başladığım ilk zamanlarda 30 sayfa yazıyordum. Çünkü bir hikâyeyi başlayıp, geliştirip, toparlamak için en azından bir 30 sayfaya ihtiyacım oluyordu. Sonra, geçen süre içerisinde bu işi öğrendikçe böyle bir fikir gündeme geldi. Acaba her bölümü 15-20 sayfada toparlayabilir miyiz? Bu kolay bir iş değil, seyirciye hem her şeyi vermeniz gerekiyor hem çok hızlı, ritmi hiç düşürmeden vermeniz gerekiyor, bilgileri atlamamanız gerekiyor. Açıkçası bunun üzerine biraz çalıştım, öyle hemen olmadı. Bölümleri 30 sayfadan 15 sayfaya indirmek benim için biraz zorlayıcı oldu. Ama yapabilirim diye düşündüm ve altından kalktığımızı düşünüyorum. Zaten yönetmenimin de her konuda büyük desteği oldu. Fakat kolay bir iş değilmiş, onu anladım.

Zeynep Pınar Uçar: Bence çok iyi bir karar olmuş çünkü hikâyenin ritmini yüksek tutmasına yardımcı oluyor. Hikâyeyi ortaya çıkarırken etkilendiğiniz veya komedisinden esinlendiğiniz, beslendiğiniz yapımlar oldu mu?

 Deniz Tezuysal: Hikâyeyi ortaya çıkarırken değil ama ben çok uzun zamandır zaten iyi bir komedi izleyicisiyimdir. Hep en sevdiğim dal ve hayatta en zevk aldığım şey komedi izlemektir. Bu Seinfeld ile başladı, Friends ile devam etti. It’s Always Sunny In Philadelphia en sevdiğim komedilerden biridir, Arrested Development.. Yani her türlü komediyi yıllar içinde takip etmek insanın bilinçaltında bir bilgi birikimi bırakıyor. Kâğıda dökerken de o birikim mutlaka size bir yerden yardımcı oluyor, ortaya çıkıyor. O yüzden muhtemelen önceden izlediğim yapımların bana faydası olmuştur diye düşünüyorum.

Zeynep Pınar Uçar: Hayatlarımız boyunca bizlere öğretilen bir başarı profili var sanki. Örneğin bu profile uyabilmek için eğer kadınsanız, Türkiye’deyseniz belli bir yaşa gelmeden evlenmeniz, çocuk sahibi olmanız, tanımlaması kolay, sigortası olan, maddi getirisi belli bir işte çalışmanız falan gerekiyor. Deniz bu profilin oldukça dışında kalan bir karakter fakat bazen de profile uygun olmanın cazibesi ilgisini çekiyor.

Deniz Tezuysal: Evet, kafası karışık.

Zeynep Pınar Uçar: Karakterin bunun gibi geleneksel toplum kalıpları söz konusu olduğunda takındığı duruştan ve bu konudaki konumundan biraz bahsedebilir misiniz?

Deniz Tezuysal: Mesela ben, tamamen bu anlattığınız prototipe uymuş bir insanım. 30 yaşındayken çocuk sahibi oldum, 28 yaşındayken evlendim, ömrüm boyunca hep beyaz yakalı olarak çalıştım, mimarlık yaptım. O yüzden benim bu noktada hayalimdeki ideal kadın Deniz. O hiçbir kurala ayak uydurmuyor, ilişkilerini batırmaktan korkmuyor. Aslında biraz mecburen bu pozisyona düşmüş ve düştüğü pozisyonu savunmak da istiyor, ama bazen de ‘acaba ben yanlış mı yaptım’ çelişkisine de düşüyor. Acaba evlenseydim şimdi mutlu mu olurdum, ya da mimarlık yapsaydım şu an daha iyi bir hayatım olur muydu soruları konusunda tam emin değil. Ama bu da zaten tam kadınların içinde bulunduğu durum bence. İstediğimizi yaparken hep arkadan böyle bir ‘acaba doğru mu yapıyorum, bak insanlar da böyle diyor, annem babam ne diyor’ falan duygusu oluyor. O yüzden ben Deniz’in bu arada kalmışlığını verebilmeyi çok istedim, bunun yansıması beni mutlu ediyor. Yani siz daha son dört bölümü izlemediniz, Deniz ne karar verecek, ne yapacak detay vermek istemiyorum. Ama tam olarak bence durması gerektiği gibi duruyor ayakta. Tek başına, müdanasız, kafasına ne eserse bir şekilde yapmaya çalışıyor.

Zeynep Pınar Uçar: Evet zaten çok bağımsız bir karakter olması, özellikle bir erkek karakterin gölgesinde tanıtılmaması da benim hoşuma giden özellikleri arasındaydı. Deniz ile ilgili dikkatimi çeken bir diğer şey de, Bonkis’i ayakta tutabilmek konusunda çok inatçı olması..

Deniz Tezuysal: Evet.

Zeynep Pınar Uçar: Yani ne şekilde olduğu önemli değil belki ama günün sonunda Bonkis’in kurtarılması çok önemli. Acaba bu inadın sebebini Bonkis’in kendisini gerçekten özgür hissettiği tek yer oluşuna bağlayabilir miyiz veya bu pes etmeme hikayesinin ardındaki motivasyon nedir?

 Deniz Tezuysal: Evet, kesinlikle. Yani bu artık Deniz için son çare gibi bir noktaya gelmiş. Sevgilisinden ayrılmış, anne babasına rest çekmiş, mimarlığı bırakmış, arası herkesle bozulmuş ve çok isteyerek, herkesi karşısına alarak bu dükkânı açmış. Artık bu dükkân olmak zorunda onun için hem son çaresi hem de ne kadar mutsuz gözükse de aslında orada çok mutlu. Kendisi gibi olabiliyor, istediği gibi giyinebiliyor. Mesela fark ettiyseniz saçma sapan giyinebiliyor, bir ofiste çalışır gibi takılmıyor, istediğini yapıyor. Sabahlara kadar orada içiyor, arkadaşlarıyla muhabbet ediyor ve onu, o özgürlük alanını kaybetmemek için her yola gelmeye razı. İşte pavyon bile açacak neredeyse yani.

Zeynep Pınar Uçar: Ama menemen değil, kırmızı çizgisi!

Deniz Tezuysal: Evet. O da karakterin aslında bir deliliğini anlatıyor. Yani, manasız bir tutulma. Menemen yapmayacağız diyor, bunun sebebini ben mesela yazar olarak sorgulamıyorum. Bana çok makul geliyor çünkü olabilir yani. O da menemen yapmak istemiyor.

“En büyük hayalimiz ve amacımız, derdimiz kadın hikâyelerinin erkek bireyler olmadan da anlatılabilen bir versiyonunu hep birlikte yaratabilmekti.”

Zeynep Pınar Uçar: Tüm bunlar düşünüldüğünde, dizinin izleyicisini ne konuda düşündürmesini veya neyi fark etmelerine yardımcı olmasını isterdiniz?

Deniz Tezuysal: En büyük hayalimiz ve amacımız, derdimiz kadın hikâyelerinin erkek bireyler olmadan da anlatılabilen bir versiyonunu hep birlikte yaratabilmekti. Bunu görsün istiyorum insanlar yani kadınlar da komik olabiliyor, kadınların hayatları da eğlenceli olabiliyor. İlla o hayatları izlerken bir erkek karakterine ihtiyacımız yok hikâyeyi takip edebilmek için. Ya da vahşete şiddete gerek yok, gündelik, basit hayatlar da izlemesi eğlenceli şeyler olabiliyor aslında. Bu tabii ki yurtdışında çok olan bir şey ama ne yazık ki bizim ülkemizde pek olamıyor. Umarım bundan sonra olacak, hep birlikte olmasını sağlayacağız.

Zeynep Pınar Uçar: Ben de dizinin yaptığı en önemli şeyin aslında buna bir yol açması olduğunu düşünüyorum. Bonkis’ten önce hayatınızda, şimdi fark ettiğiniz veya o zaman aklınızdan yazsam hikâye olurdu, film olurdu diye geçen ama çok da üstüne düşmediğiniz başka bir dönem var mı?

Deniz Tezuysal: Benim kafam hep yaşadığım durumları komediye çevirmeye yönelik çalıştığı için mimarlık hayatımda, ofis hayatımda da böyle anlar vardı. ‘Bu ofisle ilgili hikâyeleri yazsam aslında var ya’ falan diye hep düşünüyordum. Çünkü benim kafam her ortamda absürtlüğü bulup onun üzerine düşünmeye yönelik çalışıyor. Ki öyle bir hikâye de çıkabilir, mimarlık ofisleri de hikâye anlamında az değildir. O dönemde de düşünmüştüm ama mecalim olmamıştı açıkçası, çok çalışıyordum. O yüzden anlatma şansım Bonkis’e kısmet oldu.

Zeynep Pınar Uçar: Belki ileride öyle bir şey de olur..

Deniz Tezuysal: Belki, olabilir..

Zeynep Pınar Uçar: ‘Keşke başrolünde ben olsaydım’ ya da ‘hikâyesini yazar olarak ben anlatsaydım’ dediğiniz bir yapım var mı?

Deniz Tezuysal: Başrolünde ben olsaydım dediğim bir yapım yok çünkü benim oyunculukla ilgili bir arzum Deniz’i yazana kadar hiç yoktu. Hiç aklıma bile gelmezdi bir karakteri oynamak. Ama yazar olarak tabi ki gıpta ettiğim çok insan var, Phoebe Waller-Bridge tabii ki baş tacımız, onu söylemeden geçemeyeceğim. Onun dışında Parks and Recreation’ın başrolü ve yaratıcısı gibi birçok başka kadın yazarı da yakından takip ediyorum. Biraz da tabii ki kıskanıyorum diyebilirim.

Zeynep Pınar Uçar: Hepimiz gibi! İleriki bölümlerde Deniz’i ve bizleri neler bekliyor, biraz bahsedebilir misiniz?

Deniz Tezuysal: Dizinin benim yazarlığımdan kaynaklanan, hikâyeyi yavaş yavaş inşa eden bir formatı var. Üçüncü bölümden sonra tempo inanılmaz derecede artıyor, son dört bölümde mevzu başka yerlere doğru gidiyor. Ben hep en hafif ve en aslında izlenmesi zor bölümlerim ilk üç bölüm diyordum. Dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci bölümlerde siz de fark edeceksiniz ki iş çığırından çıkacak, bayağı eğlenceli bir noktaya gidecek. Deniz’i neler bekliyor neler. Neler çıkacak ortaya, neler yaşayacak. Yani, o 15 dakikacık süre içerisinde bile birçok hikâye olacak bundan sonrasında.

Zeynep Pınar Uçar: Çok heyecanlı, zaten üçüncü böm bence çok güzel bir patlama noktasında bitti.

Deniz Tezuysal: Evet.

Zeynep Pınar Uçar: En son sahnesi en iyi anıydı diye düşünüyorum izleyici olarak. Bugün bu röportajı bizimle gerçekleştirdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Deniz Tezuysal: Ben de çok teşekkür ederim, memnun oldum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information