Ekibimizden Baran Barış, geçtiğimiz sene ilk bölümünde Joseph Campbell’ın modelini izleyerek Atiye dizisini çözümlediği yazı dizisine bu kez Türkiye sinemasının modern klasiklerinden, Tayfun Pirselimoğlu imzalı Hiçbiryerde ile devam ediyor.

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında mitleri çözümlemeyi amaçlayan Joseph Campbell, ele aldığı metinlerdeki benzerliklerden yola çıkarak bir model geliştirir ve bütün hikâyelerin biçim değiştirse de aynı özü taşıdığını ileri sürer. Bu modele göre mitlerdeki kahramanların yolculuğu yola çıkış, erginlenme ve dönüş olmak üzere üç temel aşamadan oluşur. Yola çıkış aşamasında kahraman, haberciden gelen beklenmedik bir çağrıyla maceraya başlaması için teşvik edilir. Campbell’ın ele aldığı mitlerde kahramanın karşı koyamayacağı özelliklerle donatılmış olan haberci, doğaüstü güçlere sahip bir kişi olabileceği gibi insan dışı bir varlık ya da kahramanı tedirgin eden bir rüya, hayatının olağan akışında gördüğü sanrılar da olabilir. Kahramanın bu çağrıyı kabul etmesiyle hem kahraman hem anlatı için yeni bir dönem başlar. Böylelikle çağrının reddedildiği evre atlanırken kahraman, bilinmeyene doğru yola çıkar. Doğaüstü bir güçten gelen ve kahramanın karşılaşacağı engelleri aşmasını sağlayan yardım evresi, çağdaş anlatılarda kahramanın herhangi bir kişiden alacağı bilgi de bu kapsamdadır ve kahramanı hedefine doğru yaklaştırır. Campbell, Doğaüstü Yardım evresindeki yardımcının kahramanı koruyan genel bir gücü temsil ettiğini ileri sürer. Bir ipucuyla ya da başka bir öğeyle kahramana yol gösteren yardımcı, aynı zamanda yolculuk boyunca onu desteklemeyi sürdürür. Aşırı güç bölgesinin girişinde kahramanı bekleyen eşik muhafızları, aşılması gereken ilk eşiktir ve kahramanları çeşitli biçimlerde sınırlandırarak ilerlemesini engellerler. Campbell, her maceranın bilinmeyenler ve tehlikelerle dolu olduğuna dikkat çekerken bütün bunlar, usta ve gözü kara kahraman tarafından aşılabilir. Büyülü eşikten geçildikten sonra “Balinanın Karnı” olarak adlandırılan evre, yeniden doğuma karşılık gelir ve kahraman bu yeni alandaki bilinmeyenin içinde kaybolur. Yola çıkış aşaması bu evrede biterken Erginlenme aşaması başlar. Bu aşamanın birinci evresinde kahraman, peşi sıra sınava tâbi tutulur. Yola çıkmadan önceki dünyanın özellikleri yerine düşsel, sıklıkla onu zorlayacak, gerçeküstü olay ya da durumlarla karşılaşabileceği bir dünyada ondan yerine getirmesi beklenen zor görevlerin üstesinden gelmek için mücadele eder. Bu sınavları başarıyla verince sonraki evrede kahramanın Tanrıçayla karşılaşması, içsel ya da dışsal sınırlardaki bir kriz olarak değerlendirilir. Campbell, Tanrıçayı “Aşılmazı aşar, beslenmezi besler ve her şeyin yaşamıdır” biçiminde tanımlar. Tanrıça, varoluşun çevrimini yönlendirecek güce sahiptir. Bu bağlamda söz konusu evrede doğum ve ölüm, birbirini izler. Campbell’ın incelediği mitlerde olduğu gibi kahraman erkekse dünyanın kraliçe tanrıçasıyla evlenmek, kahraman için yaşam ustalığını temsil ederken erkek kahraman, kadının efendisi olarak konumlandırılır; ancak kadın kahramanın yolculuğunu anlatan çağdaş anlatılarda bu evre yer almaz ve geleneksel anlatılardaki ataerkil kodlar yerini bütün bunlara eleştirel yaklaşan alternatif bir inşaya bırakır. Buna bağlı olarak erkek kahramanların yolculuğunda görülen babayla barışma evresi de kadın kahramanların yolculuğunda ya hiç yer almaz ya form değiştirir. Bu evre, kahramanın öncesinde çatışma yaşadığı bir yakınıyla yaralarını iyileştirdiği evredir. Devamında tanrılaştırma ve nihai ödül evreleri gelir. Altıncı evreden sonra erginlenme aşaması biter ve dönüş aşaması başlar. Kahramanın maceranın sonunda artık yola çıktığı uzama dönmesi gerekmektedir; fakat o, dönüşü reddedebilir. Yolculuğunda bir zafer elde ettiyse toplumun yeniden inşası için görevlendirilir. Bu evrede de yine olağanüstü güçler tarafından desteklenir. Son aşamanın ilk evresindeki bir diğer olasılık ise kahramanın dünyaya dönmek istemesi; ancak bu isteğin kabul edilmemesi üzerine büyülü kaçış ve kurtulma mucizelerinin gerçekleşmesidir. Böyle bir olasılıkta kahraman kaçarken yine onu pek çok geciktirici engel takip eder. Kahramanın dünyaya dönebilmesi için dışarıdan bir yardım gerekebilir. Kahraman, ilk aşamada gelen çağrıyla bilinmeze doğru yola çıktıktan sonra yolculuğu boyunca önceki dünyayla bağı kaybolur. Bağın yeniden kurulup dünyaya dönmesi, dönüş eşiğini aşabildiğini gösterir. İleriki evreyi Campbell, “İki Dünyanın Ustası” başlığında anlatır. Bu ustalık, “İki dünya ayrımı arasında, zamanın görünümlerinin bakış açısından nedensel derinliğinkine – birinin ilkelerini diğerininkilerle karıştırmadan, aklın birinin erdemiyle diğerini tanımasını sağlayarak – ileri geri gidip gelmek özgürlüğü”dür. Altıncı ve son evre “Yaşama Özgürlüğü”nde ise Campbell, yolculuğun sonunu Ovidius’tan bir alıntıyla özetler: “Tüm evrende kaybolan bir şey olmadığından emin olun; çeşitlenir ve biçimini yeniler”.

“Tarifi kül, yeri meçhul
Müphem bir demde”*

*Kalbim Uzaklarda Bir Yerlerde
Söz: Tayfun Pirselimoğlu
Beste: Cengiz Onural

***Yazının bundan sonraki bölümü henüz izlemeyenler için Hiçbiryerde ile ilgili izleme deneyimini etkileyebilecek detaylar (spoiler) içerebilir.***

Tayfun Pirselimoğlu’nun 2002 yapımı filmi Hiçbiryerde, bir yolculuk hikâyesidir. Baş karakteri Şükran’ın adımlarıyla açılır. Şükran; kasvetli, loş bir koridorda yürümektedir ve koridorun sonundaki kapıdan az bir ışık gelse de ardı bulanıktır. Anlatıyı biçimlendiren belirsizlik, açılış sekansında mekân üzerinden hissettirilir. Oğlu Veysel, bir süredir kayıptır ve ilk sahnede Şükran, yüzü parçalanmış bir cesedi teşhis etmesi için morga götürülür. Cesedi görünce “O mu?” diye sorduklarında bayılır. Kendine geldiğinde ise maktulün Veysel olmadığını söyler. Teyit etmek için devamında gelen sorular, onu sinirlendirir. Şükran’ın hem Veysel’in ölmesi olasılığıyla hem de bunu ona kabul ettirmek isteyenlerle çatışması, o dakikadan itibaren başlar. Haydarpaşa garının gişesindeki iş arkadaşlarına Veysel’in kaybolmasıyla ilgili gelişmeleri anlattığı o gün, ikinci kez bayıldığında iç sesi, önce “Ölümün ne olabileceğini düşündüğüm ve ona en fazla yakın olduğum o gün” der ve kendini hem çok hafif, hem de çok ağır ve kırılgan hissettiğini söyler ama umudu ya da belki de aslında inadı, ölüm düşüncesini bertaraf etmek istercesine “O beni son anda yakalayacak ve kırılmama izin vermeyecek” diye içinden bir dilek geçirmesine neden olur. Veysel, bir gün karşısına çıkacak, yaşadığını ispat edecek ve bu sayede Şükran’ı da darmadağın olmaktan kurtaracaktır. Veysel’in hayatta kalma olasılığı, onun hem ulaşmak istediği gerçek hem de yaşama tutunma ve bir yolculuğa çıkma nedenidir. Bu yüzden bir süre daha İstanbul’da duvarlara kayıp ilanları asmayı sürdürür, telefonları aynı beklentiyle açar, karakola gidip bir gelişme olup olmadığını sorar. Bir gün gişedeyken Veysel’i gördüğünü sanarak bütün garda onu arar. Veysel’in sevgilisi Şule ise Şükran’ın tutunduğu olasılığın karşısındaki engelleyicilerden biridir. Morgda gördükleri üçüncü maktulün Veysel olduğunu, kasığındaki benden tanıdığını söyler. Şule’ye göre Veysel’in ölümü, kabullenmeleri gereken bir gerçektir ve bununla beraber Şükran’a başka gerçekleri daha hatırlatır: Kocası Kadir, yıllar önce siyasi olaylara karışmış ve ölmüştür. Şükran, bir daha aynı kaybı yaşamamak için Veysel’i siyasi olaylardan uzak tutmak istemiş ama başaramamıştır. Oğlunun “bu işlere bulaşmasından” da Şule’yi sorumlu tutar. Öte yandan Şükran’ın gişeden arkadaşı Melek de maden işçisi olan kocasının göçük altında kalarak can verdiğini ama uzun süre oradan sağ çıkacağına inanarak madenin başında beklediğini anlatır. Umutla umutsuzluk arasında gidip geldiği, ölümün gerçek olma olasılığının en ağır bastığı anlarda bile diğer olasılığa tutunmayı seçtiği o süreci paylaşarak Şükran’ın bu gerçekle önünde sonunda yüzleşmekten başka çaresinin olmadığını kabul etmesini ister. Şule gibi Melek de Campbell’ın modeline göre Şükran’ın yola çıkmasını engellemek için uğraşan eşik muhafızlarını temsil eder; ancak Campbell’ın modelini inceleyen Christopher Vogler’ın Yazarın Yolculuğu adlı kitabında ileri sürdüğü gibi, “düşman gibi görünen eşik gardiyanları değerli müttefiklere dönüştürülebilirler” ve Melek, bu sahnede Şükran için bir düşman gibi görünse de yitirdiklerinin neden olduğu duygu, beklentileri, hayal kırıklıkları ortaktır. Bu bağlamda Pirselimoğlu, geleneksel anlatılardaki arketipleri dönüştürerek ve yeniden inşa ederek kullanır. Mitlerdeki sıralamadan bir diğer farkı ise eşik muhafızları, Doğaüstü Yardım evresinde kahramanın karşısına çıkarken filmde, farklı görünümlerde, kahramanın yolculuğu başlamadan önce çıkar.

Campbell Rehberliğinde Anlatı Çözümlemeleri #2: Hiçbiryerde - FilmLoverss

Kahramanı Yola Çıkmaya Çağıran Arketipler: Rehber ve Haberci

Veysel’in kaybolduğunu bilen diğer iş arkadaşlarından Ahmet Bey ise halasının polis olan oğlu Cezmi’den aldığı bilgileri Şükran’a iletir. Cezmi, Veysel adında bir gencin gözaltındayken araba kazasında kaçtığını ve bulunamadığını, başka bir şehirde görenlerin olduğunu söyler. Ahmet, Cezmi’ye çok güvenemediğini belirtse de Şükran, onunla görüşmek ister; fakat bu defa Cezmi, bilgi vermekten kaçınır. Şükran, biraz ısrar edince Veysel’in Mardin’de görüldüğüne dair bir duyum aldığını söyler. Veysel’in babası Mardinlidir; ancak orada hiç akrabaları kalmamıştır. Şükran’ın Cezmi’yle görüştüğü sahneye kadar olan gelişmeler, Campbell’ın modelinin birinci aşamasının ilk evresi olan yola çıkış evresinin hazırlayıcılarıdır ve Ahmet’in Cezmi’ye dair kuşkularına rağmen Şükran, Veysel’i Mardin’de bulma olasılığına tutunmayı seçer. Cezmi, kahramanı yola çıkması için teşvik eden habercidir. Öte yandan Vogler, kahramanı harekete geçiren çağrının umut, korku ya da huzursuzluk gibi içsel olabileceğine de dikkat çeker. Veysel’in hayatta olduğuna dair inancı / umudu da Şükran için bir nevi onu yola çıkmaya çağıran habercilerden biridir. Vogler, “Çoğunlukla, kahramanlar sıradan dünyada bir şeylerin ters gittiğinden habersizdirler ve değişim için bir neden görmezler. Bir şeyleri inkâr ediyor olabilirler. Bir dizi desteğin, bağımlılığın ve savunma mekanizmasının yardımıyla, güç bela ayakta durmaktadırlar. Haberci’nin görevi bu destekleri çekmek, kahramanın dünyasının kararsız olduğunu göstermek ve eyleme geçerek, riskler alarak ve serüvene atılarak sağlıklı bir dengeye oturtulması gerektiğini ilan etmektir” der. Anlatı, tam da bu yönde gelişir. Şükran, önce oğlunun siyasi olaylara karışmasından Şule’yi sorumlu tutarak Veysel’le ilgili zihninde başka bir imge yaratır, o kaybolduğunda ise ölmüş olabileceği olasılığını aklından çıkarır ve bu olasılığın gerçeğe dönüşebileceğine ilişkin gelişmeler karşısında – örneğin morgda gördüğü maktulün Veysel olmadığını kesinkes söylemesi gibi – ölümü inkâr eder. Buna karşı, aklına getirmek istemediği olasılığın güçlenmesi onu daha da yıpratır. Verdiği bilgiye güvenilmeyeceğinin altı çizilen haberci – Cezmi – kısa sürede bilgi vermekten vazgeçer ama Şükran, ne olursa olsun, az bir bilgiyle yola çıkar, riskler alır. Aldığı en büyük risk de oğlunu Mardin’de bulamadan dönme olasılığıdır. Peki, anlatının – ve elbette yolculuğun – sonunda denge nasıl sağlanacaktır?

“Hayatımdaki ilk gerçek yolculuğumdu bu.
En uzun, en huzursuz, en umutlu yolculuk.”

Vogler’ın belirttiği gibi, kahramanın sıradan dünyasındaki bir eksilme/kayıpla gelen çağrı ve Şükran’ın oğlunun hayatta olması dışındaki olasılığı reddetmesiyle beraber yolculuk başlar. Bilinmeyene doğru bir yolculuktur bu. Anlatı boyunca yolculuğun evreleri, kahramanın iç sesiyle betimlenir. İlk aklından geçen, uzağın ne anlama geldiğidir. O dakikalarda Ankara’nın ötesini hiç görmediğini düşünen Şükran için varacağı gerçekle beraber yer de belirsizdir. Mardin garında inip şehre gitmek için bindiği dolmuşta tek kadın yolcu, Şükran’dır. Campbell, 1981’de yayımlanan röportajında “Kadının yolculuğuna gerek yoktur. Tüm mitolojik geleneğe bakıldığında kadın aslında hep oradadır, varlık göstermektedir. Tüm yapması gereken tüm insanların ona ulaşma isteğinin farkına varmasıdır” diyerek kadının hareketini sınırlayan ve kadını erkek kahramanın ulaşmaya çalıştığı nesne olarak betimleyen bir bakış açısını ortaya koyar. Geleneksel anlatılarda yola çıkan kahramanlar erkekken birçok çağdaş anlatıda – Hiçbiryerde’de olduğu gibi – kadınlar da öznedir artık ve ulaşmak istedikleri her neyse, onun için yola çıkarlar. Şükran’ın Mardin’de devam eden yolculuğunda ilk dikkati çeken, kadınların yolculuk yapmayacağı ön kabulüyle oluşturulmuş geleneksel anlatılara bir gönderim gibi olan dolmuştaki bu sahnedir. Sonrasında otele gidip bir oda istediğinde de Şükran’ı şaşkınlıkla karşılar görevli; çünkü dünyanın birçok yerinde hâlâ, günlük yaşamda yeniden üretilen ataerkil kodlar, bir kadının tek başına yabancı bir kente gelip otelde oda tutmasının olağandışı görülmesine neden olur. Şükran, benzer bir tavırla lokantada da karşılaşır. Mekânların cinsiyetlendirilmesine bağlı olarak inşa edilen özel / kamusal alan ayrımı, anlatıdaki kadın kahramanı yolundan alıkoymak isteyen engelleyiciler gibidir. Ona evine dönüp bu arayıştan vazgeçmesini kesin bir dille söyleyenler de olur. Vogler’a göre kahramanın yeni tanıdığı dünyanın kurallarına uyum sağlayıp sağlayamaması ya da birtakım yasa/yasaklara direnmesi, onun için başka bir sınavdır. Buna karşı, Doğaüstü Yardım evresinde görülen ve kahramanı hedefine ulaştırmak için yardımcı olan ipucu, bu sahnelerin hemen ardından gelir. Dilini bilmediği bir kadın, Şükran’a oğluyla birbirlerini bulacaklarını, aralarındaki kapının bir gün açılacağını ve sonunda kavuşacaklarını söyler. Kadın ve onun söylediklerini Türkçeye çeviren çocuk, Campbell’ın modelinde kahramana yol gösteren rehberlerdendir. Eşik muhafızlarının onu vazgeçirme çabalarına karşı rehber, kahramana yola devam etmesi için bir bilgi ya da ipucu verir. Kahramanın yolculuğu eşik muhafızları ve rehberlerin müdahaleleriyle biçimlenirken kahraman, hem bu bilgiler hem de engeller üzerinden sınanır. Vogler, haberci arketipinin kimi mitlerde kahramana sinsice sokulup onun güvenini kazanmaya çalıştığından bahseder. Bu nedenle kahraman, habercinin niyetini anlamakta güçlük çeker. Filmde söz konusu haberciye bir örnek, Şükran’ın lokantaya ikinci kez gidişinde yanına gelen adamdır. Adam, Veysel’in fotoğrafına baktığında onu gördüğünü, tanıyan birini bildiğini söyler. Bahsettiği kişiyi getirmek için Şükran’dan yüklü bir miktar para alır; ancak sözleştikleri yer ve saatte gelmeyerek onu dolandırır. Gece, otele dönerken Veysel’in arkadaşı Halil, bir anda Şükran’ın karşısına çıkar. Veysel’in nerede olduğunu söyleyecekken bir silah sesi duyulur, genç bir adam öldürülür ve Halil, ortadan kaybolur. Bütün bu olaylar, kahramanın birden çok sınava tabi tutulduğu erginlenme aşamasının birinci evresine karşılık gelir.

Gölge Arketipi: Veysel’le Karşılaşma

Şükran odasındayken resepsiyonistin gelerek lobide iki adamın onu görmek istediğini haber verdiği sahneyle kahramanı nihai ödüle ulaştıracak süreç başlar. Lobideki adamlar, ertesi gün onu Veysel’e götüreceklerini bildirirler. Sabah, Şükran’ı arabayla alıp bir yere götürürler ve biri, yeşil kapılı evde Veysel’in beklediğini söyler. Yeşil kapı, hem dilini bilmediği kadının bahsettiği kapıyı hem de ilerleyen sahnelerde, dönüş aşamasının beşinci evresindeki durumu işaret eden eşik mekândır. Şükran, birbirine benzeyen yapıların arasında biraz koşuşturduktan sonra yeşil kapıyı bulur. Vogler’ın ifadesiyle bu mekân, bir ara bölge – Mağaranın Derinliklerine Yaklaşma – yeridir ve Vogler, bütün anlatılardaki yolculuklarda bir dip ya da zirvenin bulunduğundan söz eder. Bu sahne, kahraman için hem dip hem zirvedir. İçeri girdiğinde evdeki gencin yüzüne dikkatlice bakmadan ona sarılır heyecanla; ancak Veysel adındaki o genç, oğlu Veysel değildir. Şükran, oğlunu ararken, oğlunun adaşı olan bu genç de o evde annesiyle buluşmayı beklemektedir. Yeşil kapı açıldığında, dilini bilmediği kadının söylediği gibi, Şükran ve – oğlu olmasa da – Veysel buluşurlar. Bu buluşma, Şükran’ın yolculuğunun son aşmasını belirler. Veysel, ya Şükran’ın oğlunu ya da oğlunun Şükran’ı bulacağını söyleyerek gider. Vogler, Campbell ve Jung’un çalışmalarını ele alırken bir gölge arketipine değinir. Bu aşamada gölgeyle yüzleşme gerçekleşir. Filmde oğlu olmayan Veysel’in bir mağarayı andıran evde karşısına çıkması, Şükran’ın kaçındığı gerçekle yüzleşmesinin öncesindeki aşamadır. Burada tanıdığı Veysel, Platon’un mağara alegorisindeki gölgeler gibi bir yanılsamadır. Önce yüzüne dikkatli bakmadan onu oğlu sanıp sarılması, Şükran’daki yanılsamanın göstergesidir. Diğer bir deyişle Mardin’de tanıdığı Veysel, Şükran’ın gerçekle yüzleşmesine aracılık eden gölge arketipidir ve bu sahne, kahramanın en büyük korkusuyla yüz yüze geldiği andır.

Ertesi sabah, Şükran’ı yine bir cesedi teşhis etmesi için morga götürdüklerinde ölen kişi, o yeşil kapılı evde tanıdığı Veysel’dir. Şükran’a ölenin oğlu olup olmadığı sorulduğunda “O” der, kabul eder ve cenazesini alır. Şükran, cenazeden dönerken bir sokakta yeşil bir kapı kapanır. Şükran’ın bir an için bile olsa o evde oğlunu bulduğunu sandığı birkaç saniye, onun için nihai ödüldür. Buna karşı Hiçbiryerde’deki kahraman, Vogler’ın sınıflandırmasında yer alan trajik kahramana bir örnektir ve trajik kahramanın yolculuğu felaket ya da yenilgiyle sonuçlanır. Cenaze dönüşü Şükran’ın bavulunu yakın plan alan kamera, dönüş aşamasının başladığını haber verir. Şükran, Mardin’de tanıdığı Veysel’in cesedini teşhis ederken oğlu olduğunu kabul ettiğinde aslında kendi oğlunun da ölümünü artık kabullenmiştir. Filmde bu gerçek, henüz yolculuk başlamadan önceki bir sahnede, Şükran’ın fotoğraflara bakarken aklından geçenleri duyduğumuz anda sezdirilmiştir. Evin duvarında üç çerçeve vardır. “Yalnız ölülerin fotoğraflarının duvarda asılı olduğunu çok geç fark ettim. Yalnız onların resimleri ellerde dolaşır. Yalnız ölüler resimlerine sığınırlar. Ölüm, çerçevelere yerleşir. Peşimizi bırakmaz” diyerek Veysel’in fotoğrafını kaldırıp çekmeceye koyar. Filmin son sahnesindeyse Şükran, ölüm gerçeğini kabullendiğini anlatırken arkada Veysel’in fotoğrafı belirir. Veysel karakterinin film boyunca yalnızca fotoğrafını görmemiz, örneğin hiçbir flashback sahneyle onun canlı olarak gösterilmemesi, anlatı evrenindeki yokluğunu simgeler. Şükran’ın yolculuğunun sonunda vardığı yer, tam olarak Campbell’ın modelinin üçüncü aşamasının son iki evresine karşılık gelir. Kendisinin ve oğlunun iki dünya, yani doğum ve ölüm, arasında duran kapının hangi tarafında olduğunu kabullenmek, bir yenilgi de olsa – Campbell gibi Ovidius’a gönderimde bulunarak bu evreyi betimlemek gerekirse – Şükran’ın evrende kaybolan hiçbir şeyin olmadığının, sadece biçim değiştirdiğinin ve çeşitlendiğinin farkına vardığı bir evredir bu. Yine filmin ilk bölümündeki bir sahnede bahsettiği, Veysel’e çocukluğunda anlattığı masalı son sahnede ima ederek söyledikleri, bu farkına varışın göstergesidir: “Kaybettiğimizi zannettiklerimiz, aslında onları yanlış yerde aradıklarımız, aslında bir kapının ardında bizi bekliyorlar. Bir gün geniş biçimde açılacak bir kapının ardında. Huzursuz kalbinizle diğer taraftaki sevdiğinize kavuşmayı bekliyorsunuz… Gitmek istiyorsunuz, huzura kavuşmak istiyorsunuz ama kapı size kapalı. Geçirmeniz gereken günleriniz var. Hiçbir şey kalbinizi sakinleştirmiyor, hiçbir şey. Yalnızca bir tek şey: Kapının deliğinden gelen bir fısıltı. O dönecek değil mi anneciğim, diyor. Evet, gelecek sevgilim, o geri gelecek…”

 

Kaynakça

Campbell, J. (2013). Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. Çev. Sabri Gürses. Kabalcı Yayıncılık: İstanbul.
Campbell, J. Yazarla söyleşi, New York, 15 Eylül 1981.
Vogler, C. (2009). Yazarın Yolculuğu. Çev. Kenan Şahin. Okuyan Us: İstanbul.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information