Başar Sabuncu, daha ziyade tiyatrocu kimliğiyle bildiğimiz bir isim. Üniversite yıllarında başlayan bu deneyim gelişerek devam etmiş, gerek yurt içinde gerek yurt dışında başarılı işlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Dünyaca bilinen eserleri Türkçeye çevirmiş, bunların bazılarını yönetmen olarak farklı tiyatrolarda sahnelemiştir. TRT için oyunlaştırdığı radyo tiyatroları bulunmaktadır. Politik sebeplerle yurt dışında bulunduğu yıllarda tiyatro üzerine eğitim ve araştırma yapmaya devam etmiş, saygın tiyatrolarda oyunlar sahnelemiştir. Eleştirel ve muhalif kimliğiyle bildiğimiz Sabuncu, kimi zaman yargılanmış, işinden edilmiş, sürgünlük yaşamak zorunda kalmıştır. Ancak tüm bunlar, onun sanatını icra etmesine mani olmamıştır. Mahkemeyle işine geri dönmüş, hayatın normalleştiği zamanlarda yurda dönüş yapmıştır.

Sabuncu’nun sinema alanında eserler üretmesi, Türkiye’nin çok boyutlu topyekûn bir değişim periyoduna girdiği 1980’li yıllara rastlar. Önceleri senaristlikle başlayan bu süreç, daha sonra bizzat kendisinin yönettiği filmlerle devam eder. 1985 tarihli Çıplak Vatandaş, Sabuncu imzalı ilk film olurken onu, sırasıyla Asılacak Kadın (1986), Kupa Kızı (1986), Kaçamak (1987), Zengin Mutfağı (1988) ve bir dönem filmi olan Yolcu (1994) izler. Filmlerin senaryoları, yönetmenin yine kendisine aittir. Filmlerinde daha ziyade alt ve orta sınıf insanların yaşamla olan mücadeleleri, tutunma çabaları vardır. Kadınların merkeze alındığı filmlerdeyse eril tahakküm tarafından yaratılan mağduriyet söz konusu olur. Sosyal ve sınıfsal temelli, eleştirel bir sinema anlayışını tercih eden Sabuncu, kurulu düzen eliyle mağdur edilmiş küçük insanların hikâyelerini anlatır. Seksenli yılların toplumsal atmosferini düşündüğümüzde bu hikâyeler, bağlamına daha oturur. Bahse konu bu döneme değinmekte fayda var.

1980 yılı ve sonrası, tüm dünyayla birlikte Türkiye’nin de hızlı bir dönüşüm yaşadığı zamana karşılık gelir. Neoliberal ekonomi politikalarının bütün bir hayata yön verdiği bu yıllarda, köklü sosyal ve ekonomik değişimler meydana gelir. Yükselen yeni muhafazakârlığın sarıldığı bir ideoloji olan neoliberalizm, sermaye çevrelerinden gördüğü destekle yeni politikaların merkezi hâline gelir. Başat özelliği emek aleyhtarı ve sosyal devlet anlayışını törpüleyici özellikleri olmasıdır. Bu sebeple özellikle emek çevrelerinin hayatını zorlaştıran, geçim sıkıntısı içine sokan durumların ortaya çıkmasına sebep olur. Dünyada Ronald Reagan ve Margaret Thatcher isimleriyle birlikte anılan neoliberal ekonomi politikalarının Türkiye ayağındaki uygulayıcısı, 24 Ocak Kararları’nda imzası bulunan Turgut Özal olur. Bu yazının konusunu oluşturan Çıplak Vatandaş filminin kahramanı küçük memur İbrahim, bu dönemin ortaya çıkardığı milyonlarca mağdurdan sadece biridir.

Çıplak Vatandaş: Çıplaklığın Protest Hâli

Çıplak Vatandaş, Başar Sabuncu’nun senaryo alanındaki tecrübelerinden sonra ilk yönetmenlik denemsidir. Daha önce senaryolarını yazdığı Talihli Amele ve Namuslu filmleriyle tematik olarak benzerlik taşır. Seksenli yılların değişim furyasında ayakta kalmaya çalışan küçük insanlardan birinin öyküsünü anlatır. Şener Şen’in ustalıkla canlandırdığı beş çocuklu, dar gelirli memur İbrahim’in adım adım delirmeye varan hikâyesi, çıplaklığının yarattığı sansasyonla birlikte anlatılır. Bir kamu dairesinde alt kademe memur olan İbrahim, dört çocuğu ve beşinciye hamile eşiyle kiralık bir evde kıt kanaat geçinmektedir. Ancak bahsettiğimiz seksenli yılların, çalışanlar için giderek zorlaşan hayat şartlarında gün geçtikçe geçinememeye başlar. Mütevazi maaşı, zam sağanağında pul olur. Buna rağmen saflığa varan iyimserliği, yaklaşmakta olan fırtınanın sessiz habercisidir. İbrahim’in geçim krizine bulduğu ilk çözüm kendinden ödün vermek olur. Bütün ihtiyaçlarını kısar, işyerinde çay bile içmez; fazla mesaiye kalır, çarşı pazarda seyyar satıcılığa başlar. Başta acemilik çekse de giderek sokağın raconunu öğrenir. Tüm bunlara rağmen kazandığı, yedi kişilik tek maaşlı hanesini geçindirmeye yetmez. Zorlaşan geçim koşulları, bunu imkânsız kılar. Bir akşam vakti televizyon izlerken ekranda kendi yansımasını görür ve onunla kavgaya tutuşur. Ardından televizyonu camdan aşağıya atar. Bu durum, İbrahim’in artık gerçeklik algısını yitirdiğinin ve delirmeye başladığının işaretidir. Televizyonda gördüğü yansıması, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “İcraatın İçinden” programını andırır. Bu sahne, çalışan kesimin geçinemeyişiyle Özallı yılların ekonomi politikaları arasında bir bağ kurar. Televizyonun camdan atılması, bu politikalara emek kesimlerinden gelen simgesel bir tepkidir. Her geçen gün durumu daha kötüye giden İbrahim için eşikler artık geçilmiştir. Minibüste yolculuk ettiği bir akşam, insanların yüzlerinde yine kendi yansımalarını görür. Kendini dışarı atar ve soyunur, çıplak hâlde sokaklarda koşmaya başlar. Gelen geçen meraklı yüzler ona bakar. Bu, geçinemeyen çaresiz vatandaşın isyanıdır.

Konunun medya eliyle tüm yurtta duyulması büyük etki yaratır. Olayın kendisi medya için bulunmaz bir fırsattır, tirajı gün geçtikçe düşen bir gazete için aranan “sansasyon” bulunur. Geçinemeyip soyunan “çıplak vatandaş” ciddi anlamda “haber değeri” taşır. Farklı çevrelerden her kesim İbrahim’i kendi amaçları için kullanmaya başlar. Gazete patronu, olayı hemen bir yazı dizisine dönüştürerek tirajını artırır. Reklam endüstrisi ürün pazarlamak için “halka yakın” birini reklam yüzü hâline getirir. İş dünyası, emek kesimlerine yakın duruşunu göstermek için İbrahim’e “yardım elini” uzatır. Olayın kendisi “public relations” için oldukça kullanışlıdır. Böylece çıplak vatandaş, ülke genelinde bir fenomene dönüşür. Medya ve reklam endüstrisi eliyle gündelik hayatın her yerine sızan bir imaj hâline gelir. Öyle ki devlet büyükleri bile, ima edilen dönemin Başbakanı Özal, onu özel olarak kabul eder. Yokluk içindeki İbrahim, ne olduğunu bile anlamadan bir anda bolluğa kavuşur. Yeni bir evi, eşyaları, otomobili olur. Adeta her şey yenilenir. Yaşadıkları gerçek değilmişçesine şaşırtıcıdır. Sınıfsal konumu bir anda değişir

Rüyanın bitişi, çıplaklığın kolektif bir eylem hâline gelmesiyle olur. İbrahim’in yaşadıklarını gören bütün dar gelirli halk, onu bir model olarak görür ve soyunmaya başlar. Bu sayede bir takım maddi ve sınıfsal imtiyazlar elde etmeyi umar. Fabrika işçilerinden gecekondu direnişçilerine, bilet parası olmayan yolcudan gündelik hayatın tüm kesimlerine herkes birer çıplak vatandaş hâline gelir. Polis ekipleri bütün gün sokaklardan çıplakları toplar. Böylece iş çığırından çıkar ve bir güvenlik sorunu hâline gelir. İbrahim tek başına soyunup çıplak vatandaş hâline geldiğinde ürkütücü bir durum yoktur, çünkü yaptığı bireysel bir eylemdir. Ancak bütün bir halkın soyunup onu taklit etmesi, kurulu düzen için ciddi bir varoluş sorununa dönüşür. Bu sebeple “delirmiş olabileceği” ihtimali tekrar akla gelir. Devreye hemen savcılık ve adli tıp girer. Artık deli gömleğini giymenin zamanı gelmiştir. Medyanın, reklam endüstrisinin, sermaye çevrelerinin desteği bir anda yok olur. Rüya bitmiştir artık. Ancak, ona deli gömleğini giydirmek o kadar kolay olmayacaktır. Sabuncu, finale sürprizli bir son hazırlar.

Çıplak Vatandaş, 24 Ocak ve 12 Eylül sonrası neoliberal politikalarla yeniden dizayn edilen Türkiye’de giderek zorlaşan ekonomik koşulların çalışan kesimler üzerindeki yansımasını etkili bir mizah gücüyle anlatır. Çıplaklık aracılığıyla protesto, kolektif bir eyleme sırıtmayan bir estetikle dönüştürülür. Ortaya başarılı bir alegori çıkar. Başar Sabuncu, senaristliğinin ardından gelen ilk yönetmenlik denemesiyle sinemaya sağlam bir adım atar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information