Avrupa sinemasının en önemli yönetmenlerinden Dardenne Kardeşler’le (koronavirüs salgını öncesinde) Paris’te UniFrance’ın gerçekleştirdiği bir etkinlikte bir araya geldik ve Başka Sinema’nın online olarak gösterime soktuğu, Cannes Film Festivali’nde kendilerine En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran, günümüz Avrupa toplumundaki ciddi bir soruna, radikalizme yönelen Müslüman gençlere değinen son filmleri Genç Ahmed – La jeune Ahmed‘i konuştuk.

Söyleşi: Utku Ögetürk
Deşifre: Recep Hazır

Utku Ögetürk: Avrupa’da yaşayan, müslüman bir ailede yetişmiş bir gencin hikâyesini anlatma fikri nasıl ortaya çıktı?

Jean-Pierre Dardenne: Sinemamız, dünyadaki durumu anlamaya çabalıyor. Böyle bir amacımız var. Din ile suistimal edilmiş gençlerin, özellikle de kızlardan çok, böyle erkeklerin olduğunun uzun bir zamandır farkındaydık. Bu dini öğretiler ve onlara verdikleri tepkiler, bu çocukların dışlamalarına neden oluyor. Bu dışlama da şiddete ve saldırganlığa dönüşebiliyor. Hatta din adına öldürmeye kadar gidebiliyor bu. Biz de bununla ilgili bir şey yapılmalı diye düşündük. Çünkü katı bir bağnazlığa kapıldığınızda bir çözüm ihtimali ortadan kalkıyor. Ama bizim asıl ilgilendiğimiz nokta, daha genç bir karakterin ilk kez radikal bir fikre kapıldığında bundan çıkmanın nasıl mümkün olabileceğine kafa yormaktı.

Utku Ögetürk: Peki, Ahmet karakterini anlatabilir misiniz?

Jean-Pierre Dardenne: Ahmet genç bir oğlan, bir delikanlı. Mutlak bir arayışın içerisinde. Bir arayışta olduğunuzda çevrenizden kopup daha büyük bir ideale bağlanmak ve kendinizi ona ait hissetmek istiyorsunuz. Bu bir aşkın, dayanışmanın, ötekine karşı insani bir yaklaşımın ideali de olabilir ya da Ahmet’in benimsediği bir nefret ideali.  Bu, bir bakıma gençlerle ilgili, hayatta daha büyük bir şeyin parçası olmak istediğiniz an ile ilgili bir film. Ahmet’in seçtiği bu yol, ailesinden nasıl ayrılacağı ve başka bir şeye nasıl ait olacağını gösteriyor. Kendinizi tam tanımadığınız yaşlarda başka bir şeyin parçası olmak istiyorsunuz. Burada bir imamla tanışan bir çocuk var. Yanlış ideali ona sunan da bu imam. Kötü bir karşılaşma olabilir, ancak bizim için önemli olan onu sadece imam tarafından yanlış yönlendirilmiş bir kurban olarak göstermemekti. Bu idealin ona sunduğu ve onun aradığı şey arasında bir bağlantı var. Kendisini bu ideal ile tanımlayabilir, mutlu olduğunu, bu ideale tutunarak mutlu olduğunu görebiliriz. Burada iki yön arasında dengeyi sağlamaya çalışıyoruz. Bir yandan da onu olduğunu düşündüğünden daha büyük bir karakter gibi göstermeye çalıştık.

Luc Dardenne: Ona göre bu idealin peşinden gitmek ve öğretmenini öldürmek onu olduğundan daha büyük yapan bir şey. Böyle bir fikre kapılmış. Ama aynı zamanda yine de bir çocuk. O bunun farkında değil ama izleyici farkında. Dua ederken olgunlaşmamış ellerini görüyoruz; koşarken ise o hâlâ bir çocuk. Böylelikle bu, izleyici için daha da rahatsız edici bir duruma dönüşüyor. Onu durdurabilmek için yanında kalmak istiyorsunuz. Çünkü bir çocuk olduğunu biliyorsunuz. Kendini adamaya karar verdiği o role yakışmıyor. Seyircinin hikâyenin bu yönünü gerçekten hissetmesini istedik.

“Sinema kesinlik işidir.”

Utku Ögetürk: Dinle ilgili bir film yapmanın zorlukları neler?

Jean-Pierre Dardenne: Sinema kesinlik işidir. Çok net olmalısınız. Bir aktör için nasıl bu durum aynıysa, siz de yönetmen olarak işinizi yaparken çok hassas ve net olmalısınız. Bu bizim için gerçekten çok önemliydi. İnsanların eline bu konuda sizi suçlayacak bir argüman vermemelisiniz. Bu yüzden bu konuyla ilgili detaylı ve doğru bir hazırlık yapmamız gerekiyordu. Olabildiğince çok araştırma yaptık, hâlihazırda tanıdığımız insanlarla çalıştık, internetten bilgi topladık, çok fazla şey okuduk. Ahmet’in gittiği yerlerin yöneticileri ile görüştük. Bir imamla, bir din öğretmeni ve bir polis memuruyla ile konuştuk. Bu polis Cezayir’de çalışmış olan Belçika’daki ilk polisti. Bize yirmi yılı aşkın bir süredir endişeli olduğunu ve Belçika’nın şu anda bu gençlerle ilgili olan bitene dikkat etmesi gerektiğini söyledi. Bu anlamda konuyla ilgili olarak olabildiğince kesin gerçeklere ve kanıtlara dayanan çalışmalar yapmaya çalıştık. Dinle, ibadetlerle, dini pratiklerle ilgili verdiğimiz tüm detayların doğru yansıması için çekimlerde tüm sahnelerini aktörle prova etmesi için çalışan bir danışmanımız vardı. Her şeyin doğru ve kesin olduğundan emin olmak için Arapça diyalogları ve altyazıları iki farklı kişiye kontrol ettirdik.  Elbette günün birinde birinin gelip “Bu tam olarak doğru değil.” deyip demeyeceğinden emin olamazsınız.

Luc Dardenne: Ayrıca Müslüman karakterlerin hepsini radikalizme bulaşmış kişiler gibi göstermemek, karakterlerimiz üzerine belli yaftalar yapıştırmamak için senaryo üzerinde çok çok dikkatli çalıştık. Bu çok önemli. Mesela Müslüman bir aileden gelen öğretmen Madame Inés karakteri şu noktaya değiniyor “Babam da bir Müslüman ve bana pek bir şey öğretmedi.” Bu da İslam’ın başka bir yönü, böyle de bir tartışma var.

“Sinemalar seyircilerle bir araya geldiğimiz yerlerdir.”

Utku Ögetürk: Online platformların varlığı, sinema endüstrisinde büyük bir tartışmanın parçası olmuş durumda. Bir grup sektör profesyoneli Netflix’in sinemayı öldürdüğü savını sunarken diğer yandan Scorsese ve Fincher gibi önemli yönetmenler, filmlerini Netflix bünyesinde çekiyor. Cannes Film Festivali de bu mecralara karşı olan tutumunu sürdürüyor. Siz online platformlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Jean-Pierre Dardenne: Online platformlar bugün sektörün önemli bir parçası. Finansal anlamda güçlüler ve filmlere yatırım yapıyorlar. Bunda yanlış bir şey yok ama yanlış olan tek şey şu ki; filmlerin sinemada gösterilmesini istemiyorlar. Filmler en az 3 ay sinemada gösterilmeli. Mevzu gerçekten bu. Çünkü filmler sinema için yapılır. Yoksa filmleri sinema için yapılanlar ve online platformlar  için yapılanlar gibi bir ayrım yapmak zorundasınız. Platformlar için yapılan filmler olabilir ama umuyorum ki filmlerin önce sinemada gösterilmesi gerektiğini kabul edecekler.

Luc Dardenne: Bence Netflix bunu anlayacak. Bazen çok güçlü olduğunuzda idrak edemiyorsunuz ancak bence hâlâ bu anlayabilecek noktadalar. Filmlerin kamusal alanlarda yaşamasına dair bir gereklilik olduğunu görecekler. Sinemalar seyircilerle bir araya geldiğimiz yerlerdir. Filmler yaşamlarına böyle başlarlar. Şehirlerde yaşadığımız ve eskiden kırsal kesimde de olan bir durum bu. Dışarı çıkmak, beraber film izlemek için bir araya gelmek, bir şeyler yerken ya da içerken film üzerine konuşmak… Bu toplumsal pratiklerimizin bir parçası. Bunu insanlardan koparıp almak sinema ya da insanlar için uygun olmayan antropolojik bir değişim. Bu yüzden filmlerin sinemada gösterilmesine dair bir gerekliliği anlamak zorundalar. İnsanları eve kitleyip bir çatı altında film izlemeye zorlamanın bir anlamı yok.

Utku Ögetürk:  Çok teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information