-GBkLdOHavs


Denis Villeneuve imzalı Enemy, Prisoners ve Sicario filmlerini mercek altına alan video essay, yönetmenin karakterlerinin sınırlarını nasıl zorladığını ortaya koyuyor.

Denis Villeneuve, filmlerinde izleyiciyi aktif bir konuma yerleştirerek onlara bir sorumluluk verir. Bu sorumluluk izleme deneyimi ile alakalıdır. İzleyicinin filmlerini yalnızca eğlence amaçlı görmesini, film bittikten sonra kapatıp gitmesini beklemez. Villeneuve’ün filmleri, bittikten sonra izleyici ile kalmaya, onların zihinlerinde işlemeye devam eder. Belki de bir filmin derinliğini oluşturan şeylerden biri budur. İzleyicilerin Villeneuve filmlerini izleme sürecinde yaşadığı deneyim, onları bu dünyada tutmaya devam eder. Oyunculuk performansları, senaryo, görüntü yönetimi ve en önemlisi de karakterler yönetmenin filmlerinde üzerinde özellikle durulması gereken bir unsurdur.

Villeneuve filmlerinde karakterlerin yaşantılarını ve sahip oldukları itici güçleri, onları içine koyduğu olağanüstü baskın durumlar ile ortaya çıkarır. Karakterleri bir anlamda sınırlarının eşiğine getirerek onları adeta hırpalar. Filmdeki karakterlerin hissettikleri baskı giderek artınca, yaşadıkları olay onları bir değişime sürükler. O ana kadar sahip oldukları inançlar, değerler, kendilerine dair benlik algıları sarsılır. Bu noktada aldıkları kararlar, izleyicinin gözünde değerlidir. Çünkü bu kararlar, davranışlar artık onların yeni kimlikleridir. Değişim başladığında ve izleyici onların durumuna gerçekten inandığında artık geriye dönüş yoktur. Karakterin bu baskı ortamından nasıl çıkacağını izleyici merak eder. Bu açıdan Villeneuve filmlerinde karakter mevzusu, film bittiğinde bile izleyiciyi filmin dünyasında tutan önemli bir dinamiktir. Screened kanalının hazırladığı video essay, Villeneuve’ün üç filmine odaklanıyor: 2013 yapımı Enemy ve Prisoners ile 2015 yapımı Sicario. Bu filmlerdeki karakterlerini nasıl kendi sınırlarına zorladığını, onlarla nasıl oynadığını ve bunun sonucunda yaşadıklarını mercek altına alıyor.

Denis Villeneuve Filmlerindeki Karakterlerin İçsel Çatışmaları

Denis Villeneuve, filmlerinde karakterlerini kendi comfort zone olarak tabir edilebilecek o güvenli, rahat yaşantılarından alır. Onları bir bilinmezliğin, çözülmesi gereken gizemli olayların içine koyar. Film boyunca karakter bununla uğraşırken bir dönüşüm geçirir. 2013 yapımı Enemy filmi ise buna çok katmanlı bir yerden yaklaşıyor. Karakterin bu güvenli alanından çıkışı Adam adlı bir üniversite hocasının kendisine çok benzeyen, neredeyse ikizi gibi görünen Anthony adında aktörü fark etmesi ve onunla tanışmak istemesi ile başlıyor. Ancak olay yalnızca fiziksel bir benzerlikten çok öte. Filmde bu benzerlik bir karakterin içsel çatışmasında bir bölünmüş kişilik olayı için alegori olarak sunuluyor. Birbirine benzeyen karakterler aslında madalyonun iki yüzünü temsil ediyor.

Filmin ana çatışmasını Villenevue, bir erkek karakterin yaşadığı duygudan veriyor. Aldatma, kendini tatmin etme arzusunu hamile eşinden saklayan erkek karakterin yaşadığı sadakat ve ihanet ikilemi üzerinden gidiyor. Karakterini yarattığı persona, iki farklı dünya bir araya gelmektedir. Filmdeki örümcek ile sürekli görülen kablolar, karakterin hissettiği sıkışmışlık, kapana kısılma hissini ortaya koyan bir metafor olarak çıkıyor. Devam eden bu çatışma, karakterin doğru olduğunu düşündüğü bir karar verse de devam etmektedir. Hayattaki zor kararlar verilen doğru bir karardan sonra bitmez. Onların yarattığı çatışmalar devam etmektedir. Villeneuve de karakterlerini bir kez daha geçmişi ile tekrar sınamaktadır.

Karakterlerin Yaşadığı Sarsıcı Olaylar

Prisoners filminde Villeneuve, sarsıcı bir olay ile karakterin kişiliğinin derin noktalarını keşfetmeye çalışır. Kısaca tarif etmek gerekirse bir aile babasının kızının kaçırılması durumunda yaşadığı durum gözler önüne seriliyor. Bir erkek karakterin baba olmanın gerektirdiği sorumluluklar açısından ve kızını kaybetme korkusundan dolayı yaşadığı buhran göz önüne seriliyor. İzleyicinin böyle bir durumda kendini karakterin yerine koyması pek tabiidir, özellikle bir de çocuğu varsa. Böyle bir anda insanın neler yapacağını bilememesi onu sağlıklı olmayan bir düşünce içine itiyor. Villeneuve karakterini yaşadığı bu olay üzerinden onun kişiliği üzerinde bir araştırmaya gidiyor.

Prisoners filmindeki baba Keller’ın ve ailesinin bu korkunç olay ile başa çıkması anlatılıyor. Bununla birlikte elinden geleni yapmaya çalışan Keller’ın polise olan güveninin sarsılmasından sonra ipleri eline alması bazı soru işaretlerini ortaya çıkarıyor. Bu soru işaretleri Keller’ın kızı ile birlikte ortadan kaybolan arkadaşının babası ile anlam kazanıyor. Diğer baba Franklin ile Keller’ın bu durum içerisinde birbirine yakın ancak bazı noktalarda eşit olmayan sert tavırları önemli bir nokta. Şöyle ki Keller’ın kızını ararken ne kadar ileri gidebileceği, içinde sakladığı o koruma güdüsü ve bir yandan da baba olarak kızını koruyamadığı için yaşadığı yetersizlik hissi sınanıyor. Villeneuve bir nevi yan karakter ile Keller’ın yaşadığı duyguyu izleyiciye aktarmayı başarıyor. Ayrıca filmde Franklin ile Keller’ın kaçırılma olayının bir numaralı şüphelisi Alex’i kaçırıp bir çekiç ile tehdit ettiği noktada teknik anlamda Villeneuve’ün karakteri keşfetme yolundaki başarısını da ortaya koyuyor. Kesme yapmadan, sabit kamera kullanımı ile kapının dışında yaptığı frame-in-frame kompozisyon da karakterin yaşadığı sıkışmışlık hissini başarılı bir şekilde yansıtıyor.

İçinde Bulunulan Bağlam

Sicario filminde ise yönetmen, ana karakteri Kate’i bir dizi sorgulamalara itiyor. Ancak bu sorgulamalarda karaktere bırakılan alan çok da günlük hayatın sorgulamaları kadar rahat değil. Yaptığı işin iç yüzünü öğrendikçe inandığı değerlerin aslında göründüğü gibi olmadığını fark ediyor Kate. Ancak FBI ajanı olması, yaptığı işin öğretilen sorumluluğu, güveni sağlamak, uyuşturucu kartellerini avlamak gibi kavramlar Kate’i hiç olmak istemediği birine dönüştürmeye zorluyor. Bunda da çevresinde bulunduğu kişilerin etkisini hissediyor.

Kate’in içinde bulunduğu durum, legal olarak yaptığı işin kendi ahlaki ve etik değerleriyle çarpışmasından kaynaklanıyor. Ancak yaptığı işte kırılganlığa, hüzne, tabiri caizse çocukluk yapmaya alan tanımıyor. Doğru olanı, emredileni yapman gerekiyor, bunun içerisinde öldürmek de olsa. Villeneuve karakteri bu duygununun içine onun yaşadığı bağlam sayesinde koyuyor. Bu bağlam insanlık, etik, varoluş gibi kavramların sorgulanması. Bu sorgulamanın yarattığı muğlaklık teknik anlamda da hissettiriyor. Karanlığın karşı konulmaz baskısı, görüntü yönetiminde tezat ışık kullanımı, insanı içine çeken sıkıntının müzik tasarımında bir vücut bulması Villeneuve’ün filmini teknik açıdan da başarılı kılıyor.

Denis Villeneuve filmlerinde karakterlerinin içsel çatışmalarını, muğlak yanlarını, ikiliklerini izleyiciye ne kadar gerçek olduklarını göstermek için irdeliyor. Bu şekilde izleyicinin karakterler ile empati kurmasını sağlıyor. Hiçbir zaman siyah ve beyaz olarak karakterlerini çizmiyor. İçine koyduğu durumlardaki eylemleri, bir karara sürüklüyor. İzleyici bu eylemlerin iyi ya da problematik taraflarına kendisi karar veriyor. Ancak bir kişinin iyi eylemleri başkası için problemli olabilir. İşte bu noktada filmlerde yaratılan dünya, film bittikten sonra da izleyici ile yaşamaya devam ediyor.

Screened kanalının hazırladığı video essay‘i buradan izleyebilirsiniz.

Kaynak: Screened

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information