"Beni nerede bulacağını biliyorsun." Film boyunca yankılı ses bandında tekrarlanan repliklerden biri olan bu cümle, yapısı gereği bir arayışı işaret ediyor. Dün Gece Soho’da – Last Night in Soho bu söz konusu arayışı, ana kahramanı Ellie’nin kişisel ilgi alanları ve karakteristik özellikleri üzerinden kendisine malzeme edinip sinema tarihinin oldukça spesifik bir dönemini didikliyor. Kendisinden alışık olduğumuz yeni bir “iyi fikir filmi” ile karşımıza çıkan Edgar Wright, Londra’nın filme adını da veren Soho mahallinde yerin altında bir yerlerde yatan, bölgenin şaşaalı döneminin "hayaletlerini" uyandırıyor ve o dönemin bugünlere bıraktığı mirasıyla karşı karşıya getiriyor. 1960’lı yılların popüler kültürüne duyduğu merakı ve o dönemden aldığı ilhamla geliştirmekte olduğu yaratıcılığıyla umut vadeden genç bir moda tasarımcısı olan Ellie’nin, Londra Sanat Okulu’nu kazanmasının ardından ülkenin taşra kısmından bu bölgeye taşınmasıyla başlıyor söz konusu buluşma. Eğer bu buluşma bir nevi geçmişle yüzleşmeyse bile Last Night in Soho, sorularını da cevaplarını da nerede bulacağını çok iyi biliyor. Sanırım Edgar Wright’ı tek bir cümleyle anlatmak zorunda kalsam kendisi için “kağıt üstünde çok iyi tasarlanmış ve kurguda tıkır tıkır işleyen filmlerin yönetmeni” derdim. Sonuçta, içinde yer almayı tercih ettiği kalıp ne olursa olsun, özünde sahip olduğu cümleye sahip çıkan ve etrafındaki curcunalı dünyaları o metnin bağlamına oturtabilen çok iyi yazılmış tasarılardan oluşuyor filmografisi. Biraz daha açacak olursak, Wright’ın büyük perdeye girişinin tür parodileri, hatta biraz daha cüretkar davranarak tür pastişleriyle başladığı söylenebilir. Filmlerinin her birini, altına girdikleri kategorilere en kötü ihtimalle yeni yorumlar getiren ama çoğunlukla dönüştürücü auteur dokunuşlarıyla tek başlarına anılabilecek özgün yapımlar olarak nitelendirmek mümkün. Çok genç yaşta çok düşük bir bütçeyle tamamladığı western komedisi A Fistful of Fingers’tan (1995) bu yana süregelen kariyerinde zombi, polisiye, uzaylı, çizgi roman ve soygun filmlerinin parodilerinden her zaman kendine ait konsept dışı bir ana metni parlatmayı başaran iyi fikirlere imza attı. Şimdi Last Night in Soho ile psikolojik gerilim ile korku türlerinin öğelerini kullanarak çok meraklı olduğu spesifik bir döneme, 1960’lı yılların Londra’sına odaklanıyor. Last Night in Soho: O Eski ‘Güzel’ Günler Son cümlenin yarattığı algıdan hemen kurtarmak üzere hikâyenin 1960’larda değil, günümüzde geçtiğini söyleyerek başlayayım filmin dünyasına girmeye. Zaten Wright da filmin açılışını bu yanılsamayı kullanmak üzere, İngiltere’nin taşralarında küçük bir kasabada büyükannesiyle birlikte yaşayan Ellie’nin (Thomasin McKenzie) 60’lardan kalmış gibi duran odasında yapıyor. Annesini küçük yaşta kaybetmiş genç kadının en büyük rüyası, hayallerini süsleyen 1960’lı yılların Londra’sında başarılı bir moda tasarımcısı olarak yaşayabilmek. Bunun bir kısmının müjdesi çok geçmeden çalan kapı ziliyle gerçekleşiyor ve Ellie, Londra’daki sanat okuluna yaptığı başvurunun kabul edildiğini duyar duymaz valizlerini toparlayıp o büyülü büyük şehre taşınıyor. Altın çağını altmış yıl kadar önce yaşamış o ışıl ışıl Soho bölgesine dair bir şeyler yakalama uğraşında olsa da bu yeni dünya Ellie’nin hayallerindekine pek de benzemiyor. Bu noktada filmin kurmaya başladığı tanıdık “yeni okul ortamı”, “kötü arkadaş tecrübeleri” ve “sislerin arasından çıkıp gelen arkadaş canlısı bir Romeo” klişeleriyle bezeli anlatısı, seyircisini Ellie’nin ardındaki saflarda pozisyon almaya hazır hâle getiriyor. Çünkü eğer herkes hazırsa, herhangi bir Step Up (2006) ya da Fame (1980) uyarlaması yerine yeni bir Edgar Wright filmi izlemeye başlıyoruz! Aslında buradaki heyecanlı anons tonunu…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Kendisinden alışık olduğumuz yeni bir “iyi fikir filmi” ile karşımıza çıkan Edgar Wright, Londra’nın filme adını da veren Soho mahallinde yerin altında bir yerlerde yatan, bölgenin şaşaalı döneminin "hayaletlerini" uyandırıyor ve o dönemin bugünlere bıraktığı mirasıyla karşı karşıya getiriyor.

Kullanıcı Puanları: 3.72 ( 13 oy)
70


“Beni nerede bulacağını biliyorsun.” Film boyunca yankılı ses bandında tekrarlanan repliklerden biri olan bu cümle, yapısı gereği bir arayışı işaret ediyor. Dün Gece Soho’da – Last Night in Soho bu söz konusu arayışı, ana kahramanı Ellie’nin kişisel ilgi alanları ve karakteristik özellikleri üzerinden kendisine malzeme edinip sinema tarihinin oldukça spesifik bir dönemini didikliyor. Kendisinden alışık olduğumuz yeni bir “iyi fikir filmi” ile karşımıza çıkan Edgar Wright, Londra’nın filme adını da veren Soho mahallinde yerin altında bir yerlerde yatan, bölgenin şaşaalı döneminin “hayaletlerini” uyandırıyor ve o dönemin bugünlere bıraktığı mirasıyla karşı karşıya getiriyor. 1960’lı yılların popüler kültürüne duyduğu merakı ve o dönemden aldığı ilhamla geliştirmekte olduğu yaratıcılığıyla umut vadeden genç bir moda tasarımcısı olan Ellie’nin, Londra Sanat Okulu’nu kazanmasının ardından ülkenin taşra kısmından bu bölgeye taşınmasıyla başlıyor söz konusu buluşma. Eğer bu buluşma bir nevi geçmişle yüzleşmeyse bile Last Night in Soho, sorularını da cevaplarını da nerede bulacağını çok iyi biliyor.

Sanırım Edgar Wright’ı tek bir cümleyle anlatmak zorunda kalsam kendisi için “kağıt üstünde çok iyi tasarlanmış ve kurguda tıkır tıkır işleyen filmlerin yönetmeni” derdim. Sonuçta, içinde yer almayı tercih ettiği kalıp ne olursa olsun, özünde sahip olduğu cümleye sahip çıkan ve etrafındaki curcunalı dünyaları o metnin bağlamına oturtabilen çok iyi yazılmış tasarılardan oluşuyor filmografisi. Biraz daha açacak olursak, Wright’ın büyük perdeye girişinin tür parodileri, hatta biraz daha cüretkar davranarak tür pastişleriyle başladığı söylenebilir. Filmlerinin her birini, altına girdikleri kategorilere en kötü ihtimalle yeni yorumlar getiren ama çoğunlukla dönüştürücü auteur dokunuşlarıyla tek başlarına anılabilecek özgün yapımlar olarak nitelendirmek mümkün. Çok genç yaşta çok düşük bir bütçeyle tamamladığı western komedisi A Fistful of Fingers’tan (1995) bu yana süregelen kariyerinde zombi, polisiye, uzaylı, çizgi roman ve soygun filmlerinin parodilerinden her zaman kendine ait konsept dışı bir ana metni parlatmayı başaran iyi fikirlere imza attı. Şimdi Last Night in Soho ile psikolojik gerilim ile korku türlerinin öğelerini kullanarak çok meraklı olduğu spesifik bir döneme, 1960’lı yılların Londra’sına odaklanıyor.

Last Night in Soho: O Eski ‘Güzel’ Günler

Son cümlenin yarattığı algıdan hemen kurtarmak üzere hikâyenin 1960’larda değil, günümüzde geçtiğini söyleyerek başlayayım filmin dünyasına girmeye. Zaten Wright da filmin açılışını bu yanılsamayı kullanmak üzere, İngiltere’nin taşralarında küçük bir kasabada büyükannesiyle birlikte yaşayan Ellie’nin (Thomasin McKenzie) 60’lardan kalmış gibi duran odasında yapıyor. Annesini küçük yaşta kaybetmiş genç kadının en büyük rüyası, hayallerini süsleyen 1960’lı yılların Londra’sında başarılı bir moda tasarımcısı olarak yaşayabilmek. Bunun bir kısmının müjdesi çok geçmeden çalan kapı ziliyle gerçekleşiyor ve Ellie, Londra’daki sanat okuluna yaptığı başvurunun kabul edildiğini duyar duymaz valizlerini toparlayıp o büyülü büyük şehre taşınıyor. Altın çağını altmış yıl kadar önce yaşamış o ışıl ışıl Soho bölgesine dair bir şeyler yakalama uğraşında olsa da bu yeni dünya Ellie’nin hayallerindekine pek de benzemiyor. Bu noktada filmin kurmaya başladığı tanıdık “yeni okul ortamı”, “kötü arkadaş tecrübeleri” ve “sislerin arasından çıkıp gelen arkadaş canlısı bir Romeo” klişeleriyle bezeli anlatısı, seyircisini Ellie’nin ardındaki saflarda pozisyon almaya hazır hâle getiriyor. Çünkü eğer herkes hazırsa, herhangi bir Step Up (2006) ya da Fame (1980) uyarlaması yerine yeni bir Edgar Wright filmi izlemeye başlıyoruz!

Aslında buradaki heyecanlı anons tonunu biraz alaycı şekilde kullanıyorum ve bunun sebeplerine yazının sonlarında değineceğim. Bahsini ettiğim bu klasik inşanın ardından tüm odak noktası mekân üzerinde şekillenen Last Night in Soho için kendi raylarına oturduğu bir kırılma yaşanıyor. Yurt hayatına daha fazla dayanamayan Ellie, yakınlarda bir daire tutuyor. Pek restorasyon görmemiş eski Londra binalarından birinin çatı katı odasında hayallerindekine çok daha yakın “eski moda” bir pencereden Londra’ya bakma fırsatı yakalıyor. Belki de burası, aradıklarını bulacağı yer bile olabilir. Bundan sonrası için filmin içerikleri hakkında, söyleyeceklerime katkısı bulunmadığı sürece sessiz kalarak filmin temel yapısından ve bu uğurda ilerlerken takıldığı engellerden bahsedeceğim. Çünkü filmin cümlesinde çarpışan iki dünya, tam da bu noktada ilk birleşimini gerçekleştiriyor. Bu birleşmede araç rolünü üstlenen ise filmin tasarımında sıkça kullanıldığı izlemeden de görülebilecek ayna yansımaları oluyor. Tarih boyunca birçok kültür ya da mit için bir geçiş portalı olarak görülse de Last Night in Soho için bu yansımalar daha çok kendine dert edindiği şehir kültürünü ilgilendiriyor. Işıl ışıl sokakları, efsane gece kulüpleri, sinemaları ve mağazalarıyla altın çağını yaşamış büyük şehir merkezinin geçmişine gidiş için çok iyi bir tercih. Neredeyse Benjamin’in alıntılarını hatırlatabilecek şekilde şehir merkezlerinin kimliklerini, tarihlerini ve kültürlerini yansıtmasıyla bilinen vitrinler Ellie’nin yüzünü yansıtıyor. Filmin en başından itibaren geçmişle bağ kurma göreviyle adım adım kullanılan bu “yansımalar”, sonunda Soho’nun assolisti Sandie’yi (Anya Taylor-Joy) karşımıza çıkarıyor.

Edgar Wright’ın bugüne kadar elinden çıkmış her işini detaylarda zenginleştiren popüler kültür referansları, tahmin edilebileceği gibi Last Night in Soho’da da dört bir yana saçılmış vaziyette. Bu kez bu referansların yükünü 1960’ların Londra’yı mesken edinmiş erkek filmlerine, “altın çağ” olarak anılan testosteron kokulu gece hayatına, kadınların çığlık atıp etrafa kan sıçratmakla var olabildikleri giallo filmlerine ve kariyer basamaklarında yükselmenin birtakım “önemli” erkeklerin yatak odasından geçtiği düzeni düstur edinmiş dönemin sanat camiasına yüklüyor. Yani bu kez o eğlenceli Wright referansları, (The Craft göndermesi gibi bir iki ufak örnek dışında) yerlerini sarkastik birer selama bırakıyorlar. Filmin metnini üzerine inşa ettiği temel meselesini her detayda hatırlatarak hedef noktasına bu erkek dünyasını koyuyor. Kariyeri boyunca nostalji duygusundan sıkça beslenerek (aynı zamanda bu filmin isim babası olan arkadaşı Quentin Tarantino gibi) deyim yerindeyse “referans sineması” denilen kategorinin en yetkin örneklerini veren Wright, yine tüm kariyeri boyunca çoğunlukla duyduğu takdirlerin arasında tekrarlanan olumsuz eleştiriye de kulak kabartmış görünüyor: Sürekli erkek hikâyeleri anlatıyor olması… Bu kez yanına aldığı Krysty Wilson-Cairns ile birlikte senaryo başına otururken ana kahramanı ve onun ayna karşısındaki partnerinden oluşan ana sahneyi kadınlara bırakıyor ve genellikle tebessümle yâd edilebilen o eski “güzel” günlerin herhangi bir kadın için nasıl da kabusa benzeyebileceği üzerine bir korku filmi tasarlıyor. Bu uğurda korku filmlerinin hem bir yandan olayları çözüme kavuşturmak üzere cesurca üzerine giden hem de kurbanı olan tipik kahramanı pozisyonundaki Ellie de aslında biraz Edgar Wright’ın nostalji tutkusunu paylaşıyor ve popüler kültürde yer aldığı gibi düşlediği güllük gülistanlık bir mazi yerine acı gerçeklerin hortlaklarıyla yüzleştiriyor son tahlilde.

Kağıt üstündeki tasarısı ve ele aldığı dönemlere/türlere kendi dokunuşlarını katmasıyla yine tanıdık bir Edgar Wright filmi Last Night in Soho aslında. Ancak izleyen herkeste oluşturacağı farklı bir ritim ve farklı bir akış tarafından yönlendirilme hissi dikkat çekiyor. Yazının başında tanımladığım şekliyle sanki her şeyin bu kez tıkır tıkır işlemediğini filmin neredeyse ortalarından itibaren hissetmek mümkün. Bunun tabii ki temel teknik sebebi, yönetmenin filmin kurgusunda farklı bir tercihe yönelmiş olması. Kendi deyimiyle ritmik bir matematiğin dışında hareket eden “akan” bir anlatı hâkim Last Night in Soho’ya. İçerik ve metinle bağları sebebiyle belki mantıklı karşılanabilecek bu tasarımsal tercih perdede pek de olumlu yönde karşılığını gösteremiyor. Filmin bir noktada “keşke yeni bir Step Up filmi izleseydik” dedirtecek kadar düşmesi ve seyirci üzerinde yarattığı ilgi/gerilimi çok erken kaybetmesi Wright’ın kariyerinde sanıyorum ilk kez tanık olduğumuz bir deneyim. Filmin asıl odağını düşündüğümüzde “işte başlıyor” dediğimiz portal nokta o kadar geç geliyor ki o ana kadar usul usul ısındığımız dünyadan diğerine geçiş oldukça problemli oluyor. Ayrıca final yolunda silah olarak kullandığı oldukça tahmin edilebilen twistleri ve her gelişmeyi fazlasıyla açıklaması Last Night in Soho’yu Wright hayranlarının radarının dışında bırakmaya yetecek tembellikler. Bunca esaslı kusura rağmen ben de yönetmenin sinemasında asıl sevdiğim şeyin temelinde yer alan cümle ile onu içine oturtmaya çalıştığı pastiş dünyaların arasında kurduğu uyum olduğunu fark ettim sanırım. Böylesine pop referans meraklısı erkek bir yaratıcının, sürekli saygıyla anılan diğer erkek yaratıcılara ve onların dönemine nişan almasının Last Night in Soho için asıl plot twist olduğunu düşünüyor ve filmi kendine hayran bıraktırmaktan çok seyircisini eğlendirmeye çalışan muzır tarafıyla anmak üzere “tebessümle” bir rafa kaldırıyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information