20'li yaşlarındaki Julie, bazen cerrah olmak üzere çıktığı kariyer yolculuğunu fotoğrafçı olarak bitiriyor bazen de tutkularını duygularına tercih ediyor. Joachim Trier'in Oslo üçlemesinin sonuncu filmi olan Dünyanın En Kötü İnsanı, yaşamı ve daha da önemlisi kendisini tanıma sürecinde olan genç bir kadını köşelerini dikkatle törpülediği hayal evreninde nihayet özgürleşene dek temelinde bulunan fikirlere aykırı, eril bir çerçeveden bakarak takip ediyor. Henüz üniversite çağındayken tanıştığımız Julie'nin hikâyesi, cerrahlıktan psikologluğa, ve fotoğrafçılığa savrulurken bir anda Aksel (Anders Danielsen Lie) ile tanışmasıyla başka bir yola sapıyor. Julie, kitapçıda üzerine çok da düşünmesi gerekmeyen bir işte çalışmaya başlıyor ve kendisini popüler bir karikatürist olan Aksel'e bırakıyor. Aksel'in gölgesinden çıktığı ilk anda ise "kendi hayatına seyirci kalmak" üzere rastgele bir partide tanıştığı Eivind'in (Herbert Nordrum) kollarına atılıyor ve kendisini daima "dünyanın en kötü insanı" gibi hissediyor. Halbuki yalnızca hayatı ve kendisini tanımaya çalışıyor. Senaryosunu bütün filmlerinde birlikte çalışan Trier ve Eskil Vogt'un kaleme aldığı film, yaşamının ve özellikle gençliğinin büyük bir bölümünde kendisini sıra dışı gibi hissederken aslında erkeklerin gölgesi altına sığınan bir kadının başka insanların gölgesinden çıkıp özgürleşerek tek başına bir birey hâline gelme sürecini anlatıyor fakat hevesle beklediğimiz bu özgürleşme, Julie'nin sıra dışı fakat erkekler için hâlâ ilgi çekici şekilde tanıtılma isteğinin ardında kalıyor. Dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festivali'nde gerçekleştiren, ülkemizdeki ilk gösterimini yaptığı 4. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali'nin ardından Filmekimi'nde izleyiciyle buluşan Dünyanın En Kötü İnsanı, genç bir kadının hayattaki yolunu bulma mücadelesine odaklanırken ana karakterini merkezinde aşk ve annelik hisleriyle bağlantılı problemlerden başka pek bir şey olmayan bir hayatla sarmalıyor. Dünyanın En Kötü İnsanı: Geç Kalan Bir Özgürleşme İnsan hayatının en zorlu dönemlerinden biri olan 20'li yaşlar, pek çok seçimi içerisinde barındırır. Yaşamın nasıl ilerleyeceğini belirlerken bir yandan da duygularımızı en sarsıcı hâlleriyle yaşadığımız bu yaşlarda olan Julie, yeni şeylerin cazibesine kapılıyor, yenilikler için son derece açık olan iştahını her şeyden biraz deneyerek bastırmaya çabalıyor. Prolog ve epilogu haricinde 12 farklı bölüme ayrılan hikâye, gelecek kaygısı ile sınanan genç bir kadına odaklanıyor. Julie'nin vermek zorunda kaldığı kararlarla yüzleştiği her sahne ve yaşamın akışı içerisinde önce kendisini tercih ettiğinde duyduğu vicdan azabı özellikle aynı yaşlardaki izleyiciler için oldukça bağ kurulabilir ve yaşadığımız zamana uygun şekilde yansıtılıyor. Kendisini "dünyanın en kötü insanı" gibi hissetmesine sebep olan her olay, oldukça yalın ve günlük hayata ait bir akışa yerleştiriliyor. Hikâyenin anlatımına ve Julie'ye eşlik eden kadın sesi, kendi isteklerini ön planda tutarak yaptığı seçimler sebebiyle yaşadığı, hepimizin bir noktada deneyimlediği vicdan azabını anlaşılır hâle getirmeye yardımcı oluyor. Toplumsal baskıları göz ardı ederek kendi hayatının yönünü elinde tutmak ve kimliğini beklentilere göre oluşturmak istemeyen, bunu yaparken kaleme aldığı yazılarla gündemde yer alan politik meseleler üzerine düşünüp hareket alan Julie'nin bir kadın olarak özgür bir hayat yaşamak istediği için yaşadığı bu vicdan azabı anları böylece izleyiciyi karakterden uzaklaştırmaktansa toplumun bir yaştan sonra mutlaka anne olmalarını, aile kurmalarını beklediği, erkeklere gösterdiği hoşgörüyü, imtiyazları sakındığı kadınlar üzerinde yarattığı baskıyı ortaya koyuyor ve film, bu sahnelerle etkisini güçlendirip can buluyor. Bir yandan da bazı sahnelerde kullanılan sıra dışı teknikler sayesinde sinematografi tercihleri filmin hızı arttırıyor. Ancak filmin kadınların özgür…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Joachim Trier imzalı Dünyanın En Kötü İnsanı, yaşamı ve daha da önemlisi kendisini tanıma sürecinde olan genç bir kadını köşelerini dikkatle törpülediği hayal evreninde nihayet özgürleşene dek temelinde bulunan fikirlere aykırı, eril bir çerçeveden bakarak takip ediyor.

Kullanıcı Puanları: 4.44 ( 9 oy)
55


20’li yaşlarındaki Julie, bazen cerrah olmak üzere çıktığı kariyer yolculuğunu fotoğrafçı olarak bitiriyor bazen de tutkularını duygularına tercih ediyor. Joachim Trier’in Oslo üçlemesinin sonuncu filmi olan Dünyanın En Kötü İnsanı, yaşamı ve daha da önemlisi kendisini tanıma sürecinde olan genç bir kadını köşelerini dikkatle törpülediği hayal evreninde nihayet özgürleşene dek temelinde bulunan fikirlere aykırı, eril bir çerçeveden bakarak takip ediyor.

Henüz üniversite çağındayken tanıştığımız Julie’nin hikâyesi, cerrahlıktan psikologluğa, ve fotoğrafçılığa savrulurken bir anda Aksel (Anders Danielsen Lie) ile tanışmasıyla başka bir yola sapıyor. Julie, kitapçıda üzerine çok da düşünmesi gerekmeyen bir işte çalışmaya başlıyor ve kendisini popüler bir karikatürist olan Aksel’e bırakıyor. Aksel’in gölgesinden çıktığı ilk anda ise “kendi hayatına seyirci kalmak” üzere rastgele bir partide tanıştığı Eivind’in (Herbert Nordrum) kollarına atılıyor ve kendisini daima “dünyanın en kötü insanı” gibi hissediyor. Halbuki yalnızca hayatı ve kendisini tanımaya çalışıyor. Senaryosunu bütün filmlerinde birlikte çalışan Trier ve Eskil Vogt’un kaleme aldığı film, yaşamının ve özellikle gençliğinin büyük bir bölümünde kendisini sıra dışı gibi hissederken aslında erkeklerin gölgesi altına sığınan bir kadının başka insanların gölgesinden çıkıp özgürleşerek tek başına bir birey hâline gelme sürecini anlatıyor fakat hevesle beklediğimiz bu özgürleşme, Julie’nin sıra dışı fakat erkekler için hâlâ ilgi çekici şekilde tanıtılma isteğinin ardında kalıyor. Dünya prömiyerini 74. Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren, ülkemizdeki ilk gösterimini yaptığı 4. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali‘nin ardından Filmekimi’nde izleyiciyle buluşan Dünyanın En Kötü İnsanı, genç bir kadının hayattaki yolunu bulma mücadelesine odaklanırken ana karakterini merkezinde aşk ve annelik hisleriyle bağlantılı problemlerden başka pek bir şey olmayan bir hayatla sarmalıyor.

Dünyanın En Kötü İnsanı: Geç Kalan Bir Özgürleşme

İnsan hayatının en zorlu dönemlerinden biri olan 20’li yaşlar, pek çok seçimi içerisinde barındırır. Yaşamın nasıl ilerleyeceğini belirlerken bir yandan da duygularımızı en sarsıcı hâlleriyle yaşadığımız bu yaşlarda olan Julie, yeni şeylerin cazibesine kapılıyor, yenilikler için son derece açık olan iştahını her şeyden biraz deneyerek bastırmaya çabalıyor. Prolog ve epilogu haricinde 12 farklı bölüme ayrılan hikâye, gelecek kaygısı ile sınanan genç bir kadına odaklanıyor. Julie’nin vermek zorunda kaldığı kararlarla yüzleştiği her sahne ve yaşamın akışı içerisinde önce kendisini tercih ettiğinde duyduğu vicdan azabı özellikle aynı yaşlardaki izleyiciler için oldukça bağ kurulabilir ve yaşadığımız zamana uygun şekilde yansıtılıyor. Kendisini “dünyanın en kötü insanı” gibi hissetmesine sebep olan her olay, oldukça yalın ve günlük hayata ait bir akışa yerleştiriliyor. Hikâyenin anlatımına ve Julie’ye eşlik eden kadın sesi, kendi isteklerini ön planda tutarak yaptığı seçimler sebebiyle yaşadığı, hepimizin bir noktada deneyimlediği vicdan azabını anlaşılır hâle getirmeye yardımcı oluyor. Toplumsal baskıları göz ardı ederek kendi hayatının yönünü elinde tutmak ve kimliğini beklentilere göre oluşturmak istemeyen, bunu yaparken kaleme aldığı yazılarla gündemde yer alan politik meseleler üzerine düşünüp hareket alan Julie’nin bir kadın olarak özgür bir hayat yaşamak istediği için yaşadığı bu vicdan azabı anları böylece izleyiciyi karakterden uzaklaştırmaktansa toplumun bir yaştan sonra mutlaka anne olmalarını, aile kurmalarını beklediği, erkeklere gösterdiği hoşgörüyü, imtiyazları sakındığı kadınlar üzerinde yarattığı baskıyı ortaya koyuyor ve film, bu sahnelerle etkisini güçlendirip can buluyor. Bir yandan da bazı sahnelerde kullanılan sıra dışı teknikler sayesinde sinematografi tercihleri filmin hızı arttırıyor.

Ancak filmin kadınların özgür ve bağımsız olarak kendileri için yaşamak istediklerinde karşılaştıkları engelleri atlamama konusunda gösterdiği tüm dikkate rağmen mesleği konusunda kısa bir süreliğine Julie, yeni şeyler denedikten sonra kendisinden yaşça büyük olan Aksel ile uzun bir ilişkiye adım atıyor ve bu noktadan itibaren özgün bir birey olmaktan çok Aksel’in bedeninin bir parçası, yaşamının bir uzantısından ibaret hâle geliyor. Bu durumdan kurtulup nefes alabilmek için ise kendisini Eivind ile yeni bir ilişkinin içerisine atıyor. Kendisini bulma amacıyla filmin büyük bir kısmında bir ilişkiden diğerine atlayan Julie, kariyeri ve yaşamının kişisel yönleri hikâye içerisinde daima geri planda bırakıldığı için istem dışı olarak da olsa bir yandan geçimini birlikte olduğu insanların sırtından sağlıyor gibi gösteriliyor. Böylece aslında toplum içerisindeki ve ilişkilerdeki cinsiyet rollerine dair pek çok şey söylemeyi hedefleyen hikâyenin merkezine erkeklere ait bakışı esas alınarak çekici olarak nitelendirilebilecek, yalnızca kendisine odaklı hırslara sahip olmayan, babasıyla arasındaki problemli ilişki sebebiyle klişelere düşen bir tanımla yaşamındaki erkeklerin gölgesine sığınmaya meyilli bir kadın karakter oturtulmuş oluyor. Bu sebeple Renate Reinsve’nin Cannes Film Festivali’nde kendisine En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran performansına rağmen Julie, finalde yaşanan özgürleşmeye kadar yaşadığı tüm duyguları, gerçek hayatın sorunlarından uzakta yalnızca aşka odaklı, maddi kaygılardan yoksun pembe bir dünyada erkeklerin ekseni etrafında var olarak deneyimliyor. Bu özgürleşme gerçekleştikten sonra ise hikâye sona ulaşıyor ve Julie’yi nihayet tek başına, daha da önemlisi her anlamda bağımsız bir kadın olarak izlemek için zamanımız kalmıyor. Julie’yi özgür kılmayı bu kadar beklemesinin sebebi hayatındaki erkeklerin etkisinden çıkmasını beklemek olsa da film, Julie’nin tek başına bir birey olarak kim olduğuyla ilgilenmek ve onu diğerlerinin penceresi dışında tanımaya heveslenmek için oldukça geç kalıyor.

Dünyanın En Kötü İnsanı, odağına yerleştirdiği romantik ilişkilerin dokusunu en gerçek hâliyle muhafaza ederken Julie üzerinden toplumsal cinsiyet normlarına karşın kendi hayatını yaşamak isteyen bir genç kadının hikâyesini anlatmayı hedefliyor. Fakat günün sonunda, ana karakterini eril anlayışlar ve klişelerle yoğurarak yaratıp ona aşık olmak haricinde ne maddi ne de manevi anlamda bir sorumluluk yüklemiyor. Bu yüzden film, yaşattığı tüm duygusal yoğunluğa rağmen Julie’yi hiçbir zaman tam anlamıyla tanıyamıyor ve temelinde yer alan asıl amaçlara ters düşmekten kaçamıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information