Prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan, Viggo Mortensen’in yazıp yönettiği Düşüş - Falling, bir baba oğul öyküsü anlatıyor. Sinema tarihinin hemen her döneminde, baba ve oğul arasındaki iletişime odaklanan birçok film izlesek de, artık bu filmlerin, önceki öykülerden aldığı miraslarla daha yeni okumalar yapmamıza imkân vermesi ya da belki ‘’ata-soy’’ kavramını daha çok sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Falling, en azından potansiyel açıdan böyle bir film; izlediğimiz, babadan gelen ‘’ata’’ mirasının izini süren bir adamın öyküsü. Çiftlikte büyüyen ve artık şehirde yaşayan John Peterson (Mortensen), demanslı babasını Los Angeles’taki evine getirir. Zaten karakter olarak sabit görüşlü ve oldukça inatçı biri olan Willis (Lance Henriksen), demans hastalığının getirdiği zihinsel yoksunluklarla daha da sert mizaçlı, dar görüşlü biri hâline gelmiştir. Eşcinsel olan oğluna, Los Angeles’ın çok sesli şehir yaşamına, kısacası ona uymayan her şeye karşı aşağılayıcı bir tavır takınan bu baba ile oğlu arasındaki zıt iletişim filmin temelini oluşturuyor. Falling: Babadan Oğula Değil, Oğuldan Babaya Bir Büyüme Öyküsü John doğduğu zaman Willis ona şöyle diyor: ‘’Seni dünyaya getirdiğim için üzgünüm’’. Anneyi yok sayan bu ‘’Tanrıcı’’ bakış, daha ilk sahnelerden Willis’in nasıl bir baba olacağını gösteriyor bize. Sonrasında kamera bir tilt hareketiyle kadrajını değiştiriyor, John’un ve Willis’in hayatındaki sonsuz düşüş başlıyor. Çiftlik hayatı, atlar, av-avcılık, uzun çizmeler, kovboylar; John’un çocukluğu, Willis’in gençliği. Filmdeki hetero dünya, bu estetik tercihlerle gösteriliyor. Banliyöler, güneş, Los Angeles, kozmopolitizm, Willis’in -ve bana kalırsa filmin- basmakalıp ‘’gay’’ estetiğini oluşturuyor; heteronormatiflik taşrayla, eşcinsellik şehir yaşamıyla kodlanıyor. Aslında sadece kurulan bu estetik tercihlerle bile filmin sığ yüzeylerde kalacağını hissediyoruz. Yine de bir şans veriyoruz ve izlemeye devam ediyoruz. Son derece ırkçı bir tavrı olan, cinsiyetçi, özellikle kadınları her fırsatta aşağılayan bir karakter olarak Willis’e daima anlayış gösteren John üzerinden bir soru sorup, cevap bulmaya çalışıyoruz: Tamamen bize zıt olsa da karşımızdaki insanı anlamamız, empati kurabilmemiz mümkün mü? Her ne kadar film boyunca, John’un babasına karşı olan sonsuz anlayışını hayretle izlesek de, bir karakter olarak Willis’in, onu anlamamıza imkân tanır bir şekilde yazıldığını düşünmüyorum. Var sayalım film Willis’i, son derece basmakalıp düşüncelere sahip bir karakter olarak çizmiş olsun ve tüm bu klişe tercihlerin sebebi bu olsun. Yine de hiçbir şey değişmiyor; sorun sadece onda değil ne yazık ki. En az Willis kadar, bir İsa kadar anlayışlı olan John da hayli gelişigüzel yazılmış bir karakter. Willis, muhafazakâr bir hetero olarak, liberal yaşam tarzına sonsuz bir isyan içinde, Barack Obama’ya oy verdiği için oğlunu suçlamakta, çağ dışı cinsel şakaları ağzından düşürmemekte; John ise saçını uzatmakta, babasının ısmarladığı bir yemeği reddetmekte, zamanla ondan daha az onay alarak isyan etmekte, attan düşürülmekte… Bunlar elbette çok küçük, anlık durumlar. Fakat filmin karakter çalışmasının da zengin olmadığını, iki karakterin iç dünyasının bunun gibi yüzeysel durumlarla gösterildiğini, bu yüzden ne Willis’le ne de John’la bağ kurmamızın hayli zorlaştığını söyleyebilirim. Willis’i canlandıran Lance Henriksen’i, Yaratığın Dönüşü - Aliens ve Karanlık Bastığında - Near Dark gibi filmlerden hatırlıyoruz. Oynadığı 200 küsür filmde, çoğunlukla birbirine benzer roller canlandıran Henriksen bu kez, çok boyutlu (nispeten) bir karakterle karşımızda. Mortensen aslında ona epey bir alan açıyor, John’a kıyasla ağırlık çoğu sahnede Willis’e veriliyor. Fakat senaryo bunu karşılayacak…

Yazar Puanı

Puan - 40%

40%

Kullanıcı Puanları: 0.5 ( 1 oy)
40


Prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan, Viggo Mortensen’in yazıp yönettiği Düşüş – Falling, bir baba oğul öyküsü anlatıyor. Sinema tarihinin hemen her döneminde, baba ve oğul arasındaki iletişime odaklanan birçok film izlesek de, artık bu filmlerin, önceki öykülerden aldığı miraslarla daha yeni okumalar yapmamıza imkân vermesi ya da belki ‘’ata-soy’’ kavramını daha çok sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Falling, en azından potansiyel açıdan böyle bir film; izlediğimiz, babadan gelen ‘’ata’’ mirasının izini süren bir adamın öyküsü.

Çiftlikte büyüyen ve artık şehirde yaşayan John Peterson (Mortensen), demanslı babasını Los Angeles’taki evine getirir. Zaten karakter olarak sabit görüşlü ve oldukça inatçı biri olan Willis (Lance Henriksen), demans hastalığının getirdiği zihinsel yoksunluklarla daha da sert mizaçlı, dar görüşlü biri hâline gelmiştir. Eşcinsel olan oğluna, Los Angeles’ın çok sesli şehir yaşamına, kısacası ona uymayan her şeye karşı aşağılayıcı bir tavır takınan bu baba ile oğlu arasındaki zıt iletişim filmin temelini oluşturuyor.

Falling: Babadan Oğula Değil, Oğuldan Babaya Bir Büyüme Öyküsü

John doğduğu zaman Willis ona şöyle diyor: ‘’Seni dünyaya getirdiğim için üzgünüm’’. Anneyi yok sayan bu ‘’Tanrıcı’’ bakış, daha ilk sahnelerden Willis’in nasıl bir baba olacağını gösteriyor bize. Sonrasında kamera bir tilt hareketiyle kadrajını değiştiriyor, John’un ve Willis’in hayatındaki sonsuz düşüş başlıyor.

Çiftlik hayatı, atlar, av-avcılık, uzun çizmeler, kovboylar; John’un çocukluğu, Willis’in gençliği. Filmdeki hetero dünya, bu estetik tercihlerle gösteriliyor. Banliyöler, güneş, Los Angeles, kozmopolitizm, Willis’in -ve bana kalırsa filmin- basmakalıp ‘’gay’’ estetiğini oluşturuyor; heteronormatiflik taşrayla, eşcinsellik şehir yaşamıyla kodlanıyor. Aslında sadece kurulan bu estetik tercihlerle bile filmin sığ yüzeylerde kalacağını hissediyoruz. Yine de bir şans veriyoruz ve izlemeye devam ediyoruz. Son derece ırkçı bir tavrı olan, cinsiyetçi, özellikle kadınları her fırsatta aşağılayan bir karakter olarak Willis’e daima anlayış gösteren John üzerinden bir soru sorup, cevap bulmaya çalışıyoruz: Tamamen bize zıt olsa da karşımızdaki insanı anlamamız, empati kurabilmemiz mümkün mü?

Her ne kadar film boyunca, John’un babasına karşı olan sonsuz anlayışını hayretle izlesek de, bir karakter olarak Willis’in, onu anlamamıza imkân tanır bir şekilde yazıldığını düşünmüyorum. Var sayalım film Willis’i, son derece basmakalıp düşüncelere sahip bir karakter olarak çizmiş olsun ve tüm bu klişe tercihlerin sebebi bu olsun. Yine de hiçbir şey değişmiyor; sorun sadece onda değil ne yazık ki. En az Willis kadar, bir İsa kadar anlayışlı olan John da hayli gelişigüzel yazılmış bir karakter. Willis, muhafazakâr bir hetero olarak, liberal yaşam tarzına sonsuz bir isyan içinde, Barack Obama’ya oy verdiği için oğlunu suçlamakta, çağ dışı cinsel şakaları ağzından düşürmemekte; John ise saçını uzatmakta, babasının ısmarladığı bir yemeği reddetmekte, zamanla ondan daha az onay alarak isyan etmekte, attan düşürülmekte… Bunlar elbette çok küçük, anlık durumlar. Fakat filmin karakter çalışmasının da zengin olmadığını, iki karakterin iç dünyasının bunun gibi yüzeysel durumlarla gösterildiğini, bu yüzden ne Willis’le ne de John’la bağ kurmamızın hayli zorlaştığını söyleyebilirim.

Willis’i canlandıran Lance Henriksen’i, Yaratığın Dönüşü – Aliens ve Karanlık Bastığında – Near Dark gibi filmlerden hatırlıyoruz. Oynadığı 200 küsür filmde, çoğunlukla birbirine benzer roller canlandıran Henriksen bu kez, çok boyutlu (nispeten) bir karakterle karşımızda. Mortensen aslında ona epey bir alan açıyor, John’a kıyasla ağırlık çoğu sahnede Willis’e veriliyor. Fakat senaryo bunu karşılayacak bir zenginliğe sahip değil, Henriksen’in bir oyuncu olarak yapabilecekleri sınırlı.

Temelde Willis’e empati kurmayı amaçlayan Falling’in anlatısı flashback‘lerle donatılmış. Hem John hem Willis belirli aralıklarla geçmişe, çiftlikteki yaşamlarına gidiyorlar. Film burada bilinçli bir kafa karışıklığı yaratıyor; zaman zaman John’un mu yoksa Willis’in mi geçmişini gördüğümüze dair anlık şüphelere düşüyoruz. Baba oğul arasında kurulan bağdan ötürü böyle bir kurgu tercih edilmiş olsa da aslında bu bir sorun. Çünkü filmin ilk başta John’un gözünden Willis’i anlama amacını taşıdığını sanıyoruz ama ilerledikçe görüyoruz ki bakış açımız aslında Willis ve tek derdimiz onu bir şekilde aklamak. Bu kadar sığ çizilen cinsiyet temsilleri nedeniyle, bunun da başarılamadığını, amaçlanan hoşgörü duygusunun oluşturulamadığını düşünüyorum.

John, küçükken babasıyla ava çıkıyor. Bir ördek vuruyor. Tek atışla ‘’erkek’’ oluyor. Daha sonra o ördeği annesiyle birlikte yoluyor, fırına koyuyor. Ördek pişiriliyor, sofrada yeniyor. Filmin imgesel düzleminde; John önce babasının izinde ve onayını alarak kendi kimliğini oluşturuyor, ardından aynı kimliğin yolunmasına izin veriyor. O kadar zayıf ve yüzeysel bir karakter çalışmasıyla karşı karşıyayız ki filmi izlerken, John’un ‘’babasına tepki olarak’’ eşcinsel olduğuna dair çıkarımlar bile yapabiliyoruz. Aslında amaçlanan bu olmasa da birçok seyircinin John’un cinsel kimliğini bir çeşit intikam aracı olarak kullandığını düşüneceğine eminim.

Bir yönetmen olarak hetero bakış açınızı koruyarak böyle bir öykü anlatamazsınız. Hoşgörüye dair böyle bir öykü anlatacaksınız bakış açınız heteronormatif olmamalı. Tasarlanan bu basmakalıp dünyayla karakterlerin aslında heteronormatifliğe hizmet ettiğini düşünüyorum. Her ne kadar tam zıttı gösterilmeye çalışılsa da izlediğimiz her anlamda bir ataerkilliği anlama öyküsü. İşte bu yüzden Falling gerçek anlamda bir geriye dönüş; babadan oğula değil, oğuldan babaya.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information