Yazar: Umur Çağın Taş

İllüstrasyon: Cenk Güngör

Heteronormatif düzenin bir parçası olmayı kabullenip dolap kapısını geç kırınca insan 31 yaşında hâlâ bir Pride anısı biriktirmemiş olabiliyor maalesef. Ben de isterdim ait olduğum insanların yanında Tinkerbell kostümümle yürürken “Tamam ya, işte bu!” dediğim bir yaşanmışlık çıkarmayı sandıktan. Onun yerine dünyada kendi minik çemberimin dışında kalan herkese çektiğim duvarın ardında sürekli geç mi kaldım, bu deneyimleri erken yirmilerimde yaşasam daha mı farklı olurdu sualleriyle kendi kendini yiyen bir lubunyanın komplekslerini biriktirdim. Ancak, hele ki şu mübarek Onur Ayı’nda, terapistime akıttığım dertlerden şelaleyi ulu orta dillendirmek de benim Pride anlayışıma hiç mi hiç uymuyor. Bu yüzden direksiyonu beni derin uykumdan uyandıran duraklara kıracağım izninizle. Çünkü bakıyorum, tamam canım ben bu gizli kimlikle hayatımı bir şekilde idame ettiririm, Türkiye’den çıktığım anda “ben” olurum motivasyonlu eski hayatımın oyalandığım yerlerine hep sinemayı ve izlediğim her şeyi not ettiğim blogumu monte etmişim. Şu yaşta bile “blogum da blogum” diyerek gezmelerimin sebebi karşısına geçip itiraf şenliği düzenlemesem de bir nevi sırdaşım olması, çıkmazda hissettiğim zamanlarda bana eşlik etmesi. Ama durun, teker teker anlatacağım.

Açılma öyküme gelmeden çok evvel, Titanic’te gördüğüm Leonardo DiCaprio ile şöyle bir sarsıldığımı hatırlıyorum. İstasyon’dan anneme zorla aldırdığım devasa Leo posterini odamın baş köşesine asıp sözde “saçlarını beğendiğim” için ölüp bittiğim bebek yüzlü Leo’muza bakarak beslediğim hisleri anlamlandırmaya çalışmıştım uzunca bir süre. Çılgın Bediş’ten Oktay’ın da lepiska saçlarıyla bu serüvende bir yeri olduğunu not düşeyim tabii. Cenk Torun tıpkı Leo gibi henüz “Acaba?” demeye dilimin varmadığı bir yaşta karşıma çıkmasına karşın fitili ateşleyenlerden biriydi. Hatta şimdi dönüp baktığımda lubunyalık müessesesine varışımın şampuan reklamına yüz olacak bu iki bey tarafından başlatılmış olması yıllar yılı vücudumda en çok önem verdiğim yerimin saçlarım olmasına dair bir şeyler de söylüyor; fakat bu konuyu başka bir güne saklıyorum. Henüz kendimle yüzleşmeye hazır değilim…

Biraz daha büyüyüp serpilince ilgimin kaydığı okul arkadaşlarım yüzünden daha derin uçurumlara sürüklenmeye başladım tabii. Çok da antika çağlardan bahsetmiyorum aslında. Sadece elimizde televizyonu açıp göreceğimiz temsillerin neredeyse mevcut olmadığı kadar uzaklıkta bir tarih. Öyle ki oturduğumuz binada hacılardan hocalardan bir bey, kablolu kanallarına ve anten denilen cihaza bütün mevcudiyetiyle karşı olduğu için cnbc-e’den ötesini bile göremediğim bir dönem bu. Ama bu zırıl durur mu? İmkansız! The Princess Diaries ile Legally Blonde üzerinden bir uyanış ihtisası yapmaya başladım bu sefer de. Hem Mia Thermopolis’te, hem de Elle Woods’ta tanıdık ya da ilişki kurulabilir bir şeyler olduğundan emindim en azından. Devamını getirebilmek biraz uzun sürdü tabii, orası başka.

Ardından gelen dönem belli: Brokeback Mountain! Yıllar yılı top aşağı top yukarı çığlıkları arasında zorbalık görmüş bir oğlanın derme çatma bir sepette, poşetin içine tıkıştırılmış bir biçimde satılan illegal filmler arasından “Gay Kovboylar” başlığını gördüğü o an… Kendini yetiştirmiş ve filmlerle arası pek iyi olan ebeveynlerim ne yazık ki American Beauty zamanı önüme geçip sınırlarını nasıl çizdiyse, Brokeback Mountain’da da aynısını yaptılar. Ama ben izlemeden bir Heath Ledger sevdasıyla yanıp tutuşmuş, kendisinin olduğu her filmi tüketebilmek için bir mücadeleye girişmiştim bir kere. Öldüğü günü, haberini nasıl aldığımı asla unutmadım ve hiç tanışmadığın birini kaybettiğin için ne kadar üzülünebileceğini de o gün öğrendim.

Lise yılları daha acısız. Burada meseleye ticaretle uğraşan bir babanın işler yolunda gitmeyince oğlunu özel okuldan aldığı bir ara dönem giriyor çünkü. Hırçınlaşmış, birine sinirlendiğinde konuşmak yerine alıp duvara fırlatan minik lubunya nispeten daha özgür bir ortama sahip anadolu lisesine atınca kapağı, tabii ki de kendisine top diyeni karşısına alıp “Ay pardon da…” çıkışlarını yaparak daha özgür bir yere konumlamıştı kendini. Filmler mevcut karakterimin önemli bir parçasını oluşturmaya başlamıştı artık. Günceleri de internet denilen dev çukurda tutup kendime yeni bir koza oluşturmuştum. Yalnız burada da devreye bir Adam Brody, daha doğrusu The O.C.’den Seth Cohen aşkı giriyor. Bugün bile kişiliğimin, müzik zevkimin ve kıyafet dolabımın bir parçası Seth’ten aparılmış gibi hissettiriyor.

Geliyorum esas kırılma noktama… Bilimsel olarak dünya üzerindeki en yakışıklı erkek olduğu da ispat edilmiş Robert Pattinson sadece Mormon genç kız rüyalarının değil, benim de düşlerimin bir parçası olmuştu Twilight ile. Salondan çıktığımızda üstüme ağırlığı çöken suçluluk duygusunu unutamıyorum. Şeyi hatırlıyorum, yanımda çok yakın bir kız arkadaşım vardı. Film bittikten sonra ailemle tanıştırıp onu evine bırakmıştık. Ve arabadaki yolculuğumuz boyunca ağzımı bıçak açmadı. Bir taraftan artık hakikatime kavuştuğum için bir ferahlama var, diğer taraftan da bunca yıldır kim olduğuma dair söylediğim yalanlara bir şekilde şahitlik etmiş ailemle her saniye daha da dar hissettiren arabada ya kalbimin nasıl attığını duyarlarsa korkusu. Kitap serisini okumak istediğimi bile söylerken akla karayı seçmiştim. Ya anlarlarsa, ya hikâyede Edward değil Edward’ın olmak istediğim fark edilirse…

Sonra biraz daha ferahladığım yıllara geldik tabii. Kendime ait, kimsenin karışamadığı bir zamanım olması o yaşa kadar ziyaret edemediğim her filmi gözden geçirmeme imkân tanıdı. Bu özgürlük Türkiye’den uzaklaşabilme fırsatıyla birleşince Supermanliğe soyundum. Kendi ülkemde edepli Clark Kent, dışarılardayken spandeks kostümüyle hodri meydan diyen edepsiz bir kahraman.  Sınır kapısından geri Türkiye’ye geçtiğim anda yine filmlerime, o filmleri yaza yaza eskittiğim bloguma dönünce hiçbir şeyin anlamı kalmıyordu ama tünelin ucunda ışığı görmeye başlamıştım en azından.

El mi yaman, ben mi yalan derken Call Me by Your Name dikildi karşıma. Atlas’ın balkonunda boğazıma oturmuş düğümleri, kaç yıl oldu hâlâ yutkunabilmiş değilim. Size tam olarak hayatımın o zamanlardaki durumunu anlatabilmem mümkün değil, kelimelerim yetmez. Ben bile dönüp bakınca anlamakta güçlük çekiyorum bir taraftan. Ancak bildiğim gerçeği yüksek sesle söylemezsem, beni tanıyan ve seven insanların da haberi olmazsa belki gerçek olmaz fikrine tutunduğum yerde Andre Aciman, Luca Guadagnino ve Elio güçlerini birleştirip oyunun gidişatını değiştirdi. Aynı dönemde üzerine eklenen çok alakasız bir Netflix filmi, Alex Strangelove ile de gerçek beni herkesle tanıştırma zamanı geldiğine ikna oldum. 27 yaşında… Yir-mi ye-di!

Bu bitmeyen tatsız masalın bir yerinde tabii ki de ana karakterimizin artık kendini sevmeyi öğrendiği için başkalarının da onu sevmesine izin verdiği kısım geliyor. Geçmişin tozlu sayfalarında yer etmiş ismi lazım değillerden birinin sebep olduğu, şahsına kızsam da paylaştıklarımızı silip atamadığım o kimse hayatımda iken, bir de Schitt’s Creek ile yolum kesişti. Daha doğrusu David ve Patrick’le. Hikâyemin bu parçası üzerine saatlerce konuşulmayı hak ettiğinden derinleştirirsem göz yaşlarına boğulup sonunu getirememe ihtimalime karşı önlem alarak şunu söyleyeceğim; sevdik, sevildik, elimizdeki sevginin karşılığını ekranda gördük ve “Simply the Best” çığırdık boşluğa dizideki karakterler gibi. Bu da çemberin tamamlanıp aileye değen, onlara açılmak için gerektiren cesaretin depolandığı aşamaya getirdi beni. Mutluluktan şuuru kapanmış ama sırtına da Leo’nun, Oktay’ın, Elio’nun, David’in, Patrick’in desteğini almış bir lubunya. Bıraksan dünyayı fethedecek. Neden? Çünkü saadete varan yolda kendini tanımanın ve koşulsuz şartsız sevebilmenin ehemmiyetini nihayet keşfedebildi. Artık yalanı yok, salt hakikat.

Bu fazlasıyla kişisel, edebiyat öğretmenime içimi döküyormuş gibi hissettiren kompozisyonun sonunda diyeceğim şu; hepimizin hayatında filmlerin, dizilerin, görsel sanatların kendince bir yeri var. Bazımız bizzat üretiyor, bazımız hakkında yazıp çiziyor, bazımız da birinci dereceden bir ilişki oluşturmasa da yaşamının içinde tutuyor. Ancak bende kapladığı alan görüldüğü üzere bir hayli büyük. Elbette bu tek bir kareye, kurgusal bir öyküye fazlaca anlam yükleme ve anılarını hep filmlerle birleştirme âdeti bana duygusal anlamda yol, su, elektrik olarak geri döndüğünden çok da sağlam bir psikolojim olduğunu iddia edemiyorum. Fakat bana dair olan her şeyi olduğu gibi kabul etme maceramın baş kahramanıdır sinema. Pride da fotoğraf albümümdeki film karelerini paylaşmak için bir bahane. Yine yollar aynı mesaja çıkıyor yani: İyi ki sinema var, iyi ki biz varız, iyi ki de lubunyayız! Onur, Pride, ay ya da hafta… Artık ne başlık atıyorsanız, kutlu olsun klan dostlarım!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information