Türkçede iki alakasız şeyi anlatmak için kullanılan “elma ile armut” kalıbının çoğu diğer dilde “elma ile portakal” olarak kullanılması garibime gitmiştir. Aslında garip olan sanki elma ve portakal gibi doku, tat ve renk açısından farklı olan iki meyveyi değil de, oldukça benzer elma ve armudu iki şeyin ilgisizliğini aktarmak için seçmiş olmamızdır. Bariz farkı işaret etmek yerine derinlikli bir duyumsamayı, incelikli bir detaycılığı tercih etmiş olduğunu söyleyelim atalarımızın ve bu yazıdaki ilk “aşırı-okumamızı” yapalım. Çünkü tıpkı “atalarımız” gibi Christos Nikou da dünyanın karamsarlığını görmezden gelmeden ama gözümüze de sokmadan, nazikçe alışık olmadığımız türden bir umut fısıldıyor bizlere. Belirsiz bir zamanda oldukça steril görünümlü bir Atina’da geçen bu film, bir adamın umutsuz ve mutsuz biçimde evinde oturup zamanı öldürmesi ile açılıyor. Bu esnada duyduğu bir haberden, insanların sebepsiz yere hafızalarını kaybetmelerine sebep olan bir “epideminin” kol gezdiğini ve buna karşın özel rehabilitasyon merkezleri açıldığını öğreniyoruz. Baş karakterimiz bir otobüsün son durağında şoför tarafından uyandırılıyor. Hiçbir şeyi hatırlamadığını söylediği için hastaneye götürülüyor ve üzerinde kimlik bulunamıyor. Bir süre testlere tabii tutulan kahramanımızı almaya hiçbir akrabası gelmeyince, doktorlar ona yeni bir programdan bahsediyorlar. Yeni Kimlik programına göre, “devlet” bu şahısları yeni bir hayata başlatmak için bir eve yerleştiriyor, her gün yapmaları gereken komutları (yani yeni anılar biriktirmeleri için verilen görevleri) bir kaset içerisinde posta kutularına bırakıyor ve tüm bu anıların fotografik kanıtı olması için de hepsine birer polaroid makine veriyor. Giderek zorlaşan bu görevleri yerine getirerek bu kimliksiz kalmış bireyler yeni bir başlangıç ile yeni bir hayata atılıyorlar. Elmalar, Yunan Yeni Dalgası, Yunan Tuhaf Dalgası veya Yunan Tekinsiz Dalgası gibi farklı isimlerle anılan ve 2000’ler Yunanistan sinemasında başını Yorgos Lanthimos’un çektiği uzun sürmüş bir akımın son halkalarından biri. Bu sinemanın ve Lanthimos’un büyük hayranı olmayan biri olarak, Köpek Dişi - Kynodontas (2009) filminden bu yana gerçekten sevdiğim ilk filmin Elmalar olduğunu söylemeliyim. Filmin, bu “akımın” bir parçası olduğunu söylemek çok zor değil, steril mekânlar, az veya absürd diyalog, pastel renkler, gerçeküstü yahut distopik bir atmosfer gibi belli başlı özelliklere bu film de sahip. Ancak, özellikle Lanthimos’un sinemasından çok büyük bir farkı var: iyimserlik. Öte yandan, filmin konusu itibarı ile hatırlattığı pek çok film var. Aklıma ilk gelen John Frankenheimer’in İki Yüzlü Adam - Seconds (1966) isimli çağının ötesindeki filmi. Bir diğeri ise Michelangelo Antonioni’nin Yolcu - Professione: reporter /1975). İki film de bu filmdekine yer yer yakın yer yer uzak kimlik bunalımlarını, başkası olma deneyimlerini başarı ile aktaran sinema tarihinin önemli filmleri. Son yirmi yılın gereğinden fazla değer verilmiş anaakım filmlerinden (ve yönetmenlerinden Michel Gondry imzalı) Sil Baştan - Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) filmini de bu çizgiye dâhil edebiliriz elbette. Elmalar: Kişisel Bir Tarihyazımı Öyküsü Pandeminin dünyayı kasıp kavurduğu ve ne zaman nasıl sona ereceğine dair hiçbir fikrimizin olmadığı bugünlerde, bir başka “hastalık” filmini izlemek ancak bu kadar iyi gelebilirdi. Filmin baş karakteri Aris’in anıları biriktirerek kendine yepyeni bir “geçmiş” inşa edişini, büyük bir heyecanla izliyoruz. Öte yandan, kendisine benzer bir şekilde anı biriktiren ama ondan biraz daha önden giden Anna ile tanışması da her şeyi hareketlendiriyor. “Devletin” düzenli kontrolünden…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Solgun renkleri, kara komedi anları, Aris Servetalis’in durgun ve etkileyici oyunculuğu, tıkır tıkır işleyen, derinlikli, içten, nazik, asla bağırmadan, parmakla işaret etmeden konuşan senaryosu ile çok iyi bir film var karşımızda.

Kullanıcı Puanları: 3.74 ( 4 oy)
85

Türkçede iki alakasız şeyi anlatmak için kullanılan “elma ile armut” kalıbının çoğu diğer dilde “elma ile portakal” olarak kullanılması garibime gitmiştir. Aslında garip olan sanki elma ve portakal gibi doku, tat ve renk açısından farklı olan iki meyveyi değil de, oldukça benzer elma ve armudu iki şeyin ilgisizliğini aktarmak için seçmiş olmamızdır. Bariz farkı işaret etmek yerine derinlikli bir duyumsamayı, incelikli bir detaycılığı tercih etmiş olduğunu söyleyelim atalarımızın ve bu yazıdaki ilk “aşırı-okumamızı” yapalım. Çünkü tıpkı “atalarımız” gibi Christos Nikou da dünyanın karamsarlığını görmezden gelmeden ama gözümüze de sokmadan, nazikçe alışık olmadığımız türden bir umut fısıldıyor bizlere.

Belirsiz bir zamanda oldukça steril görünümlü bir Atina’da geçen bu film, bir adamın umutsuz ve mutsuz biçimde evinde oturup zamanı öldürmesi ile açılıyor. Bu esnada duyduğu bir haberden, insanların sebepsiz yere hafızalarını kaybetmelerine sebep olan bir “epideminin” kol gezdiğini ve buna karşın özel rehabilitasyon merkezleri açıldığını öğreniyoruz. Baş karakterimiz bir otobüsün son durağında şoför tarafından uyandırılıyor. Hiçbir şeyi hatırlamadığını söylediği için hastaneye götürülüyor ve üzerinde kimlik bulunamıyor. Bir süre testlere tabii tutulan kahramanımızı almaya hiçbir akrabası gelmeyince, doktorlar ona yeni bir programdan bahsediyorlar. Yeni Kimlik programına göre, “devlet” bu şahısları yeni bir hayata başlatmak için bir eve yerleştiriyor, her gün yapmaları gereken komutları (yani yeni anılar biriktirmeleri için verilen görevleri) bir kaset içerisinde posta kutularına bırakıyor ve tüm bu anıların fotografik kanıtı olması için de hepsine birer polaroid makine veriyor. Giderek zorlaşan bu görevleri yerine getirerek bu kimliksiz kalmış bireyler yeni bir başlangıç ile yeni bir hayata atılıyorlar.

Elmalar, Yunan Yeni Dalgası, Yunan Tuhaf Dalgası veya Yunan Tekinsiz Dalgası gibi farklı isimlerle anılan ve 2000’ler Yunanistan sinemasında başını Yorgos Lanthimos’un çektiği uzun sürmüş bir akımın son halkalarından biri. Bu sinemanın ve Lanthimos’un büyük hayranı olmayan biri olarak, Köpek Dişi – Kynodontas (2009) filminden bu yana gerçekten sevdiğim ilk filmin Elmalar olduğunu söylemeliyim. Filmin, bu “akımın” bir parçası olduğunu söylemek çok zor değil, steril mekânlar, az veya absürd diyalog, pastel renkler, gerçeküstü yahut distopik bir atmosfer gibi belli başlı özelliklere bu film de sahip. Ancak, özellikle Lanthimos’un sinemasından çok büyük bir farkı var: iyimserlik.

Öte yandan, filmin konusu itibarı ile hatırlattığı pek çok film var. Aklıma ilk gelen John Frankenheimer’in İki Yüzlü Adam – Seconds (1966) isimli çağının ötesindeki filmi. Bir diğeri ise Michelangelo Antonioni’nin Yolcu – Professione: reporter /1975). İki film de bu filmdekine yer yer yakın yer yer uzak kimlik bunalımlarını, başkası olma deneyimlerini başarı ile aktaran sinema tarihinin önemli filmleri. Son yirmi yılın gereğinden fazla değer verilmiş anaakım filmlerinden (ve yönetmenlerinden Michel Gondry imzalı) Sil Baştan – Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) filmini de bu çizgiye dâhil edebiliriz elbette.

Elmalar: Kişisel Bir Tarihyazımı Öyküsü

Pandeminin dünyayı kasıp kavurduğu ve ne zaman nasıl sona ereceğine dair hiçbir fikrimizin olmadığı bugünlerde, bir başka “hastalık” filmini izlemek ancak bu kadar iyi gelebilirdi. Filmin baş karakteri Aris’in anıları biriktirerek kendine yepyeni bir “geçmiş” inşa edişini, büyük bir heyecanla izliyoruz. Öte yandan, kendisine benzer bir şekilde anı biriktiren ama ondan biraz daha önden giden Anna ile tanışması da her şeyi hareketlendiriyor. “Devletin” düzenli kontrolünden geçen bu “hastalar” anı biriktirdikleri ve verilen görevleri yaptıkları sürece, besleniyor, bakılıyor. Fakat, anıların tekdüze ve tornadan çıkmış gibi üretiliyor olması, kitlesel bir gruba uygulanması aklımıza başka şeyleri de getiriyor. Belki yazıdaki ikinci aşırı-yorum olarak nitelenebilecek başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. On dokuzuncu yüzyıl sonundan İkinci Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte pek çok devletin de icra ettiği üzere, Yunanistan’da da bağımsızlıktan mübadeleye kadar geçen bir “Yunan” kimliği inşası tartışması bulunuyordu. Bu süreçte Yunan kimliğinin din, dil veya etnisite kavramlarından hangisi üzerinden tanımlanacağına dair tartışmanın dinin galibiyeti ile sonuçlanması üzerine, Vlah, Romen, Türk, Helen, Arnavut pek çok farklı etnisiteden gelen ve pek çok farklı dili konuşan Hristiyan Ortodoksların “Yunan” olmasına karar verilmişti. Elmalar’daki bu toplu hafıza kaybı ve otorite yönlendirilmesi ile benzeri anıların oluşturulması ister istemez ulus devlet kuruluşunu ve resmi tarih yazımını akla getiriyor. Geçmişleri, geçmişte konuştukları dilleri silinen insanlar yeni bir dile ve yeni bir geçmişe nefer yazılıyor.

Ama her şeyin, yorum ve aşırı-yorumun ötesinde, bu film kayıp üzerine bir film. Bir adamın bir kaybı başka bir kayıp ile telafi edişini anlatıyor. Karanlık dünyada hastalığın ve ölümün kol gezdiğini ancak bambaşka yas tutma yolları olduğunu söylüyor. Öte yandan bize anının ne olduğunu sorgulatıyor. Gerçekten anılarımız standart mıdır, hepimiz modern dünyanın içinde doğmuş bireyler olarak benzeri şeyleri mi paylaşıyoruz? Bu benzerlik bir tekdüzelik mi yoksa bir deneyim kardeşliğine mi dayanıyor? Solgun renkleri, kara komedi anları, Aris Servetalis’in durgun ve etkileyici oyunculuğu, tıkır tıkır işleyen, derinlikli, içten, nazik, asla bağırmadan, parmakla işaret etmeden konuşan senaryosu ile çok iyi bir film var karşımızda. Elmalar, En İyi Uluslararası Film kategorisinde Akademi’nin kısa listesine kalamadı. Ancak, Christos Nikou’ya Hollywood’un kapısını araladı. Carey Mulligan’ın oynayacağı yeni filmi Fingernails 2022 yılında gösterime girecek. Merakla bekliyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information