1954’te orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da dünyaya gelen Emir Kusturica, içinde doğduğu coğrafyanın izleriyle yoğrulmuş biri desek abartmış olmayız. Eğlenceye, müziğe, dansa olan tutkularıyla bilinen çingenelerin arasında, onlara karşı büyük bir hayranlık besleyerek büyüyen Kusturica, tahmin edileceği üzere çocukluk dönemini oldukça renkli geçirir. Bu gökkuşağının en can alıcı parçalarından biri de sinemadır. Kusturica’nın sinema tutkusunun çok küçük yaşlara dayandığı söylenir. Günlerinin çoğunu sinemada geçiren Kusturica’yı, onu bu çevreden uzak tutma kararıyla Prag’taki dünyanın en büyük sinema okullarından biri olarak nitelendirilen FAMU’ya gönderen ailesi farkında olmadan dünya sinemasına eşsiz bir katkıda bulunur.

İzlerini bir ömür boyu ceplerimizde taşıdığımız ve hayat bizi nereye sürüklerse sürüklesin etkisinden öyle kolay kolay çıkamadığımız “çocukluk”, bilimsel araştırmaların da ortaya koyduğu üzere yetişkin hayatına doğrudan etki edebiliyor. Çocukluğunu, tarih boyunca dışlanan ve asimile olmaya direnen bir topluluk arasında geçiren Kusturica için de bağlam farklı değil elbette; o da bu çemberin içinde. Tüm sinemasını haksızlığa uğradığını ve aşağılandıklarını düşündüğü çingeneler üzerine inşa eden Kusturica’ya bir adım daha yaklaşmak için araya bir hikâye sıkıştırmak istiyorum.

Bir efsaneye göre, Tanrı tüm milletleri bir araya toplar. Herkes kendine dünya üzerinde bir yer seçmelidir. O sırada yiyip içen, müzik dinleyip dans eden çingeneler ise bu buluşmaya geç kalmıştır. Tanrı çok kızar ve onlara sorar: “Neden geç kaldınız?” Çingeneler üzülerek: “Yıldızların altında şarkılar söyleyip dans ediyorduk.” der. Tanrı, bu açık yürekli cevabı çok sevmiştir. Onları sonsuza dek yersiz yurtsuz, göçebe bir hayat sürmeleriyle cezalandırır ama müzik de dans da eğlence de her zaman onlarla olacaktır. Elbette efsane olması sebebiyle kendi içinde herhangi bir gerçeklik iddiası gütmeyen bu anlatı, sonuç olarak buruk bir etki bırakmasının yanı sıra, bize Kusturica’nın etkisi altına girdiği sosyolojik ögeler üzerinden türlü türlü bağlamlar yaratma fırsatı verir. Bu bağlamları oturtmak adına çingeneler tarihi üzerine okumalar yapmakta fayda var.

Düğün ve Cenaze

Renkli geçen çocukluğunun ona bahşettiği hayalperest bakış açısı; içine doğduğu coğrafyanın insanlık tarihine geçmiş karanlık hikâyelerinin etkisi ve yaşadığı çokkültürlü ortamdan aldığı ilhamla birleşince Kusturica sinema tutkunlarına alternatif bir kapı aralar. Emir Kusturica sinemasında düğün de cenaze de bir aradadır ve bu diyalog, herhangi bir sinema seyircisi için çekici bir katarsis yaratmaya yeter. Çünkü bu denli karikatürize edilmemiş ya da daha derinlikli yaşamasak da hayat ve ölümün göz alıcı dansının bir parçasıyız hepimiz. Sinemada “tanıdıklık” hissinden hoşlananların, “aşina” olma hâllerinden haz duyanların çok seveceği türden bir şenlik, bir cümbüşten bahsedebiliriz. Her ne kadar rüyadaymışsınız hissi verse de hikâyeler gerçek, karakterler hayatın içinden. Günlük rutinimizde başımıza gelebilecek birçok absürtlükten beslenen bir kaos zinciri. Zincirleme bir trafik kazası. Ölü ve yaralılar var. Yaşamı olduğu gibi kabulleniş hâlinin çarpıcı bir yansıması. Gerçekte yüzleşmeye cesaret edemediğimiz herhangi bir duyguya karşı sinemada karşılık bulmak, muazzam bir his doğrusu.

Balkanların Fellini’si

Fellini için Roma ne ifade ediyorsa, Kusturica için Saraybosna da aynısını ifade ediyor. Tıpkı 20. yüzyılın ortaya çıkardığı efsanelerden İtalyan yönetmen Federico Fellini gibi, Kusturica da geçmişinden, tutkularından, fantezilerinden besleniyor. Belli bir coğrafyaya hapsolmuş hissi veren ama tüm o sınırlarından aşıp zamana meydan okuyan bir dokusu var hem Fellini hem Kusturica sinemasının. Gerek karakterler özelinde, gerek anlatılarında önüne set çekilemeyen “taşkınlıklardan” söz edilebilir. Doğrudan kent kavramıyla bir dertleri var. Kamerasını sokağa, sıradan insanlara çeviren ve gözlem gücü hayranlık uyandıran iki önemli isimden bahsediyoruz. Fellini de Kusturica da hayallerini beyazperdeye aktarma konusunda burnunun dikine gitme cesareti gösterebilmiş insanlar. Sanatı yaşam kadar özümseyebilmiş olmaları da bir diğer ortak özellikleri diyebiliriz. Hatta bu özümseme, sinemalarına ince ince işlenmiş mizahi bir doku da kazandırır.

Goran Bregovic Etkisi

Kusturica filmlerinin acısıyla tatlısıyla böylesine “içli” yapan arka planda sürekli duyduğumuz balkan ezgileridir. Auteur kimliğinin yanı sıra, Balkan-Punk tarzlarıyla dünya turnesine çıkan No Smoking Orchestra grubunun bas gitarı olan Kusturica kimi filmlerinin müziklerini de besteliyor. Hem göze hem kulağa hitap eden sinemasının anahtar rolünü üstlenen Goran Bregovic ile iş birliği ise sinemayla gönül bağı olanların başına gelmiş en güzel şeylerden biri olsa gerek. İlk olarak, Mica Milasovic’in 1978 yapımı Nije Nego filmi ile film müziği yapmaya başlayan Bregovic’in Kusturica’yla yolu 1988 yapımı Time of the Gypsies (Çingeneler Zamanı) ile kesişir. Arizona Dream (1993), Underground (Yeraltı, 1995) ve Black Cat, White Cat (Ak Kedi, Kara Kedi, 1998) ile devam eden bu yolculuk, iki tarafı da beslediği gibi sinema ve müzik tutkunları için arşiv edilesi bir iş birliğine dönüşür. Kusturica sinemasının keskin çizgilere sahip karakterlerinin gel gidi bol ruh hâlleriyle iyiden iyiye özdeşleşmemizi sağlayan bu müziklerin her biri oldukça kıymetlidir.

Emir Kusturica Sineması: Çokkültürlü Bir Panayır

Her ne kadar kendisini FAMU ekolünün bir parçası olarak hissetmese de Kusturica, teorik anlamda sinemasal evreninin ilk örneklerini Çek sinemasının heybetli gölgesi altında yapar. Yasağın ve sansürün etkin olduğu bir dönemde, kendinden önceki manifestoları yıkarcasına ortaya çıkan Çek Yeni Dalgası, Kusturica sineması temsilleriyle birçok ortak özellik barındırır. Varoluşçuluk üzerine uzun diyaloglar, doğaçlamanın hikâyeye yadsınamaz etkisi ve sıklıkla karşılaştığımız çeşit çeşit absürtlükler bu akımın ve Kusturica sinemasının en göze batan özellikleridir. 1978’te çektiği TV filmi The Brides Are Coming ve Buffet Titanic (1979, TV filmi) Çek Yeni Dalgası’nın izlerini taşır.

Avrupa Sineması’na ilk adımını attığı 1981 yapımı Do You Remember Dolly Bell? ile Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’ne layık görülen Kusturica, henüz savaşın acı yüzüyle tanışmamış bir Saraybosna temsiliyle çıkar karşımıza. 16 yaşında bir çocuğun gözünden dahil olduğumuz hikâye, dönemin siyasi atmosferini sosyolojik dengesizliklerle harmanlar. Arkadaş çevresinden etkilenen Dino, küçük suçlar işlemeye başlar. Bir tür ıslahevi görevi üstlenen halkevlerinden birkaç görevli de bu çocukları oyalamak için bir rock grubu kurar. Gece kulüplerinde dans eden bir fahişe kimliğiyle Dolly Bell adında bir kadına gönlünü kaptıran Dino’nun bir tür büyüme trajedisine evrilen hikâyesi, yıkıma giden savaşın eşiğindeki ülkesinin politikalarıyla eş zamanlı ilerler. Senaryosunu Boşnak şair Abdullah Sidran’ın kaleme aldığı film, Kusturica sinemasının dönemeçlerinden biri.

1985 yılında çektiği When Father Was Away on Business ise yine Abdullah Sidran imzası taşıyan senaryosuyla Dolly Bell ile sıkı bir akrabalık ilişkisi kurar. 1948 yılında Tito ve Stalin arasında baş gösteren fikir ayrılığının Yugoslav halkı üzerindeki etkilerine göz kırpan olay örgüsü, artık kumaşını belli ettiğini söyleyebileceğimiz Kusturica sinemasının çatısını oluşturur. Sonraları Kusturica sinemasının demirbaşı hâline gelecek aktör Miki Manojlovic bu ilk iş birliğinde, kadın düşkünü alt rütbeli bir bürokrata hayat verir. Mesha, gazetede yayınladığı politik bir karikatür nedeniyle tutuklanır ve küçük oğluna ise babasının bir iş gezisine çıktığı söylenir. Çocuk karakter Malik’in dış sesiyle anlatılan hikâye, dünyanın sürüklenmekte olduğu girdaba bir çocuğun hümanist bakışıyla yaklaşmamızı sağlar. Sürpriz bir şekilde Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan film, Kusturica için gerçek bir kilometre taşıdır. Yaşadıkları tüm soruna rağmen ayakta kalma mücadelesi veren bir ailenin hikâyesini anlatarak kazandığı bu büyük ödül onun daha yüksek bütçeli filmler çekmesine olanak tanır.

Bu durumu fırsat bilen Kusturica, üç yıllık bir aradan sonra yüzünü nihayet sinemasıyla özdeşleştireceğimiz temaya çevirir. 1988 yapımı Time of the Gypsies, yönetmenin olgunluk döneminin ilk meyvesidir. Romanya’da büyükannesiyle birlikte yaşayan Perhan, iç dünyasında yaşayan ve sevdiği kızın aşkıyla yanıp tutuşan genç bir çingenedir. Duygu yoğunluğu yaşadığında nesneleri uzaktan hareket ettirebilen Perhan, bu özelliği ile bir mafya ailesinin hedefi hâlindedir. Yeterince para biriktirdiğinde nihayet evlenebilecek ve yoksulluktan kırılan ailesini rahata erdirecektir. Bu nedenle mafyanın onu kullanmasına izin verir. Sırtını çok güçlü bir trajediye dayayan film, içinde barındırdığı neşe, hayal, fantezi, umut, müzik ve dansla baştan aşağı Emir Kusturica sinemasını tanımlamaya yeter de artar bile. Çingene dilinde çekilen ilk film olma özelliği taşıyan ve bütünüyle amatör oyuncularla çekilen Time of the Gypsies, Cannes Film Festivali’nde coşkuyla karşılanır ve Kusturica’ya önemli bir şöhret kazandırır. İnsanın zaman içerisinde yaşadığı karakteristik dönüşümün kendisi ve çevresi üzerindeki etkilerini gözle görünür kılan bu metaforik anlatım öyle güçlü bir etki bırakır ki, filmin başrol oyuncusu Davor Dujmovic’in 1999’da rolünü kaldıramadığı gerekçesiyle intihar ettiği söylentileri bile çıkar ortaya. Baştan sona bir duygudan öbürüne geçiş yaptığımız filmde dizginlerimizi tutanın Goran Bregovic imzalı müzikleri olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Kusturica, sanat camiasında büyük bir yankı uyandıran bu filmden sonra Miloš Forman’ın davetiyle Columbia Üniversitesi’nde ders vermek üzere Amerika’ya gider. Burada tanıştığı öğrencilerden biri olan David Atkins’in kaleme aldığı “Amerikan Rüyası” kavramını ele alan senaryoyu çekmesi istenir ve o da kabul eder. En büyük hayali uçmak olan ve balıklarla diyalog kurmayı çok seven Axel (Johhny Depp)’in yolu Arizona’ya düşer. Bir anı bir anını tutmayan hafifmeşrep bir kadın ve onun sürekli intiharı düşünen kızıyla tanışır. Beyazperdede görüp görebileceğimiz en fantastik rüyalardan birine sorgusuz sualsiz bırakırız kendimizi. Aya doğru yol alan ambulanslar, havada uçuşan sandalyeler, çöldeki balıklar ve daha birçok fantastik imgeyle süslü anlatısıyla Kusturica’nın en apolitik filmi Arizona Dream diyebiliriz. Çekimler sırasında ülkesinden kilometrelerce uzakta aldığı savaş haberiyle dünyası başına yıkılan Kusturica bu en çılgın filminin tadını çıkaramıyor. Amerika’da bir süre gösterime bile giremeyen film, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazandıktan sonra fark ediliyor.

3,5 yıl süren ve resmi rakamlarla 10 binden fazla insanın hayatını kaybettiği savaş tarihinin en uzun kuşatması kabul edilen Saraybosna Kuşatması’nın etkisi yönetmenin sinemasına da yansır. Tüm filmlerinden daha yoğun ve güçlü bir olay örgüsüyle bir ülkenin 30 yıllık tarihini ele aldığı yeni filmiyle vatanına geri dönen Kusturica 1995 yılında Underground’ı çeker. 2. Dünya Savaşı döneminde Belgrad’da geçen hikâyesiyle film, savaş ve komünizme bol bol gönderme barındırır. Savaş, onların ülkesine hiç uğramayacakmış gibi yaşayan ve o kara güne kadar tek dertleri aynı kadına âşık olmak olan iki dostun şehri kuşatan Almanlara karşı yeraltında kendi silahlarını üretme hikâyelerini anlatan film, Cannes’da yönetmene ikinci Altın Palmiye’sini kazandırır. Filmi henüz izlememiş olan felsefeci Alain Finklelkraut’un, bir Fransız gazetesinde yönetmeni bu filmde takındığı tavır nedeniyle “Sırp Milliyetçisi” ilan etmesiyle birbiri ardına gelen tartışmalar, Kusturica’yı sinemayı bırakma kararı verecek kadar zorlar.

Ülkesindeki savaş, sanat camiasında ona yöneltilen sert eleştiriler derken hayli yıpranmış olan Kusturica çok geçmeden bu kararından vazgeçer ve bir mini dizi ve bir kısa filmden sonra 1998 yılında Black Cat, White Cat ile sinemaya geri döner. Hepimizin hayatında yıllarca görüşmesek de bir araya geldiğimizde kaldığımız yerden devam ettiğimiz insanlar vardır. İşte kahramanlarımız tam da bu uç noktayı yaşıyorlar. Kusturica sinemasının kendine has kaosu, bu sefer Bregovic kadar etkili No Smoking Orchestra’sının muazzam müzikleriyle can buluyor. İnsan doğasının siyah tarafına da beyaz tarafına da umut dolu bir bakış atan film, hiç bitmesin isteyeceğiniz bir türküye dönüşüyor. Politik bir tavır takınmak yerine insan hâllerine odaklandığı, daha az risk barındıran bir film olarak görülebilir.

2000’li yıllara yenilikçi bir hareketle belgesel çekerek başlayan Kusturica, kendisinin de bir parçası olduğu No Smoking Orchestra grubunun yol hikâyesini anlatan Super 8 Stories (2001) ile karşımıza çıkar. Sırada auteur sinemasının özelliklerini taşıyan Life is a Miracle (Bir Mucizedir Yaşamak, 2004), UNICEF için çektiği kısa film  Blue Gypsy (2005), futbola olan tutkusunun bir yansıması olarak yorumlanabilecek bir diğer belgesel Maradona by Kusturica (2008) vardır. Avrupa sinemasının en üretken yönetmenlerinden Emir Kusturica’nın anlatacak hikâyeleri dilerim hiç bitmesin.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information