“Sanat ve pornografi arasında bir sınır yoktur. Her şeyden sanat yapabilirsiniz. Bir mumdan veya bir kayıt cihazından sanat filmi yaratabilirsiniz. Süt içen bir kedi ile bir sanat eseri yaratabilirsiniz. Sevişen insanlarla bir sanat eseri yapabilirsiniz. Sınır yok. Farklı bir açıdan çekilen veya türetilen herhangi bir şey artistik veya deneysel olarak görülebilir.”

Gaspar Noé’nin bu sözlerini sinema anlayışının bir özeti olarak alabiliriz. Filmlerine baktığımızda hem teknik olarak hem de anlatıların içerikleri anlamında bir aşırılıktan söz edebiliriz ama bu aşırılık kesinlikle yönetmenin sinemasında eğreti durmaz, hayatın bir parçasıdır. Zira şiddet de, seks de, uyuşturucu da günlük hayatta karşılaşmanın mümkün olduğu kavramlardır. Yani Noé hayatın, dünyanın ve insanlığın karanlık tarafına bakar ve filmlerinin zor ve aşırı içeriği bu tavır üzerinden şekillenir. Bu tercih, Noé’yu son derece tartışmalı bir yönetmen hâline getirse de sinemasının kendine has çekiciliği varlığını her zaman sürdürmektedir. Love gibi genel itibarıyla pek olumlu eleştiriler almayan bir filmin ardından Climax‘e kimsenin kayıtsız kalamaması ve bu aşkın sinema deneyiminin şu an yılın en iyilerinden biri olarak gösterilmesi de Noé sinemasının cezbediciliğinin bir kanıtı. Climax’in Türkiye’de vizyona girişinin verdiği heyecanla Gaspar Noé filmlerini en kötüden en iyiye doğru sıraladık.

Katkıda Bulunanlar: Alp Karaçaylı, Ozan Aytaş, Güvenç Atsüren, Seda Kaya

Ecem Şen, Utku Ögetürk, Sezen Sayınalp,

Özge Yağmur, Gizem Çalışır, Burak Ülgen

En Kötüden En İyiye Gaspar Noé Filmleri

5. Love – Aşk (2015)

Gaspar Noé’nin sınırlarla oynayan ve aynı sınırları altüst eden filmi Love, yönetmenin filmografisine estetize katkıda bulunan bir film olarak dikkat çekiyor. Toplumsal tabuların ve normların sınır dışı edilmesi düsturuyla hayat bulmuş bir hikâye anlatısına sahip olmakla birlikte alışılmışın bozumu üzerine kurulu bir deneyim olarak da karşımıza çıkıyor. Noé’nin pornografik melodram tanımladığı filminin geneline yayılan flashback geçişleri, stilize mizansenler, gönderme ve metaforlar aracılığıyla da aşkın tanımları üzerine yoğunlaşma çabası olarak izleyiciye sunulmuş bir keşmekeş Love. Murphy, Electra ve Omi arasında gerçekleşen aşk, seks ve gözyaşı düğümü üzerine kurulu olan anlatı, merkezine Murphy’nin deneyimleriyle hesaplaşması, pişmanlıkları ve sıkışmışlığını alıyor. Electra ile yaşadığı yoğun ilişkinin aralarına Omi’yi davet etmeleri ve bunun peşi sıra gelen darbeler üzerine bozulması Murphy’nin hikâyesini sürüklüyor. Noé’nin dördüncü filmi Love, açılışından sonuna dek kendisine münhasır bir sinematik düzlem yaratma iddiası üzerine yoğunlaşmakla birlikte, görmenin ve tatmanın doruklarına uzanan bir misilleme.

4. Seul contre tous – Herkese Karşı Tek Başına (1998)

Gaspar Noé’nin ilk uzun metrajı, yönetmenin 1991 tarihli meşhur kısa metrajı Carne’nin devamı sayılabilecek Seul Contre Tous, sıradan bir insanın hastalıklı zihnine girmemizi sağlıyor. Hamile sevgilisiyle beraber Paris’ten, Lille’e taşınan kasap (filmde adı belirtilmez), yaşadığı şehirden, yeni ailesinden ve sevgilisinin tutmadığı sözlerinden bunalarak Paris’e geri döner. Burada hem iş aramakta hem de yetimhanede kalan kızını yanına almak istemektedir. Bütün bu süreçte, kasabın iç sesiyle beraber deliliğine ve hastalıklı düşüncelerine tanık oluruz. Faşizan isteklerden, şiddet eğilimine günlük hayattaki güçsüzlüğünün bastırdığı her isteği, eğilimi, düşünceyi iç ses aracılığıyla duyarız. Sıradan gözükenin içindeki karanlıkla seyircisini yüzleştirmeyi oldukça seven Noé, bizi bu zorlayıcı deneyimle baş başa bırakır.  Film, Paris’in bugüne kadar pek görülmeyen yüzünü kirli sokakları, çirkin barları, at kesimhanelerini ve arka sokaklarda yaşayan işsiz, evsiz, mutsuz Fransızları gösterir. Yönetmenin alışmaya çalıştığımız zorlayıcı ve farklı kurgu tarzının ilk izlerini görebiliriz. Noé, renk paleti olarak kasaplığı ve eti çağrıştıracak biçimde kırmızının çeşitli soluk tonlarını tercih eder. Son olarak başrol oyuncusu Philippe Nahon’ın unutulmaz bir performans çıkardığını atlamamak gerek.

3. Enter the Void – Boşluk (2009)

Enter the Void, Gaspar Noe’nin 2002 yapımı Irréversible sonrası verdiği 7 yıl aradan sonra -uzun metraj için verdiği ara diyelim- çektiği bir film olmasına rağmen yönetmenin kafasında 1991 yapımı kısa metrajı Carne’dan bile önce planladığı bir yapım. Noé 23 yaşındayken Robert Montgomery’nin tamamen sübjektif bakış açısıyla kameraya aldığı 1946 yapımı Lady in the Lake’i izler ve Enter the Void’un tohumları o zamandan atılır. Enter the Void’un büyük bir kısmını Oscar’ın bakış açısından izleriz. Tokyo’da geçen film, neon ışıkların hakim olduğu bir görselliğe sahip. Tipografide dahi neon hakimiyeti oldukça baskın. Aynı zamanda kullanılan sübjektif kamera tekniği özellikle ilk yarım saat boyunca neredeyse bir FPS oyunu etkisi veriyor. Oyunların görsel anlatım tekniği ile olan bu bağlantı, Tokyo seçimin yanında ve neon ışık kullanımının etkisiyle sanal bir deneyime dönüşür. Uyuşturucu kullanılan sahnelerin Kubrick’in 2001’ini anımsatan, ışık bombardımanı ile izleyeni soktuğu sarmal bu sanallığı destekler niteliktedir. Fakat en nihayetinde Enter the Void, içinde uyuşturucu, Budist felsefe, reenkarnasyon içeren neon ışık bombardımanı ile dolu izleyiciyi neredeyse oyunsal bir deneyimin içine sokan bir film ya da tüm bu karmaşık tanımlama çabasını bir kenara bırakıp Noé’ye kulak verirsek “saykadelik melodrama”. Her halükarda Noe’ye ve Enter the Void’a kayıtsız kalmak zor.

2. Irréversible – Dönüş Yok (2002)

Gaspar Noé’nin imza attığı ikinci uzun metrajlı film Irréversible’ı, Cannes Film Festivali’nde ana yarışmada yer alarak yönetmenin adını daha geniş kitlelere duyurduğu film olarak tanımlayabiliriz. Lakin filmde dünyanın en önemli festivallerinden birinde boy göstermesinin de ötesinde tartışılacak birçok şey var. Öyle ki film ilk gösteriminden bu yana hem izleyicileri hem de eleştirmenleri ikiye bölmeye devam ediyor.

Irréversible, Christopher Nolan’ın Memento’sunu da andıran bir şekilde hikâyesini zamanı tersten akıtarak anlatmayı tercih eden bir film. Lakin bu mantığı sadece olayların meydana geliş sıra üzerinden değil, filmin görsel dilinin şekillenmesi noktasında da bir yol haritası olarak kullanıyor yönetmen. Böylelikle sıradan başlayan bir gecenin, son derece kanlı bir cinayete varan süreci terse doğru aktıkça, filmin görsel tonu sonlara doğru iyice “ehlileşerek” son derece çarpıcı bir izlek oluşturuyor. Hem anlatının hem de görsel tercihlerin nereden nereye vardığı  konusundaki şaşkınlıkla filmin finaline geldiğimizde ise Noé, hayatın ve insanın doğasına dair onlarca soruyu tabiri caizse üzerimize fırlatıyor.

1. Climax (2018)

Dünya prömiyerini içinde bulunduğumuz yılın mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde yapan Climax, Gaspar Noé’nin başarılı bir film olduğu konusunda hemen hemen herkesin üzerinde hem fikir olduğu ilk işi belki de. Yönetmenin aşırılıklarla bezeli sinemasına mesafeli duranların dahi kayıtsız kalamadığı yoğunlukta bir sinema deneyimi sunuyor Climax. Bu deneyimin yarattığı etki prömiyerinden bu yana, filmi izleme şansına erişenlerin sayısı arttıkça kar topu misali büyümeye devam ediyor.

Climax’in komplike ya da incelikli bir olay örgüsü olduğundan söz edemeyiz; zira filmin senaryosu sadece beş sayfadan oluşuyor. Ama yönetmenin kariyerinin başından beri şekillendirdiği; kamera hareketleri, ışık kullanımı gibi teknik özelliklerin Climax’e kattığı hava yoğun bir senaryonun işlevini yapıyor adeta. Climax, bir hikâyeden ziyade, bir delirme hâline odaklanıyor. Bir dans grubunun prova için toplandıkları genişçe bir binada verdikleri parti, servis edilen sangria‘ya uyuşturucu karıştırılmasıyla çığırından çıkıyor. Dansçıların birbirleriyle havadan sudan sohbet ettiği, flörtleştiği bu gece adım adım bir cehenneme dönüşüyor. Ama bu adımların izini görünmez kılan Noé, bu cehennemin tonunun alabildiğine koyulaştırıyor. Sinemanın olanaklarını zorlayarak katılan dansçılar kadar seyirciye de cehennem havasını hissettiren bu parti aslında Climax’in ta kendisi. Seyircinin görsel ve işitsel duyularını domine eden bu deneyimin, sinema filmlerinin izleyici üzerinde fiziksel bir etki yaratabildiğinin de güçlü bir göstergesi olarak zihinlerdeki yerini alarak bir külte dönüşeceğini öngörmek hiç de zor değil.

2 Kasım’da vizyona girecek Climax’in fragmanını aşağıdan izleyebilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information