Erdem Tepegöz ile dünya prömiyerini 42. Moskova Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştiren, ülkemizde ise geçtiğimiz hafta sonu vizyona giren filmi Gölgeler İçinde üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Zeynep Pınar Uçar: Gölgeler İçinde, sisteme sert eleştirilerde bulunan, mevcut sistemi koca bir makina olarak düşünürsek, bu makinanın çarkları hâline gelmiş “küçük” insanların yabancılaşma öyküsünü işleyen bir film. Öncelikle biraz filmin bu anlamda ortaya çıkma hikâyesinden ve prodüksiyon sürecinden bahsedebilir misiniz?

Erdem Tepegöz: İlk filmimden sonra çalıştığım hikâyelerde hep bir sorgulama içinde olduğumu farkettim. Belki de kendimi ve hayatımı sorgulamam hikâyelerde belirmişti. Bunun sinemaya aktarılacak kadar ilginç gelmediğini düşündüm aslında başlarda. Ve beni uzun süredir heyecanlandıran bilim kurgu külliyatı ile kafamdaki soruları nasıl birleştirebilirim diyerek filmin ilk kıvılcımları ortaya çıkmış oldu. Gölgesini sorgulayan bir adamı anlattığım distopik bir hikâyeydi ilk başlarda. Sonra o gölge, kapalı bir yapı kavramına dönüştü. O tek karakter de bir sınıf olarak karşılık buldu. Yaklaşık bir buçuk yıllık senaryo sürecinden sonra beş haftalık çekim süreci ile Gürcistan’da bir maden kasabasında filmi hayata geçirmiş olduk.

Zeynep Pınar Uçar: Filmin bilim kurgu ve distopya unsurlarını buluşturan türü özellikle Türkiye sineması için farklı bir alanı farklı bir tonda deneyimliyor. Sizi bu alanı keşfetmeye iten şey ne oldu?

Erdem Tepegöz: Aslında benim bilim kurgu ile tanışmam, bilim kurgu edebiyatı ile değil Muazzez İlmiye Çığ’ın çalışmaları ve kitapları aracılığıyla oldu. Nedense bana çok ilham veriyordu. Geçmiş ile gelecek arasındaki bağı, bu gerçek Sümer tabletlerinin çözümlemeleri ve fikirleri okudukça daha çok düşünüyordum. Örneğin ‘Sümerli Ludingirra’ adlı eseri bana en bilim kurgusal eser geliyor hâlâ her okuduğumda. Ve sonra eski rus bilim kurgu külliyatını okumaya başladım. Bu külliyatta daha çok kıyıda köşede kalmış hikâyeler ve bilinmedik metinler ilgimi çekiyordu. Sonra zaten bu alanda ne yapabilirim, bir şeyler üretebilir miyim diye çalışırken Gölgeler İçinde çıkmış oldu.

Zeynep Pınar Uçar: Filmin hikâyesine ev sahipliği eden terk edilmiş, ruhu kararmış dev fabrikanın içerisinde çalışan insanlar, enerji üretebilmek için bir çemberin içerisinde mütemadiyen koşmak gibi fiziksel güç gerektirirken zihinsel katkıya çok ihtiyaç duymayan işler yapıyor.

Bunu yaparken hem yaptıkları işe hem de kendilerine, birbirlerine yabancılaşıyor. Filmin ele aldığı bu sisteme karşı bakış açısından ve karakterlerin bu distopyada yaşadıklıkları içine sıkışmışlık, uyuşma hissinden bahseder misiniz?

Erdem Tepegöz: Filmde bu yabancılaşma ve odağını kaybetmişliğin en ilkel ve düz halini görüyoruz. Devasa fabrikalarda aslında sadece taş yıkıyorlar. Ne için, kim için olduğunu bilmeden sorgulamadan. Karşılığında su, yiyecek ve barınma ihtiyaçlarını gideriyorlar. Bu da hayatta kalmak için yeterli oluyor. Fabrikadaki sıradan bir makineden farkları yok. Aslında şu zamanda böyle yaşayan milyonlarız. Dünyanın büyük kısmı neredeyse bu şekilde. Çoğumuz hayatta kalabilmek ile meşgulüz. Bu da bir uyuşma hissi getiriyor. Hayatta kalmak için harcadığımız enerjimiz, maalesef sorgulamaya ve bilinçlenmeye yetmiyor.

“Çoğumuz hayatta kalabilmek ile meşgulüz. Bu da bir uyuşma hissi getiriyor. Hayatta kalmak için harcadığımız enerjimiz, maalesef sorgulamaya ve bilinçlenmeye yetmiyor.”

Zeynep Pınar Uçar: Ana karakter, düzenin bir parçasıyken hiçbir şeyi sorgulamıyor, hatta o düzenin en iyi oyuncularından biri oluyor. Fakat makinesi durduğu anda büyük bir paniğe kapılıyor.

Sisteme yeni dâhil olan birinin merakı sayesinde sorgulamanın peşine takılınca hastalanmaya başlıyor. Bu anlardan yola çıkarak, düzenin bir parçasıyken uyuşan hislerin, merak duygusuyla yaşanan kırılma noktasından sonra hayat bulduğunu, karakterin daha fazlası ya da bilinenin ötesi için meraklandığını söylemek mümkün mü?

Erdem Tepegöz: Doğru bir okuma bu, ne zaman ki düzeniniz alt üst olur, canınız yanar ancak o zaman harekete geçersiniz. Rahat insan bireyseldir. Kendini düşünür. Derdi olan insan daha toplumsal bir yapıya kavuşuyor. Ana kahraman da rahatı bozulduğunda, makinesi durduğunda, artık çalışamadığı için işe yaramaz atıl hale geliyor. Ve kendiyle başbaşa kalınca yaşamasının anlamını ve içinde olduğu bu kapalı sistemi sormaya başlıyor. Kırılma noktası aslında bilinç yükselmesi olarak yorumlanabilir. O yüzden rutini bozan her durum, yeni bir bilinenin ötesini oluşturmuş oluyor.

Zeynep Pınar Uçar: Filmde bir diğer dikkat çeken, göze batan nokta ise içinde sıkıcı bir rutine sıkışmış bir düzen tutturulmuş kasvetli binanın etrafını süsleyen kameralar. Çalışan herkes, daima gözetlendikleri hissi altında yaşıyor. Hikâyedeki gözetleme ya da gözetlenme mekanizması, Bentham’ın Panoptikon teorisiyle de ilişkili olarak işçi konumundaki karakterlerin düzene uyum sağlaması için gerekli baskıyı mı yaratıyor?

Erdem Tepegöz: Kesinlikle öyle, fabrikadaki bu kapalı sistem kendi çarklarını yeri geldiğinde bir tehdit ve ceza sistemi olarak kullanabiliyor. Biz de deney alanının içindeki varlıklar gibi canımız yanmasın ve yaşam nasıl olursa olsun devam etsin de diye ses çıkarmadan kuralların dışına çıkmamaya çalışıyoruz. Ve duvarın arkasını merak etmeden, sorgulamadan bilinçlenmeyi istemsiz reddediyoruz. Ama bu rutin elbet bir yerde tıkanıyor. Ve o zaman bildiğimiz gerçeklik kavramı, yeni gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Platon’un mağarasından dışarı ilk çıkan kişinin daha önce görmediği bu güçlü ışık karşısında gözlerinde neredeyse körlük yaşaması ve kendini etrafa savurması gibi karakter de başka bir gerçeklik farkediyor. Yeni gerçeği duymak, ışığı görmek genelde başlangıçta rahatsız edicidir. Bu yüzden zihin ve beden karanlıktan ve esaretten gizli bir zevk duyuyor. Bu açıdan düzene uyum sağlıyor. Yoksa baskı Panoptikon’daki gibi dışarıda değil, kendi alışkanlıklarımızda ve güven alanımızda yatıyor.

Zeynep Pınar Uçar: Aynı zamanda diyaloglardan da söz etmek isterim. Filmde yer yer rastlanan diyaloglar olabildiğince yalın ve neredeyse mekanikleşmiş hâlde karşımıza çıkıyor. Diyaloglara hakim olan bu tonun karakterler arasındaki ilişkiye ve onların kendilerine bu düzen dışında bir yaşam kurmaları fikrine katkısı nedir?

Erdem Tepegöz: Filmde çok fazla diyalog kullanımı yok. Hatta ilk yarım saat neredeyse diyalog yok. Diyalogları karakterler için değil, hikâyeyi ilerletmek ve filmin dünyasındaki sembolleri biraz hissetirmek için gerektikçe kullanmaya çalıştım. Baş kahramanın hem tarzının hem diyalog tonunun biraz mekanik bir yapısının olmasının sebebi; robotlaşmış, tekdüze olmuş, duyguların daha önemsiz olduğu karakter yapısı ile örtüşmesi nedeniyle kuruldu. Yabancılaşmanın hissedilmesi ve duygusuzluk için diyalogların sığ ve mekanik olması gerektiğini düşündüm. O dünya için aksi çok yapay durabilirdi. Bu biçimin de yapay ve izleyiciyi zorlayan bir durum yarattığının farkındayım. Ama diyaloglara değil de daha çok göstergelere ve seslere yaslanan bir hikâye anlatımı ile bu dünyayı kurmak daha doğru bir tercih gibi geldi. Bu açıdan filmde de geçen bir diyalogun ‘yemeğini al, suyun al, kimseye karışma’ repliği aslında ilişkilerini ve diyalog kullanımını özetleyen bir gösterge olarak söyleyebilirim.

Gölgeler İçinde

Filmin finalinden de biraz söz etmek istiyorum. Aslında çok önemli bir fark ediş anının yaşandığı final, belirsiz denebilecek bir şekilde yapılıyor. Bu konudaki tercihinizin ardındaki motivasyon neydi?

Erdem Tepegöz: Sonlar beni hep korkutmuştur. Bir film sonuyla daha çok hatırlanıyor sanki. Klişe veya didaktik bir son tüm filmin derinliğini ortadan kaldırabiliyor. Bu açıdan sonların benim fikrimle bitmesini sevmiyorum. Çünkü ben de hiçbir şeyden emin değilim. Sorguluyorum ve bir soru soruyorum. İzleyicinin kendi cevapları herkese göre değişiyor ve bu daha değerli. Tek bir son olması yerine neden her izleyici kendi düşüncesi ile hikâyeyi tamamlamasın. Ama bir çok detay ile aslında kendi son yorumumu da izleyiciye hissetiriyorum. Yoksa Gölgeler İçinde’nin sonu bile benim için fazla net. Birbirlerinden habersiz yaşayıp aslında tahmin ettiklerinden daha kalabalık olmaları filmin sonu için güçlü bir başlangıç noktası kalıyor.

“Sonlar beni hep korkutmuştur. Bir film sonuyla daha çok hatırlanıyor sanki. Klişe veya didaktik bir son tüm filmin derinliğini ortadan kaldırabiliyor. Bu açıdan sonların benim fikrimle bitmesini sevmiyorum.”

Zeynep Pınar Uçar: Özellikle diyalogların ağırlığı olmadan geçen filmde ses ve müzik konusunda yapılan tercihler de yine çok önemli. Ana karakterin yaşadığı değişim anından sonra duyduğu seslerden ve müzik konusunda yapılan tercihlerin filmin izleyici üzerinde yarattığı hissiyata olan etkisinden bahsedebilir misiniz?

Erdem Tepegöz: Ses tasarımına çok önem veriyorum. Filmin senaryo aşamasında ses için notlar alıp, çalışmalar yapmaya başlamıştım. Örnek ses kayıtlarını filmden önce teknik ekip ile inceledik. Sahada ve tasarımda, mix de ses için çalışan tüm teknik ekip alanında zaten çok başarılıydı ve çok emek verdi. Ses tasarımında yaklaşık üç yüz civarı ses kanalı vardı. Birçok detay ses ve foley filmin alt katmanlarında gömülü. Direkt duyulmasa bile bas olarak, cızırtı olarak, frekans sesi olarak altlara saklanmış vaziyette. Bu hissediliyor bence, hikâye ve görsel filmin akışında. Ses dünyası ile de bir anlam yaratılmış oluyor. Çünkü fabrika gürültüleri, uzaktan gelen siren sesleri, atmosfer sesleri izleyiciyi o bölgede çalışan bir işçiymiş gibi hissetirmeliydi. Müzik kullanımında da çoğu müzikleri kirleterek ve fabrika ritimlerine uygun bir tempo ile kullandık. Bu açıdan ses tasarımı için gerçekten çok fazla emek var. Bir tek diyalog kalitesini çözemediğimizi düşünüyorum. Ne yapsak bazı yabancı filmlerdeki o tokluğa ve derinliğe ulaşamıyoruz. Kendi filmlerim dahil, bunu çözmüş bir Türk filmi de izleyemedim henüz. Hep gariban kalıyor diyalogların ses olarak etki gücü.

Zeynep Pınar Uçar: Ben filmi yaklaşık iki ya da üç yıl kadar önce yurtdışında bir festivalde izlemiştim. Filmin festival yolculuğunu biraz anlatabilir misiniz?

Erdem Tepegöz: Filmin festival yolculuğu açıkçası beklediğimden daha yoğun oldu. Tür filmi yaptığınızda ve bu bağımsız bir türde ise arada kalma riski var. Festivaller veya ana akım için konumlanması zor olabiliyor. Ama Gölgeler İçinde için iyi bir süreç geçiriyoruz diyebilirim. Dünya prömiyerini Moskova Film Festivali’nde yaptık ve oradan ‘Jüri özel ödülü’ ile ayrıldık. Türkiye’de Altın Portakal Film Festivali’nden 5 ödülle yolculuğuna başlamış oldu. Şu ana kadar 18 ülke gezdi. Bilim kurgu festivallerinden çok fazla davet alıyor son günlerde. Üretim aşamasındaki endişelerim, alınan çokça ödüller ve festival yolculuğu sayesinde biraz dindi ve yeni projeler için daha fazla cesaret veriyor diyebilirim. Ödüllerin de tek anlamı açıkçası yeni film çekebilme umuduma karşılık geliyor..

Zeynep Pınar Uçar: Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?

Erdem Tepegöz: Birkaç senaryo üzerine eş zamanlı çalışıyorum. Ama üzerine çalıştığım bir tiyatro uyarlaması çok heyecanlandırıyor beni. Edebiyat uyarlamalarını, son dönem Türk sinemasında çok görmememiz beni hep şaşırtmıştır. Görsel antropoloji üzerine de yapmak istediğim şeyler var.

Zeynep Pınar Uçar: Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information