Amerikan edebiyatının önemli öykücülerinden John Cheever’ın Yüzücü – The Swimmer adlı öyküsü The New Yorker’da ilk yayımlandığında büyük ilgi görmüştü. Orta-üst sınıf Amerikan ahlak anlayışı ile onun getirdiği bireyselliği yerle bir eden öykü, kapitalist sisteme içeriden ve sert eleştiriler getiriyordu. Cheever’ın zengin, beyaz bir Amerikan banliyösünden yola çıkarak iletişimsizlik ve yalnızlık, statü ve finansal yıkımlar ile tüm bunların sonuçlarında çökmekte olan aile kurumunu sosyolojik olarak masaya yatırdığı kısa öyküsü, 1960’ların ikinci yarısında, dönemin atmosferine çok uygun bir şekilde Frank Perry tarafından The Swimmer adıyla filme alındı. Zorlu geçen çekim süresi ve tamamlanmasından dört yıl sonra 1968 yılında vizyona giren film, bugün hem güncelliğini koruması hem de öykünün yarattığı dünyayı genişleten alegorik bakış açısıyla gerçek bir klasik.

Ned Merrill (Burt Lancaster), zengin bir Amerikan banliyösündeki arkadaşlarının evine, üzerinde mayosu ile ormandan koşarak gelir. Yakışıklı, neşeli ve çevresi tarafından tanınan Ned, arkadaşlarının yanında bir şeyler içerken manzaraya bakar ve aklına ilginç bir fikir gelir: Eve yüzerek gidebilir miyim? Ned’in planı basittir; yaşadığı yer ağaçların arasındaki köşklerden oluşmaktadır ve her evin kendisine ait havuzu vardır. Ned, tek tek havuzları yüzerek geçecek, bu sayede komşularını da ziyaret ederek evine varacaktır. Birleşmesiyle adeta bir nehri andıran ve eşinin adından hareketle “Lucinda Nehri” dediği bu yolculuğu büyük bir neşe içerisinde başlar ancak bir süre sonra bir tür yüzleşmeye dönüşecektir.

The Swimmer: Bellek ve Özyıkım

The Swimmer

Günümüzden baktığımızda Ned’in yolcuğunu klasik bir “kahramanın yolculuğu” olarak okuyabiliriz. Kahraman bir yolculuğa çıkar ve yolculuk tamamlandığında artık dönüşmüştür. Yol, bir farkındalık, kendini bulma aracıdır. Oysa gerek kaynak metin gerekse Perry’nin filmi bu yolculuk fikrini zaman ve mekânın gerçekliğini sürekli sarsarak bir özyıkıma dönüştürür. Mutlu başlayan, geçtiği her havuzda yavaş yavaş çöken ve hazin bir şekilde sonlanan bir yaşam.

Ned’in evden eve ilerlemesi, oralarda yaşadıkları sıradan hatta neredeyse dramatik unsur bile barındırmayan günlük anlardan oluşur; evlerde tuhaf bir telaşla karşılanması dışında bir sorun yoktur. Diğer taraftan Ned’in ilk göründüğü andan itibaren -ormanlık alandan mayosu ile geldiğini hatırlayalım- olayların ne kadarının gerçek olduğu konusunda izleyicinin zihni bulanmaktadır. Hem öykü hem de film bu gerçekliğin kırılmasının ipuçlarını içki ve Ned’in motivasyonu aracılığıyla verse de önemli olan zaman olgusudur.

Frank Perry filmi Lancaster’ın yaydığı seksüel enerji, havuz çıkışı eline tutuşturulan içki kadehi ve Ned’in “Hiç böyle harika bir gün gördünüz mü?” cümlesiyle açar. Bu nokta atışı sekans, filmin tonunu da belirleyecektir. Öncelikle içki, zihni bulandırması ve evlerde kendisine söylenen gerçekliğinin ipuçlarını göz ardı etmesi için Cheever’ın da altını çizdiği bir araçtır. Kurgunun alacakaranlığına hizmet ettiği gibi atmosferin de bir parçasıdır. Ayrıca çeşit çeşit içki bir statü göstergesidir. Bu açıdan Ned’in gittiği her yerde içki talep etmesi, hatta bazı yerlerde içki için aşağılanmaya göz yumması önemli. Ned’in statü açlığının tetiklediği kabul görme isteği evden eve ilerledikçe artacak, “eve yüzmek” gibi pratikte yapılabilir ama işlevsiz bir amacı sorgulamaya başlayacak, buna paralel özgüveni ve gücü yolculuk boyunca tükenecektir. Başlarda havuz merdivenlerini bile kullanmadan sudan çıkan Ned, çökmekte olan bir gerçekliğe doğru ilerledikçe gücünü kaybedecektir.

Film boyunca göreceğimiz gibi Perry, lineer zaman akışını sıklıkla kıran ancak bunu son ana kadar ustaca gizleyen bir yapı kuruyor. Bir havuzdan diğerine geçerken atmosferde yavaş yavaş değişmeye başlar. Bir gün içerisinde geçen film, yaz günü parlak ışıklarla başlamıştır ancak filmin kapanışında dökülmüş yapraklar ve sağanak yağmur altında, sonbaharda biter. Eve gelinceye kadar Ned’in mücadelesi, gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmasına ve özyıkıma dönüşmüştür. Ned, uç uca eklediği havuzlarla kendine bir nehir yaratmaya uğraşır ancak bu çaba işlevsizdir. Öncelikle yaratmayı çabaladığı nehri oluşturan havuzlar başkalarınındır; içlerinden geçmesi onlara sahip olduğu ya da kabul gördüğü anlamına gelmez. İkincisi nehrinin döküldüğü yerde eski hayatının izleri yoktur. Metruk, camları parçalanmış bir ev, viran bir tenis kortuyla karşı karşıyadır. Artık yolculuğu sırasında söylediği “Bir şeyin doğru olduğuna gerçekten inanırsan, o gerçektir.” sözü anlamını yitirmiştir. Kızlarından ve ailesinden eser yoktur. Sonuçta Ned, zaman ve mekânda kaybolur.

When you talk about “The Swimmer” will you talk about yourself? (*)

Ned’in belleğinin gerçekleri silmesi, ısrarla geçmiş anlara tutulması bir savunma mekanizması olarak anlayabileceğimiz bir durum. Acının üstesinden gelmek için onu yok saymak bireysel olarak yaşama devam etmek için geçici bir çözüm de olabilir. Ancak resmi biraz genişlenirsek Ned’in öyküsünün tek bir kişinin “başarısızlık” öyküsünün ötesinde olduğunu görebiliriz. Refahtan güzelliğe,  mutluluktan başarıya kadar kapitalist sistemin dayattığı algılar tüm toplum için baskı unsuruna dönüşmüş durumdadır. Statüko endişesinin yürüttüğü bireysellik bir savunma kalkanına dönüşmüştür. Bu açıdan filmin afişinde yer alan “Yüzücü hakkında konuşurken kendinizden de bahsedecek misiniz?” cümlesi önemlidir. Eve yüzerken Ned’in dünyadaki gerçek yerini ortaya koyan yüzme havuzundan geçtiği bölümde de göreceğimiz gibi sadece orta-üst sınıf değil alt sınıf da pastadan pay istemekte, Amerikan rüyasının peşinde açıktan koşmaktadır. Şaşırılmayacak şekilde Ned en çok bu havuzda aşağılanır; şu an oraya ait olsa da artık düşmüştür. Bu statüko kaybı Cheever’ın öyküsünde sistem içerisinde tutunamayan kişilerin hayatlarına sıradan bir şekilde devam edebilmelerinin olanaksız olduğunun altını çizer. Öyküye göre Ned’in zihninin bulanması bir anlık cinnetten, geçmişi unutmaktan fazlası, gerçekliği kabul edememesinin bir sonucudur; artık sistem dışına itilmiş olanların sınıfındadır ve kurtulma çabaları faydasızdır.

Arka planda anlatılan ancak senaryoyu güçlendiren bir diğer detay ise güvenlik sorunudur: Ned’in birden bahçelerinde, verdikleri partilenin ortasında belirmesi evde yaşayanları tedirgin eder. Bunu sadece evde yaşayanlar için bir güvenlik sorunu olarak algılamamak gerekiyor. Statüsünü ve eski gücünü kaybetmiş birini yok saymaya alışkın olduklarından, Cheever’ın birçok kez altını çizdiği gibi, Ned’in fiziksel olarak orada bulunması öncelikle ona nasıl davranacakları konusunda bir kafa karışıklığına sebep olmaktadır. Diğer taraftan güçten düştükleri anda kendilerinin de aynı pozisyona kolaylıkla düşebileceklerin farkında varmalarının yarattığı bir huzursuzluk da söz konusudur. Bu sebeple elden geldiğince kibar, sahte bir nezaketle davranmaları şaşırtıcı değildir. İkiyüzlülük, her zaman geçer akçedir.

Tam olarak açıklanmasa da Ned’in yaşadığı bir ekonomik kriz sonrasında battığını ve yaşamının altüst olduğunu anlayabiliyoruz. Aslında bu bilgi de statükosunu koruyamamış bir adamın çöküşü sonrasında ona ve çevresine ne olduğu da önemli değil. Önemli olan zamanın ruhunun sonsuza kadar değiştiği ve kimsenin düşen birine artık acımadığı gerçeğinin yaklaşık atmış yıl önce söylemiş olması.


(*) Filmin afişinde kullanılan tanıtım cümlesi.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information