Almanların Fransa’yı işgal etmesi sonrasında Paris’teki evi Gestapo tarafından basılan Walter Benjamin, gönülsüz de olsa çareyi Amerika’ya göç etmekte bulur. Horkheimer’in yardımıyla ABD’ ye giriş vizesi alır. Daha sonra Fransa’nın güneyindeki Portbou kentine kaçar. Burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar eder. Yanında Pasajlar’ın müsveddeleri bulunmaktadır. Walter Benjamin pes etmiştir ancak aynı dönemde binlerce insan sınırlarda faşist rejimden kaçmak için beklemektedirler. Andre Breton ve Claude Levi-Strauss’la birlikte Anna Seghers de Marsilya’dan Meksika’ya ulaşmayı başarır. Bu kaçış öyküsü ve sürgün deneyimi, Seghers’e Transit romanını* yazması için ilham olacaktır.

Anna Seghers’in kaçış, sürgün ve mültecilik gibi güncelliğini bugün de koruyan konulara değinen romanı, yaklaşık seksen yıl sonra Christian Petzold tarafından sinemaya uyarlandı. Transit, İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken toplama kamplarından ya da ülkelerinden kaçan ve Fransa’nın henüz işgale uğramamış Marsilya şehrine sığınan mültecilerin hikâyesini anlatıyor. Petzold, gidecekleri yere vizeleri olsa bile, oraya ulaşabilmeleri için geçmek zorunda oldukları ülkeler için de transit vize peşinde koşan Georg ve diğer mültecilerin Marsilya’da var olma çabasını anlatırken zamanı silikleştirerek günümüzde yaşanan mülteci krizine ulaşmayı ve belirli bir grup üzerinden değil, konuyu yatay zeminden çıkararak tartışmaya açmayı başarıyor. Böylece Petzold, Seghers’in romanının ana fikrini güncelleyip diğer filmlerinde sıklıkla yaptığı gibi mekânı deşerek, izleyicinin politik belleğini sarsıyor.

Petzold filmin görsel dilini kurgularken günümüz Marsilya’sında geçen bir dünya tasarlamış. Caddeler, gökdelenler, konsolosluk binasının içi ya da görevli polislere bakarsak hikâyenin günümüzde geçtiğini söyleyebiliriz; ancak mültecilerin hikâyelerine baktığımızda gördüğümüz faşizmin ve savaşın gölgesindeki toplama kamplarında yaşanan trajediler, yaşama hakkı olmayıp güvenli bir yere kaçmaya çabalayan insanlar oluyor. Zamanın kırılması ya da zamansızlık hissiyatı olarak tanımlayabileceğimiz bu tercih, yaşanan acıların nostaljik bir yanılsamaya dönüşmesini engelliyor. İzleyicinin “savaş zamanında bunlar yaşanmış, çok acı” söyleminin arkasına saklanma eğilimini bypass ederek, çevresine bakmasını öğütlüyor ve her an tekrarlanabileceğinin altını çiziyor.

Transit: Arafın Hayaletleri

Georg’un peşine takılıp geldiğimiz Marsilya’da, Petzold izleyiciye ilk önce oradan gitmek isteyen mültecilerin durumunu gösterir. Georg ise işkence korkusundan intihar eden Weidel adlı bir yazarın eşyalarını ulaştırmak için gelmiştir. Weidel’in çantasında -Walter Benjamin’i hatırlatırcasına- roman taslağı, mektuplar ve Meksika Elçiliğinin vize güvencesi vardır. Georg, Weidel’in kimliğine bürünür. Herkesin tek istediği transit vizelerini alıp başka bir ülkeye gitmektir; tüm koşturmaca ve telaş bu yüzden yaşanmaktadır. Ancak bir süre geçtikten sonra anlarız ki bu iş umulduğu kadar kolay değil ve uzun beklemeler gerekiyor. Seghers bu durumu “Öldürücü yaralar, öldürücü hastalıklar olduğu gibi öldürücü can sıkıntıları da vardır.” diye tanımlıyor. Daha sonra ise kamera bireysel acılara döner: Georg’un yolda ölen arkadaşının Orta Doğulu eşi ve çocuğu, Amerika’ya gitmiş işverenin köpeklerine bakan ve bu sayede vize alacağını düşünen kadın, belgeleri neredeyse tamamlanmış bir orkestra şefi ve kocası Weidel’i arayan Marie.  Georg sayesinde, arafta kalmış bu kişilerin/hayaletlerin hikayelerini öğreniyoruz; ancak roman gibi film de olayları dramatize etmeden olanca yalınlığı ile aktarıyor. Tüm film boyunca birçok trajedi yaşanmasına rağmen filmin temposu neredeyse hiç değişmiyor.

Christian Petzold, mülteci krizini bahane ederek ırkçılık ve milliyetçiliğin yükselişe geçtiği günümüze doğru hikâyenin kapsama alanını genişletirken, mültecileri adeta arafta bekleyen hayaletler olarak ele alıyor. Muğlak ara mekân olarak tasvir edilen Marsilya, dünya için kimliksiz bir hayalete dönüşen mülteciler için beyhude bir bekleme salonuna dönüşüyor. Marie de bu hayaletlerden biri. Doktor Richard ile Montreal gemisine binmeden kocasını aradığı Marsilya sokaklarında bir görünüp bir kayboluyor. Georg ve Marie’nin yakınlaşması ile film modern bir Casablanca hikâyesine de göz kırpıyor. Zaten yönetmen Transit’i bir aşk filmi olarak da tasarlamış durumda. Transit, Baskıcı Zamanlarda Aşk* üçlemesinin son filmi. Bu aşk üçgenin görünen yüzünde Georg ve Marie için sorun Richard gibi görünse de asıl sorunun Weidel’in hayaleti olduğunu görüyoruz. Burada bir parantez açarak Marie’nin kitaptan çok farklı bir şekilde ele alındığının belirtelim. Petzold diğer her şeyde olduğu gibi Marie’yi de Georg’un bakış açısından izlememizi sağlarken onun varlığını bir miktar silikleştiriyor ve filmin içerisine yarı melek yarı hayalet bir umut nesnesi olarak yerleştiriyor. Marie’yi, Marsilya ve yaşamda tutunulacak bir dal arayan Georg’un hayatına temas ettiği zamanlardan tanıyoruz; bu sebeple her ne kadar hikâyesine hakim olsak da romandaki kadar içselleştiremiyoruz. Ancak bu sayede Marie, filmin sonundaki gemi kazasından sonra bile, Georg için bu bekleme cehennemi içinde bir umut olarak kalmaya devam ediyor.

“Ölmüş adamın öyküsünü biliyor musunuz? Öteki dünyada Tanrı’nın hakkını vermesini beklemiş. Bir yıl, on yıl, yüz yıl. Sonunda kararını vermesi için ona yakarmış. Daha fazla beklemeye dayanamayacağını söylemiş. Ve şu yanıtı almış: ‘Neyi bekliyorsun? Sen çoktandır cehennemdesin!’ Bundan daha saçma bir şey olur mu? Bekleyiş cehennemin ta kendisidir. Cehennem başka nedir? Savaş mı? O okyanusu aşıp peşinden de gelebilir. Ben her şeyden bıktım. Artık evime dönmek istiyorum!”*

Anna Seghers üstlerine çökmüş derin umutsuzluk ve çaresizlik içerisinde, ilerleyen Nazi işgalinde var olmaya çabalayan insanları anlatır. Sığındıkları son limanda yaşamaya devam ettikleri hayal kırıklıkları, sonsuz bir döngü içerisine girmiş hayatları adeta cehennemi andırır. Kaçtığını sandıkları faşizm yaklaşmakta, ne ileriye ne de geriye gidebilmektedirler. Petzold’un Transit’i de geçmişin süregelen hayaletlerinin modern dünyadaki karşılıklarını sorgulatıyor. Ne geriye dönebilen ne de bulundukları ortamda yaşamlarını sürdürebilen, kök salamayan, aidiyet geliştiremeyen bu insanların akıp giden yaşamı izlemeleri de aynı beklemek gibi bir cehenneme dönüşmüş durumda. Kendi kontrolleri dışında yapılan pazarlıklar ile bir metaya dönüşmüş olmalarını, suyun iki tarafında da barınamayıp yok sayılmalarını görüyor, izliyor ancak gerçek anlamda yardım edemiyoruz. Maalesef ki kurtulanlardan oluşan bu nehrin akacak bir denizi bulunmuyor. “En korkutucu olanı, gözlerini sana, yorgun suratına, yırtık giysilerine dikmeleri değil, seni görmemeleri. Onların dünyasında yoksun.” diyen Georg’a hak vermemek mümkün değil.

Peter Conrad “Nereye gitmeyi ümit edebiliriz? Artık güvenli bir cennet kalmadı, hayata yeniden başlayabileceğimiz veya geçmişteki haksızlıkları silebileceğimiz ‘başka kıtalar, hayali kentler’ yok.”* diyor. “Seghers’in vaktiyle dikkat çektiği büyük tehlike bizim artık normal gördüğümüz bir durumdur.” diye de ekliyor. Diğer taraftan tüm yaşanan trajedilere rağmen insan umut eden, onunla var olan bir canlı. Belki de o yüzden, belki de anlatmak rahatlattığı için insanlar hikâyelerini çevrelerindeki kişilere anlatmaya çabalıyorlar. “Limanlar hikâye anlatılan yerlerdir.” diye boşuna söylenmemiş. Pasaportlar, geçici oturma izinleri, transit vizeler arasında kaybolmuş gerçek kişiler için hikâyeleri anlatmaya çabalamak bir tür var olma biçimi ya da kendilerini teskin etme yöntemi.

Transit’te Christian Petzold, mülteci olmak, yabancı düşmanlığı, kimlik ve sınırlar üzerinden düşündükleri ile etkileyici bir anlatı kurarken, 1940’larda insanlığın başına gelen trajedilerin etki alanının günümüze kadar ulaştığını da ispat ediyor. Ayrıca geçen süre zarfında insan hakları açısından fazla ilerleyemediğimize de ayna tutuyor; görmek isteyen gözlere.


*Transit, Anna Seghers, Everest Yayınları Modern Klasikler Dizis
*Love in the Time of Oppressive Systems: Barbara (2012), Phoenix (2014), Transit (2018)
*Seghers, a.g.e. s.232
*Seghers, a.g.e. Arka kapak yazısından

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information