Wes Anderson'ın pandemide tekrar, tekrar ve tekrar yaşanan ertelenmeler sebebiyle bir türlü izleyemediğimiz The French Dispatch'ine Filmekimi kapsamında nihayet kavuştuk. Yönetmen, 20. yüzyıla gittiği yeni filminde farklı hikâyeleri bir araya getirerek hızla akan bir maraton sunuyor fakat bazı karakterleri bu koşuşturmacaya yalnızca onlara da yer vermiş olmak için davet ettiğini düşündürüyor. Dünya prömiyerini uzun bir bekleyişten sonra nihayet 74. Cannes Film Festivali'nde gerçekleştiren film, izleyiciyi 1920'li yıllara götürüyor. Yönetmenle geçmişte de defalarca kez birlikte çalışan Bill Murray'in canlandırdığı Arthur Howitzer Jr.'ın editörü olduğu The French Dispatch gazetesine ve yazarlarına odaklanıyor. "Fransa'nın uydurma bir şehrinde Fransız Postası isimli gazeteyi çıkaran gazetecilere yazılmış bir aşk mektubu" sözleriyle tanımlanan film, anlatısını bölümlere ayırarak hızla ilerleyen antoloji türünde bir hikâye sunuyor. Wes Anderson'ın 10. uzun metrajlı filmi olan The French Dispatch, Tilda Swinton, Benicio del Toro, Frances McDormand, Léa Seydoux, Timothée Chalamet ve Jeffrey Wright başta olmak üzere, bir araya getirdiği heyecan verici isimlere âdeta parlamaları için özel ayrılmış alanlar sunuyor. Ancak bir yandan bu isimleri bir araya getirip ahenk içinde ilerleyen bir ritim tutturmasına şaşırırken, bir yandan da içine atıldığımız farklı fikirler tufanından bitap düşerek geride kalanların filmde var oluş amacını, hikâyeler arasında kurulan bağın dengesini düşünürken buluyoruz kendimizi. The French Dispatch: Hızla Akan Hikâyeler Maratonu Wes Anderson'ın özellikle sinematografik anlamda kendisine özgü bir dünya yarattığı film, belirli oyuncuların önderliği eşliğinde üç farklı hikâyeye odaklanıyor. Bu hikâyeler, merkezine çoğunlukla anlatıcı olarak yerleştirilen gazete yazarlarını canlandıran isimlerin performanslarını sergilemeleri için alan tanıyarak onlara ayrılmış, özel bir sahne hâline geliyor. Hatta bu hikâyelerden en çok öne çıkanı hatta hızlıca anlatılan hikâyeler serisine damgasını vuranı Tilda Swinton, Léa Seydoux, Adrien Brody ve Benicio del Toro'nun yer aldığı Moses Rosenthal bölümü oluyor. Film, ele aldığı hikâyelere kendilerine özgü dünyalarda ayrı bölümler ayırarak odaklanmasına rağmen onları gazete üzerinden ortak bir çatının altında topluyor. Böylece The French Dispatch, Wes Anderson evreninde geçen sinematografik yönü her zamanki gibi yine çok güçlü bir antoloji hikâyesini izleme fırsatı sunuyor. Hızla akan bir film şeridini izler gibi üzerimize atılan farklı hikâyeler, kendilerine has seviyede ilginç olsa da günün sonunda bazıları diğerlerinin önüne geçiyor. Yönetmen anlatılan her hikâye üzerinden karakterlerini tanıtıp bu bölümler aracılığıyla oyuncuların filmden bir adım öteye geçerek kendi performanslarını sunmalarına fırsat tanırken bir yandan da yemek dünyasından politikaya bazen de sanat dünyasına dair yorumlarına, eleştirilerine yer veriyor. Film, başladığı andan itibaren ivmesini sürekli olarak arttırmaya devam eden bir hız trenini andıran üslubuyla izleyicinin üzerine farklı fikirleri, farklı hikâyeleri, karakterleri ve hatta evrenleri atıyor. Seri olarak işlenen bu hikâyelerin arasında ister istemez, sahnede yer alma fırsatı kalmayan diğer önemli, fakat geri planda kalan isimlere gözümüz ilişiyor ve bu isimlerin filmdeki yerini, ana hikâyeye yönelik hizmetlerini sorgular şekilde buluyoruz kendimizi. Yönetmenin Roman Coppola, Hugo Guinness ve Jason Schwartzman'la birlikte kaleme aldığı senaryo, çok fazla fikirle aynı anda uğraşmanın yarattığı karmaşayı gazeteye dönen sahnelerle bertaraf etmeyi hedefliyor fakat yine de bu hız treni bir noktadan sonra Wes Anderson sinemasında daha önce izlediğimiz tüm hikâyelere rağmen yorucu hâle geliyor. Gazeteye bağlanan kısımlar ise fazla zaman ayrılmadığı için hedeflenen duygusal hissiyatı yaratamıyor. Ancak yine de The French Dispatch, izlerken yönetmene bir araya getirmeye…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

The French Dispatch, farklı hikâyeleri bir araya getirerek hızla akan bir maraton sunuyor fakat bazı karakterleri bu koşuşturmacaya yalnızca onlara da yer vermiş olmak için davet ettiğini düşündürüyor.

Kullanıcı Puanları: 4.56 ( 6 oy)
70

Wes Anderson’ın pandemide tekrar, tekrar ve tekrar yaşanan ertelenmeler sebebiyle bir türlü izleyemediğimiz The French Dispatch‘ine Filmekimi kapsamında nihayet kavuştuk. Yönetmen, 20. yüzyıla gittiği yeni filminde farklı hikâyeleri bir araya getirerek hızla akan bir maraton sunuyor fakat bazı karakterleri bu koşuşturmacaya yalnızca onlara da yer vermiş olmak için davet ettiğini düşündürüyor.

Dünya prömiyerini uzun bir bekleyişten sonra nihayet 74. Cannes Film Festivali‘nde gerçekleştiren film, izleyiciyi 1920’li yıllara götürüyor. Yönetmenle geçmişte de defalarca kez birlikte çalışan Bill Murray’in canlandırdığı Arthur Howitzer Jr.’ın editörü olduğu The French Dispatch gazetesine ve yazarlarına odaklanıyor. “Fransa’nın uydurma bir şehrinde Fransız Postası isimli gazeteyi çıkaran gazetecilere yazılmış bir aşk mektubu” sözleriyle tanımlanan film, anlatısını bölümlere ayırarak hızla ilerleyen antoloji türünde bir hikâye sunuyor. Wes Anderson’ın 10. uzun metrajlı filmi olan The French Dispatch, Tilda Swinton, Benicio del Toro, Frances McDormand, Léa Seydoux, Timothée Chalamet ve Jeffrey Wright başta olmak üzere, bir araya getirdiği heyecan verici isimlere âdeta parlamaları için özel ayrılmış alanlar sunuyor. Ancak bir yandan bu isimleri bir araya getirip ahenk içinde ilerleyen bir ritim tutturmasına şaşırırken, bir yandan da içine atıldığımız farklı fikirler tufanından bitap düşerek geride kalanların filmde var oluş amacını, hikâyeler arasında kurulan bağın dengesini düşünürken buluyoruz kendimizi.

The French Dispatch: Hızla Akan Hikâyeler Maratonu

Wes Anderson’ın özellikle sinematografik anlamda kendisine özgü bir dünya yarattığı film, belirli oyuncuların önderliği eşliğinde üç farklı hikâyeye odaklanıyor. Bu hikâyeler, merkezine çoğunlukla anlatıcı olarak yerleştirilen gazete yazarlarını canlandıran isimlerin performanslarını sergilemeleri için alan tanıyarak onlara ayrılmış, özel bir sahne hâline geliyor. Hatta bu hikâyelerden en çok öne çıkanı hatta hızlıca anlatılan hikâyeler serisine damgasını vuranı Tilda Swinton, Léa Seydoux, Adrien Brody ve Benicio del Toro’nun yer aldığı Moses Rosenthal bölümü oluyor. Film, ele aldığı hikâyelere kendilerine özgü dünyalarda ayrı bölümler ayırarak odaklanmasına rağmen onları gazete üzerinden ortak bir çatının altında topluyor. Böylece The French Dispatch, Wes Anderson evreninde geçen sinematografik yönü her zamanki gibi yine çok güçlü bir antoloji hikâyesini izleme fırsatı sunuyor. Hızla akan bir film şeridini izler gibi üzerimize atılan farklı hikâyeler, kendilerine has seviyede ilginç olsa da günün sonunda bazıları diğerlerinin önüne geçiyor. Yönetmen anlatılan her hikâye üzerinden karakterlerini tanıtıp bu bölümler aracılığıyla oyuncuların filmden bir adım öteye geçerek kendi performanslarını sunmalarına fırsat tanırken bir yandan da yemek dünyasından politikaya bazen de sanat dünyasına dair yorumlarına, eleştirilerine yer veriyor.

Film, başladığı andan itibaren ivmesini sürekli olarak arttırmaya devam eden bir hız trenini andıran üslubuyla izleyicinin üzerine farklı fikirleri, farklı hikâyeleri, karakterleri ve hatta evrenleri atıyor. Seri olarak işlenen bu hikâyelerin arasında ister istemez, sahnede yer alma fırsatı kalmayan diğer önemli, fakat geri planda kalan isimlere gözümüz ilişiyor ve bu isimlerin filmdeki yerini, ana hikâyeye yönelik hizmetlerini sorgular şekilde buluyoruz kendimizi. Yönetmenin Roman Coppola, Hugo Guinness ve Jason Schwartzman’la birlikte kaleme aldığı senaryo, çok fazla fikirle aynı anda uğraşmanın yarattığı karmaşayı gazeteye dönen sahnelerle bertaraf etmeyi hedefliyor fakat yine de bu hız treni bir noktadan sonra Wes Anderson sinemasında daha önce izlediğimiz tüm hikâyelere rağmen yorucu hâle geliyor. Gazeteye bağlanan kısımlar ise fazla zaman ayrılmadığı için hedeflenen duygusal hissiyatı yaratamıyor. Ancak yine de The French Dispatch, izlerken yönetmene bir araya getirmeye başardığı isimler vesilesiyle duyduğumuz hayranlığın yanı sıra, bu isimlere performanslarını sergilemeleri için gerekli alanı tanıma şekli ve farklı pek çok hikâyeyi bir arada ele alış tarzı sebebiyle de bir hayranlık beslememize yol açıyor.

Ortaya pek çok fikirin aynı anda atıldığı bu karmaşayı duygusal seviyeye çıkaramayan bir hız treni olan film, buna rağmen akıllarımızda sinematografik anlamda yönetmenin en güçlü yapımlarından biri olarak ve yer verdiği isimlerin tüm ışığını saçabilmesi için yeri geldiğinde en uygun şekilde geri durabilen, sıra dışı fakat karışık bir deneyim olarak kalıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information