Distopyaların gerçekliğin ta kendisine dönüştüğü bugünlerde, George Orwell’ın ağzından 1984’ü neden yazdığını duymamızda fayda var.

1984 filminin 1984 yılında çekilmesi, belki de filmin senaristi ve yönetmeni Michael Redford’un Bakın Dünya hâlâ böyle değil, hâlâ insanlık için umut var diye gizliden gizliye attığı bir çığlıktı. Yıl tam 1984 iken, korkulanın olmadığını izleyiciye aktarmanın tadı bir başka olmuştur herhâlde. Ama 1984, sembolik bir yıldı. İbrani takviminde 1984 yılı, 5744’e denk geliyordu ve İbrani takviminde yıllar sayılar değil harflerle ifade ediliyor, bu yıla karşılık gelen harfler ise “TASHMAD” kelimesini oluşturuyordu. Tashmad kelimesinin ise yıkım, felaket gibi anlamları var. Yani Maya Takvimi 2012’de son buluyor diye dünyanın sona ereceğini düşünenlerinkine benzer bir çağrışıma sahip bir yıl olduğu için böyle bir hikâyeye ev sahipliği yapıyordu 1984 senesi.

Basıldığı 1949’dan 70, 1984’ün kendisinden 35 yıl sonraki dünya, George Orwell’ın tasvir ettiği şablonun ebruli bir boya kabına batırılıp çıkartılmış hâli gibi. Kamu alanları için, özneliklerimiz için, hayatta kalmak için “normal” olma zorunluluğu koşan topluma karşısında inandıklarımız için verdiğimiz mücadeleler hep bunun kanıtı. Fakat karanlık, kasvetli bir fon yerine, neon ışıklı, marka değeri yüksek sunumlar yüzünden tasvirinin bize ne denli yakın olduğunu görsek bile, kafamızı başka yöne çevirme eğilimimiz var.

George Orwell’ın yazısıyla: “Büyük Birader Sizi İzliyor”

Peki, George Orwell ne anlatmak istemişti? 1944 yılında, yani kitabı yazmaya başlamadan üç, kitabın yayınlanmasından 5 yıl önce, kendisine totalitarizmle ilgili bir soru yönelten Noel Willmett’e yazdığı bir mektupta tam olarak 1984’ü neden kaleme aldığını/alacağını anlatıyor:

“Sevgili Willmett Bey,

Mektubunuz için gerçekten teşekkür ederim. Totalitarizm, lidere tapmak ve benzerlerinin gerçekten yükselişte olup olmadığını sormuş ve güncel olarak bu ülkede veya Birleşik Devletler’de revaçta olmayışlarıyla durumu örneklendirmişsiniz.

Belirtmek durumundayım ki, dünyanın tamamını göz önünde bulundurarak bu şeylerin yükselişte olduğuna inanıyor ve belki de bundan korkuyorum. Hitler şüphesiz ki yakında ortadan yok olacak, fakat bunun bedeli (a) Stalin’in, (b) İngiliz-Amerikan sermayedarların ve (c) bir sürü başka küçük çapta [Charles de] Gaulle gibi führerimsilerin güçlenmesi olacaktır. Dünyanın her yanındaki milliyetçi hareketler, ve hatta Alman iktidarına karşı direnişten kökenini alanlar dahi, anti-demokratik formlara evriliyor gibiler, ve kimi üstün-insanların (Hitler, Stalin, Salazar, Franco, Gandhi, De Valera gibi pek çok örneği var) çevresinde toplanarak, sonucun arada yapılan her şeyi haklı çıkartabileceği teorisini benimsiyorlar. Dünyanın her yanındaki hareketlerin güzergahı, merkezi ekonomilere doğru, yani ekonomik olarak bu sistem yürüyebilir, ama demokratik olarak organize edilmesi mümkün olmadığı gibi, bunun bir kast sistemi yaratması da kaçınılmaz olacaktır. Böylece, duygusal milliyetçiliğin korkutuculuğuna ve nesnel bir gerçekliğin var olmadığına inanma eğilimine sürükleniyoruz çünkü bütün etmenlerin, asla yanılmayacak bir führerin vaatlerine ve kehanetlerine uygun olması gerekiyor. Zaten tarih var olmamaya mahkum, başka bir deyişle, kendi zamanımızın, evrensel boyutta kabul görebilmesi diye bir şey söz konusu değil, ve fen bilimleri askeri gereksinimler insanları yaftalamaya yönelik olmaya başlayınca tehlike altında kalıyorlar. Hitler, Yahudilerin bir savaş başlattığını söylüyor, ve eğer ki hayatta kalırsa bu dediği resmi tarihe dönüşecek. Davası için iki artı ikinin beş ettiğini söyleyemez, çünkü kanıtlar bunun dört yapması gerektiğini söylüyor. Fakat benim korktuğum gibi bir dünya düzeni gelirse, yani 2 ya da 3 süper-gücün birbirini fethedemeyecekleri kadar güçlü olduğu bir dünya, iki artı iki führer istedi diye 5 olabilir. Bu, şu an görebildiğim kadarıyla, şu an ilerlemekte olduğumuz gidişat bu, lakin, elbette ki, süreci tersine çevirmek mümkün.

Gelelim Britanya ve Birleşik Devletlerin bağışıklık gösteriyor olduğu karşılaştırmasına. Pasifistler falan ‘Biz henüz totaliter olmadık ve bu da umut verici bir semptom’ diyebilirler. The Lion and The Unicorn kitabımda da anlatığım üzere, İngiliz insanına ve özgürlüğü kısıtlamadan ekonomiyi merkezileştirme yetisine derinden inanıyorum. Fakat anımsamalı ki, Britanya ya da Birleşik Devletler asla yeterince denemedi, yenilgiyi ve ağır acıları tanımadı, ve iyi semptomları dengeleyen kötü semptomlar da var. Başlamak gerekirse, demokrasiye çürüten genel bir kayıtsızlık hâli var. Mesela, farkında mısınız, İngiltere’de 26 yaşının altındakilerin artık bir oy hakkı var, ve de o yaşlardaki insanların hatırı sayılır kısmı bunu pek önemsemiyor. İkinci olarak, şu bir gerçek ki, entelektüeller, sıradan insanlara kıyasla daha totaliterler. İngiliz’in mürekkep yalamış kesiminde Hitler’e karşı olanlar, bunu ancak Stalin’i kabullenerek yapıyorlar. Pek çoğu bir diktatörlük yöntemlerine, gizli polise, tarihin sistematik olarak yalanlanmasına ve benzerlerine hazırlar, yeter ki işler ‘bizim’ lehimize gelişiyormuş gibi hissetsinler. Yani henüz İngiltere’de faşizan bir hareketin olmadığı ifadesi, ziyadesiyle gençlerin şu an führerlerini başka bir yerlerde aradığı manasına geliyor. Kimse bu durumun değişmeyeceğinden, ya da sıradan insanların 10 yıl sonra entelektüellerin şu an düşünüyor olduğu gibi düşünüp düşünmeyeceğini bilemez. Umarım ki, öyle olmaz, hatta öyle olmayacaklarına güveniyorum bile, ama olursa eğer, bedeli bir mücadele olacaktır. Ne zaman biri her şeyin en iyisi için olduğunu savunuyor  ve bu esnada semptomları göstermekten çekiniyorsa, o kişi totalitarizmin daha da yakınımıza gelmesine yardımcı oluyordur.

Bir de dünyanın eğilimi faşizme yönelikken, neden savaşı savunduğumu sormuşsunuz. Kötünün iyisini seçmek diyelim – ve sanırım bütün savaşlar bunun üzerine kurgulu. İngiliz emperyalizmini sevemeyecek kadar iyi tanıyorum, ama Nazizm veya Japon emperyalizmi karşısında da desteklerim. Benzer bir biçimde, Sovyetler Birliği’ni Almanya karşısında desteklerim, keza bence Sovyetler Birliği geçmişinden bütünüyle kaçamıyor ve içinde hâlâ var olan devrimci fikirler, Nazi Almanyası’nın karşısında daha umut veren bir fenomen olmasını sağlıyor. Düşünüyorum ki, ve savaş başladığından beri bu düşüncem mevcut, yani 1936 ya da o civarlardan beri, varmaya çalıştığımız nokta, daha iyiye ulaşmak, ama daha iyi olması için, mütemadiyen eleştirel davranmalıyız.

En içten dileklerimle,

Geo. Orwell”

“Büyük Birader gerçekten var mı?
Elbette var. Parti gerçekten var. Büyük Birader Parti’nin vücut bulmuş hâli.
Peki benim olduğum gibi mi var?
Sen yoksun ki.”

Varlığımızı başka varlıklara armağan ettiğimiz, özneliklerimizden bir yere ait hissedebilmek için vazgeçtiğimiz, sürekli izlendiğimiz, denetlendiğimiz, kontrol edildiğimiz bir dünyada yaşayan bizlerin, hâlâ George Orwell’dan öğrenecekleri var. George Orwell bugünü görse, tek bir şeye şaşırırdı herhâlde: beyin yıkamakla ve mütemadi manipülasyonla mümkün olacağını düşündüğü kontrol mekanizmalarının nasıl da kendi rızamızla hayatımızı yönetir hâle geldiği, onun bile hayal gücünü zorlardı muhtemelen. Büyük Birader’in bile aklına; attığımız adımı takip etmek için check-in yaptırmak, ya da asla yüzünü görmeyeceğimiz insanlarla sosyal medya üzerinden kavga etmemizi sağlayıp, kırgınlık ve düşmanlıklarımız üzerinden toplumu baştan inşa etmek gelmezdi. Yine de Parti’nin sloganındaki esaslardan çok da uzaklarda yaşamıyoruz:

Savaş Barıştır.
Özgürlük Köleliktir.
Cehalet Güçtür

George Orwell’ın kendisi ebedi uykuda olsa da, geriye bıraktıklarıyla bizi uyandırma çağrısı devam ediyor…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information