Jacob’ın Odası romanındaki kişileri gerçekçi bir yaklaşımla kurgulamadığına yönelik eleştirilere Virginia Woolf, günlüğünde “Gerçeğin ucuzluğuna güvenmediğim için bile isteye bir ölçüye kadar hayal ürünü olmasını seçiyorum” diyerek yanıt verir. Virginia Woolf’un gerçeklikle meselesi, hayatını olduğu kadar edebiyatını da büyük ölçüde etkilemiştir. Bu eleştirilere yanıt verdiği dönem ve sonrasında ise bahsettiği ucuzluğa karşı öfkesi giderek artar. 4 Haziran 1923’te günlüğüne “Ott. gibi insanların rezilliklerini ortaya çıkarmak istiyorum. Ruhun kaypaklığını vermek” diye yazar. Başta Saatler adını verdiği, sonra Mrs. Dalloway olarak değiştirdiği romanını yazdığı bu günler, yazım süreci, bunalımı, öfkesi, Michael Cunnigham’ın 1998’de yayımlanan Saatler romanının da omurgasını oluşturur. Cunnigham’ın romanı, 2002’de Stephen Daldry tarafından sinemaya uyarlanır. Anlatı 1923, 1951 ve 2001’de yaşayan Virginia, Laura ve Clarissa’nın hayatlarının bir dönemine odaklansa da ele aldığı temalar ve diğer karakterler nedeniyle hem Virginia Woolf’un ve Michael Cunnigham’ın romanları hem metin dışı dünyayla metinlerarası ilişkiler kurar. 1923’te Virginia’nın yazmaya başladığı Mrs. Dalloway’i 1951’de kocası Dan ve oğlu Richard’la hayatını sürdüren Laura okumaktadır. 2001’de ise romanın ilk tümcesindeki eylemi gerçekleştiren Clarissa, eski sevgilisi olan şair Richard için bir parti hazırlamaktadır. Virgina, kendini yazdığı romana vermiştir. Bir kadının bütün hayatını tek gün üzerinden anlatmayı tasarladığı bu romandan başka bağ kurduğu hiçbir şey kalmamıştır yaşamında. Laura’nın yaşamı ise Dan’in doğum günü için yapacağı, sevgisinin göstergesi olan pasta, oğlu Richard ve dört ay sonra doğacak olan ikinci çocuğundan ibarettir. Virginia, ya eşi Leonard’ın ya doktorların ya da zaman zaman onu ziyarete gelen kız kardeşi Vanessa Bell’in gözetimi altındayken Laura da erkek egemen toplumların kadınlardan beklediği toplumsal cinsiyet rollerinin simgesi olan bir eve ve dolayısıyla bu rollere hapsolmuş durumdadır. Erkeği yücelten zihniyeti içselleştiren Laura, Dan’i sürekli mutlu etmek zorunda olduğunu hisseder. Normalleştirdiği zihniyetin benzerini arkadaşı Kitty’de de görürüz. Anne olmak için tedaviye başlayacak olan Kitty, anne olmadan gerçek bir kadın olamayacağını söyler. Hatta bu yüzden kendini eksik, Laura’yı ise şanslı görür. Dahası eşi Ray’e karşı suçluluk duyar. Bunca ezberin, rolün, değer yargılarının arasında Laura’nın, Kitty’nin ve onlarınkine benzer bir yaşamı sürdüren kadınların özgür ve mutlu olmaları ne kadar mümkündür? 2001’e geldiğimizde filmin kahramanı Clarissa’nın bir gününü izlerken ilk anda kendini özel alandaki rollerle sınırlandıran Laura’dan farklı bir yaşam sürdürdüğü izlenimi uyansa dahi Clarissa da Richard’ın hayatını yaşamaktadır. Clarissa, bu gerçeği görmezden gelir; ancak hastalığı boyunca yıllardır tüm işlerini sırtlandığı Richard, “Ben ölene kadar bekle. O zaman kendini düşünebilirsin” diyerek hayatını hep ertelediğini ona hatırlatır. Filmdeki üç farklı dönemden kişilerin seçimleri, kendileriyle mücadeleleri, vazgeçtikleri birbirleriyle ilişkilerini etkilerken aralarındaki etkileşim, yazı ve ölüm/intihar çevresinde biçimlenir.

Yazmak ve Ölüm/İntihar

Ezgi Toprakdeviren, toplumsal cinsiyet stereotiplerini ele aldığı çalışmasında toplumsal cinsiyet stereotiplerinin anlam potansiyelinin dünya bilgisinin bir parçası olduğunu, bu bilgilerin de bir kişi ya da gruba ilişkin zihinsel temsillerin inşasında kullanıldığını belirtir. Toprakdeviren’in gönderimde bulunduğu Braun, “The communication of gender in Turkish” başlıklı çalışmasında meslek adlarının toplumsal cinsiyete ilişkin bilgi taşıdığını ortaya koyar. Ataerkil ideolojinin etkisiyle şoför, doktor gibi sözcüklerin erkeği, tezgahtar, hemşire gibi sözcüklerin ise kadını çağrıştırdığı görülür. 1800’lerin sonu, 1900’lerin başında yazarlık da erkeklerle ilişkilendirilen meslek adlarındandır. Bugün hâlâ “kadın yazar” kavramı tartışılmakla beraber yirminci yüzyıl, edebiyat dünyasındaki erkek egemenliğinin sarsıldığı, yirmi birinci yüzyıl ise bu otoriteye karşı mücadelenin sürdüğü yüzyıllar olmuştur. Virginia Woolf, bu mücadelenin öncülerindendir. Kendine Ait Bir Oda’da “Kadın gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar” diyen yazar, kadınların kalemi ellerine alıp edebiyat alanında var olmalarının “erkek yazarları” neden tedirgin ettiğini şöyle açıklar: “Erkek sabah kahvaltısında ve akşam yemeğinde kendini gerçek boyutlarının en az iki katında göremezse, kararlar vermeyi, yerlileri uygarlaştırmayı, yasalar koymayı, kitaplar yazmayı, özenle giyinip yemekli toplantılarda konuşmalar yapmayı nasıl sürdürecektir?”. Virginia Woolf’un edebiyat dünyasındaki ataerkiye yönelik bu teşhisi, kuşkusuz, genel olarak ataerkil toplumların da panoramasını çizer. Yazarın yazı ve ataerkil otorite arasındaki ilişkiye yönelik itirazlarında üzerinde durulması gereken ve filmde de kısmen verilen durum, Leonard Woolf’la paylaşımıdır. Bilindiği gibi, kadınların edebiyat dünyasında adlarını duyurmasından sonra uzun bir dönem, yapıtları yazarların özel hayatlarıyla ilişkilendirmeye çalışarak yorumlama sığlığı, birçok eleştirmenin ucuz okuma yöntemlerinden oldu. Buna karşı Daldry, Virginia Woolf’un Leonard’la evliliklerinin birinin diğerine hükmettiği bir ilişki biçimini temsil etmediğini gösterir. Yazarın günlüklerinde Leonard hakkındaki tümceleri, yönetmenin bakış açısını destekler. Virginia’nın sorunları nedeniyle eşinin kaygıları, zaman zaman aralarında gerilime neden olur; ancak filmde de verildiği gibi, yazarın yazı – erk – cinsiyet çevresindeki itirazları, özel alanda olmayan bir erke değil, kamusal alandaki erke yöneliktir. Yazmak, Virginia Woolf için itiraz yollarının başında gelir ve tam da bu nedenle yapıtlarının yazım süreci, iç çatışmalarının dışında dış dünya yönelik öfkesi, tepkileri ve savaşımıyla doludur. Mrs. Dalloway de bütün bunları yansıttığı metin ve karakterlerden biridir. Yazarın metnini biçimlendirmesinde devreye giren etkenler, bu metni alımlayacak okurla da bağlantılıdır. Metin, onu okuyan film karakterlerinden Laura için ayna işlevi görür.

Esra Soy, Mrs. Dalloway ve Saatler’i hermenötik yaklaşımla ele aldığı makalesinde Virginia Woolf’un bu romanda “bir kadının derin mutsuzluğunu, intiharla iç içe girmiş ve en nihayetinde yaşamak zorunda bırakılmış bir hayatın sahteliğini, erkek egemenliğine teslim olmuş ve kendi olması engellenmiş bir kadının içten içe verdiği mücadeleyi” anlatmayı amaçladığından ve kadına statüsü yüksek olan erkeğe yakınlığına göre var olma hakkını tanıyan ataerkil düzene öfkesini bu metin aracılığıyla yansıttığından bahseder. Bu öfkeyi gerek günlüklerinde gerek filmde Virginia Woolf’un romanının yazım aşamasındaki ruh hâlinin verildiği sahnelerde görmek mümkün. İlk anda somut olarak tespit edilemese de Virginia Woolf ile Laura’yı birbirine bağlayan öğedir öfke. Laura’nın filmin ilk sahnelerinde bastırdığı öfkesi, kendine ve hayatına dair sorgulamaları, Mrs. Dalloway romanı sayesinde gün yüzüne çıkar. Dan’in doğum günü için pasta hazırlayarak “iyi eş” rolünü pekiştirmekte olan Laura, Kitty ile görüşmesinin ardından önce pastayı çöpe atar. Sonra otele gider ve bir oda kiralar. Otel odasında kitabı açtığında şu satırları okur: “Bond Caddesine yürürken kendine ‘Peki fark eder mi?’ diye sordu. Sonunda kaçınılmaz olarak tamamen yok olması fark eder miydi? Bunların hepsinin kendi olmadan devam etmesi… Buna içerler miydi ya da ölümün her şeyi sona erdirmiş olduğuna inanmak onu teselli eder miydi?” Romanın anlatıcısının kurmaca karakter için sorduğu sorular, Laura’nın kendi için zihninde dönen sorulardır aynı zamanda. 1923’te bu sorgulamayı kurmaca bir karakter üzerinden yaparak kaleme alan kadın, 1951’de yaşayan bir kadının o otel odasında intihar ederek yaşamına son verse sonrasında neyin değişeceğini sorgulamasını sağlar. O güne kadar toplumsal cinsiyet rollerine sıkışmış hayatıyla beraber intihar fikrini de Laura’ya sorgulatan bu metin, okura farklı bir çıkış yolu bulduracak güce sahiptir. Tam o sırada Virginia Woolf, yeğenine “Kahramanımı öldürecektim ama vazgeçtim” der. Laura, son tümceyi okuduktan sonra intihar etmekten vazgeçer. Verili rollerden kurtulmak isteyen Laura, hayatta kalarak her şeyi bırakıp başka bir yerde kendine yeni bir hayat kurmayı seçerken Virginia Woolf, Mrs. Dalloway romanının kurmaca karakteri Septimus ve Saatler filminin kurmaca karakteri Richard için intihar fikri hâlâ gündemdedir.

“… ama hâla o saatleri yaşamak zorundayım, değil mi?”

Mrs. Dalloway’in Modem Library baskısına yazdığı önsözde Virginia Woolf, romanın sonunda Clarissa’nın intihar etmesini planladığını dile getirir. Filmde de romanın yazım aşamasında kahramanının önemsiz görünen bir şey için intihar edeceğini söyler. Sonradan bu kararını değiştirir ve romanın sonunda Clarissa yerine Septimus Warren Smith intihar eder. Mina Urgan, Septimus’un Clarissa’nın alter egosu, yani kişiliğinin öteki yanı olduğunu ileri sürer. Romanda Septimus’un intihar etmek üzere olduğu anlarda anlatıcı, kahramanın ruh hâlini verirken üç tümcenin ardına bir soru ekler: “Ölmek istemiyordu. Hayat güzeldi. Güneş ısıtıyordu. Ama ya insanlar?” Benzer bir ruh hâlini Laura’nın intihar sahnesinde de görürüz. Gitmekle kalmak arasındaki kararsızlık, Virginia Woolf’un günlüklerinde de vardır. Bir yerinde bir yıl sonrasını görmeyeceğini yazarken üç hafta önce daha on yıl kadar yaşamak istediğinden bahsetmiştir. Hepsi bu gelgitleri yaşarken Laura’yı hayatta kalmaya ikna eden güç, neden Virginia Woolf’ta, Septimus’ta ve Richard’da yoktur? Bununla ilintili bir soruyu filmde Leonard sorar: “Kitabında biri intihar etmek zorunda mı? Neden?”. Virginia Woolf, bu soruyu “Kalanların hayata daha çok değer vermesi için” diye yanıtlar. Romanında bu sorunun yanıtını ise Shakespeare’in dizeleriyle verir Virginia Woolf: “Ölüm bir meydan okumaydı. Ölüm bir iletişim kurma çabasıydı… Ölümde bir kucaklama vardı… Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olmak demekti”. Mina Urgan, yazarın Shakespeare ile kurduğu metinlerarası ilişkiyi romanda Clarissa’nın hiç görmediği Septimus ile bu intihar sayesinde bir iletişim kurduğu biçiminde yorumlar. İntihar, Mrs. Dalloway’in iki kahramanını buluştururken başka bir metinden, Saatler filminden Richard’la Septimus arasında bir ilişki de yine intihar üzerinden kurulur. “Mrs. Dalloway, sessizliği örtmek için partiler verirdi” diyen Richard, ona hastalığı nedeniyle ödül verildiğini düşünür. Ona göre ödül töreni de başka şeyleri örtmek için düzenlenecektir. Bu yüzden törene gidip o gösterinin bir parçası olmak istemez. Clarissa, onu törene hazırlamak için eve geldiğinde Richard’ın davranışlarından tedirgin olur. Her yeri dağıtan Richard’a “Partiye gelmek zorunda değilsin. İstemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsin” der; fakat “ama hâlâ o saatleri yaşamak zorundayım değil mi? Partiden sonraki saatleri de…” diye karşılık veren Richard, Septimus gibi devam edecek gücü kendinde bulamadığı safhaya gelmiştir. Geriye dönüp hayatındaki boşlukları dolduramayacağının ve hiçbir şeyin iyiye gitmeyeceğinin farkındadır. Clarissa’ya onun için hayatta kaldığını söyler ve artık gitmesi için izin ister. “İki insan bizden daha mutlu olamazdı” dedikten sonra intihar eder. Bu tümcenin sahibi Virginia Woolf’la gerek Richard gerekse Septimus arasında ölüm temelinde kurulan bu bağlantılar, üç kişinin intiharını birlikte ele alma ve daha derinlemesine bir yorum yapma olanağı sunar. Birinci Dünya Savaşı’nın izlerini kahramanlarının farklı yaşam biçimleri üzerinden gösteren Mrs. Dalloway’de Septimus, bu savaşın omuzlarına bıraktığı yükten kurtulamaz ve intihar ederken izleyici, Richard’ın intiharından sonra Clarissa’nın kapısını çalan Laura’nın anlattıklarıyla bu intiharın nedenini öğrenir. Yaşadıkları, Richard’ın kendini değersiz hissetmesine neden olmuştur. Clarissa’nın hayatını ona adaması da Richard’ın omuzlarındaki yükü ağırlaştırır. İntiharıyla hem kendini hem Clarissa’yı özgürleştirmek ister adeta. Nasıl ki Septimus, romandaki Clarissa’nın tüm çekilmezliğine rağmen partilerle sürdürdüğü hayatın bir benzerine, başka bir deyişle savaş sonrasındaki dünyaya kendini ait hissetmiyorsa Richard da ödül törenlerinin, partilerin hep bir şeylerin üstünü örten parıltısına kapılmaz ve o dünyada hayatta kalmak için bir neden bulamaz. Filmde Virginia Woolf, kahramanının önemsiz görünen bir nedenle kendini öldüreceğini söyler. Aslında o nedeni önemsiz görenler, savaşın bıraktığı enkazı görmezden gelerek yaşamlarına devam edenlerdir. Septimus ve Richard gibi Virginia Woolf da kendine böyle bir dünyada bir yer bulamaz.

Eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı bu sen olurdun…

Mrs. Dalloway, mutsuzluğunu verdiği partilerle kendinden bile saklamayı tercih ederken Richard’ın intiharı, Saatler filminin Clarissa’sını “gerçek”le sert bir biçimde yüzleştirir. Richard ve Septimus’un eylemleri, olağanlaştırılan yozlaşmışlığa, başka bir deyişle kendilerinin dışındaki dünyada oluşturulan gerçeğe duydukları öfke sonucunda gerçekleşir. Mrs. Dalloway’in yazarı ve Saatler’deki tüm hikâyelerin merkezinde olan Virginia Woolf için de gerçek, yazının başında günlüğünden alıntılanan tümcelerde görüldüğü gibi hayatının ve edebiyatının temel meselesi olur. Kadınları önce tümden edebiyat dünyasından dışlamak isteyen edebiyattaki ataerkinin özneleri, amaçlarına ulaşamadıklarında bu defa kadınların edebiyatlarında ele aldıkları konuları sınırlandırmak isterler. Söz konusu metinler, onların beklentilerinin aksine kadınlıkla ilgili temaların dışına çıkarak politik, toplumsal, kısaca dünyada olan biten her şeyle ilgili söz söylemeye başladığında tedirginlikleri artar. Virginia Woolf’un da hiçbir yapıtı, beklenen sınırlar etrafında dolaşan anlatılardan ibaret olmamıştır. İnsanların rezilliklerini, ruhun kaypaklığını göstermek istediğini söyleyen yazar, bunu başarmıştır. Mrs. Dalloway, bir kadının tek gününü merkeze alarak geriye dönüşlerle dünyanın politik atmosferinin, Birinci Dünya Savaşı’nın izlerinin insanlar üzerindeki farklı etkilerini ortaya koyar. Yazarın dert edindiği meseleler etrafındaki karşıtlıklar üzerine kurulan bu roman yayımlandıktan on altı yıl sonra Virginia Woolf, artık iyileşemeyeceğinden ve hiçbir şeyin düzelmeyeceğinden emin olduğu anda, 28 Mart 1941’de evinin yakınındaki nehre ceplerine doldurduğu taşlarla kendini bırakarak intihar eder. Daha fazla mücadele edecek gücünün kalmadığını yazdığı mektubunda Leonard’a “Eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı bu sen olurdun. Senin iyiliğine güvenimden başka her şeyimi yitirdim” diyerek veda eder. Film boyunca görüldüğü gibi Leonard, Virginia Woolf’u sürekli gözetim altında tutarak kendince korumaya çalışmıştır ama onu gerçekten anlamaya çalışarak ona bir el uzatmış mıdır? Gerek yazarın Leonard’la diyaloglarını gerekse intihar mektubunda yazdığı bu iki tümceyi düşündüğümüzde film, bu soruyu izleyicinin yanıtlamasını ister. Leonard, üzerine düşen birtakım sorumlulukları yerine getirmesine karşın Virginia Woolf’u anlamak için verdiği çaba eksik kalmıştır. Tren istasyonundaki sahnede Virginia Woolf, yaşamak istemediği bir yerde, yaşamak istemediği bir hayatı yaşamak zorunda kaldığını söyler. Leonard’a göre “korunaklı” olan bu koşullar, Virginia Woolf’un hayatında başka türlü bir tutsaklığa neden olmuştur. Dolayısıyla Leonard, yazarın söylediği gibi onu kurtarabilir miydi? Onu gerçekten anlamak için somut bir çaba gösterseydi bu soruyu olumlu yanıtlamak mümkündü; ancak Leonard’ın seçtiği yol, yani yazarı bir fanusun içinde yaşatmaya çabalaması, bu olanağı ortadan kaldırmış ve sonunda Virginia Woolf’un hayatı ve edebiyatı gibi ölümü de gerçeğin ucuzluğuna meydan okumaya dönüşmüştür.

Kaynakça

Braun, F. (2001). “The communication of gender in Turkish”. Hellinger, M. ve Bussmann, H. (Ed.). Gender Across Languages: The Linguistic Representation of Women and Men 1. Amsterdam: John Benjamins.
Soy, E. (2018). “Hermenötik Yaklaşımla Michael Cunnigham’ın Saatler Romanından Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway Romanına Uzanan Çizgide: Okurun Anladığı”. ÇÜTAD. C. 3. S. 1. ss. 154 – 181.
Toprakdeviren, E. E. (2018). Is This A Face of A Designer or An Engineer? Elaborative Inferences Based on Gender Stereotypes. Radboud University.
Urgan, M. (1995). Virginia Woolf. Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.
Woolf, V. (2010). Kendine Ait Bir Oda. Çev. Suğra Öncü. İletişim Yayınları: İstanbul.
Woolf, V. (2014). Bir Yazarın Günlüğü. Çev. Oya Dalgıç. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information