Hem bir ifade hem de bir gösteri alanı olan sinema, özellikle ilk yıllarında gösteriş üzerine kurulmuş, temel amacı izleyicilere bir şeyler "sergilemek" olan filmler ile şekillenmişti. Hâlâ genç sayılabilecek bu sanat formu gelişip evrim geçirdikçe ifade tarafı ön plana çıksa da, gösteri tarafı da farklı şekillere bürünerek sinema içindeki yerini korudu. 31 Mart'ta HBO Max'te yayınlanan Godzilla vs Kong'un karşı karşıya getirdiği Godzilla ve King Kong, bu gösteriş tarafının tarihi boyunca sıkça karşımıza çıkan, sinemanın bu tarafının ekran yüzleri arasında sayılabilecek iki ikonik karakter. Neticede karşımızda beyazperdede ilk olarak 1954 yılında boy gösteren bir Godzilla ve perdedeki kökeni daha da eskiye, 1933'e dayanan bir King Kong var. Bundan olsa gerek ki Godzilla vs. Kong da bu karakterlerin geçmişinden kopup gelmişçesine izleyiciyi gösterişle etkilemeyi amaçlıyor. Ancak bu gösterinin etrafında kurduğu hikâyenin zayıflığı, günün sonunda amacına ulaşmasının önündeki en önemli engel oluyor. Kabul etmemiz gerekir ki Godzilla ile King Kong'u karşı karşıya getiren bir filmden beklenen de tam olarak bu aslında: Keyifle seyredilebilecek çılgınca bir gösteri. Creed vs. Balboa, Foreman vs. Ali, Godzilla vs. Kong... Yüzyılın karşılaşması olarak nitelendirilen The Rumble in the Jungle'ın, yani Ormandaki Gümbürtü'nün sinemadaki karşılığı. Elde böylesine ilgi çekici, böylesine vaatkâr bir malzeme varken, yönetmen Adam Wingard (You're Next, The Guest) ve senarist ekibine, bu karşılaşmayı tüm ihtişamıyla beyazperdeye yansıtmak ve Godzilla ile Kong'un birbirini yumruklamadığı anları dolduracak eli yüzü düzgün bir anlatı kurmak kalıyor. Wingard, bu iki devin dövüşünü keyifle izlenecek bir gösteriye çevirerek zor bir işin altından başarıyla kalkıyor kalkmasına ama iş en azından vasat bir anlatı kurmaya gelince çuvallıyor. Bu durum, ekrandaki gösterinin de keyfini kaçırıyor. Godzilla vs. Kong: Titanların Yanında Kaybolan İnsanlar Her ne kadar karşımızda Marvel Sinematik Evreni kadar iç içe geçmiş, bu evrende ne olup bittiğini bilmeyi gerektiren bir film olmasa da, Godzilla vs. Kong da bir sinematik evrenin parçası aslında. 2014 yapımı Godzilla ile başlayıp sonraki yıllarda gelen Kong: Skull Island ve Godzilla: King of the Monsters ile genişleyen Monsterverse adlı bu evrenin kesişim noktası oluyor Godzilla vs. Kong. Filmde hem Kong: Skull Island'dan, hem de Godzilla: King of Monsters'tan belli başlı mekânlar, karakterler yer alıyor. Ayrıca bu evrendeki canavarların -ya da bu evrende kullanılan adlarıyla titanların- varlığını açıklamak için kullanılan "Oyuk dünya teorisi" de hikâyede önemli bir yer tutuyor. ***Yazının bundan sonraki bölümü Godzilla vs. Kong ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.*** Godzilla ve King Kong her ne kadar bu filmin eş yıldızları olarak lanse ediliyor olsa da, bu aslında büyük ölçüde Kong'un filmi. Godzilla'yı Kong ile karşı karşıya geldiği ender anlarda görürken, Kong'a uzunca bir yolculukta eşlik ediyoruz. Amerika'nın Japonya'dan transfer ettiği efsanevi kaiju, Hollywood'un ikonlarından Kong'un yanında epey ihmal ediliyor. Filmin en zayıf noktasını ise Godzilla değil, hikâyeye dâhil edilen insanlar oluşturuyor. Dünyanın önde gelen teknoloji şirketlerinden Apex Cybernetics'te çalışan ve şirketin bir şeyler gizlediğini düşünen Bernie (Brian Tyree Henry), Godzilla: King of the Monsters'ta tanıştığımız Madison Russell (Millie Bobby Brown) ve arkadaşı Josh'ı da yanına alarak bu sırrı açığa çıkarmaya çalışırken; Skull Island'da görevli bilim insanı Ilene Andrews (Rebecca Hall), King Kong ile iletişim kurabilen küçük…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Godzilla vs. Kong, merkezindeki iki ikonik karakterin beyazperdedeki geçmişinden kopup gelmişçesine izleyiciyi gösterişle etkilemeyi amaçlıyor. Ancak bu gösterinin etrafında kurduğu hikâyenin zayıflığı, günün sonunda amacına ulaşmasının önündeki en önemli engel oluyor.

Kullanıcı Puanları: 4.13 ( 122 oy)
50


Hem bir ifade hem de bir gösteri alanı olan sinema, özellikle ilk yıllarında gösteriş üzerine kurulmuş, temel amacı izleyicilere bir şeyler “sergilemek” olan filmler ile şekillenmişti. Hâlâ genç sayılabilecek bu sanat formu gelişip evrim geçirdikçe ifade tarafı ön plana çıksa da, gösteri tarafı da farklı şekillere bürünerek sinema içindeki yerini korudu. 31 Mart’ta HBO Max’te yayınlanan Godzilla vs Kong’un karşı karşıya getirdiği Godzilla ve King Kong, bu gösteriş tarafının tarihi boyunca sıkça karşımıza çıkan, sinemanın bu tarafının ekran yüzleri arasında sayılabilecek iki ikonik karakter. Neticede karşımızda beyazperdede ilk olarak 1954 yılında boy gösteren bir Godzilla ve perdedeki kökeni daha da eskiye, 1933’e dayanan bir King Kong var. Bundan olsa gerek ki Godzilla vs. Kong da bu karakterlerin geçmişinden kopup gelmişçesine izleyiciyi gösterişle etkilemeyi amaçlıyor. Ancak bu gösterinin etrafında kurduğu hikâyenin zayıflığı, günün sonunda amacına ulaşmasının önündeki en önemli engel oluyor.

Kabul etmemiz gerekir ki Godzilla ile King Kong’u karşı karşıya getiren bir filmden beklenen de tam olarak bu aslında: Keyifle seyredilebilecek çılgınca bir gösteri. Creed vs. Balboa, Foreman vs. Ali, Godzilla vs. Kong… Yüzyılın karşılaşması olarak nitelendirilen The Rumble in the Jungle’ın, yani Ormandaki Gümbürtü’nün sinemadaki karşılığı. Elde böylesine ilgi çekici, böylesine vaatkâr bir malzeme varken, yönetmen Adam Wingard (You’re Next, The Guest) ve senarist ekibine, bu karşılaşmayı tüm ihtişamıyla beyazperdeye yansıtmak ve Godzilla ile Kong’un birbirini yumruklamadığı anları dolduracak eli yüzü düzgün bir anlatı kurmak kalıyor. Wingard, bu iki devin dövüşünü keyifle izlenecek bir gösteriye çevirerek zor bir işin altından başarıyla kalkıyor kalkmasına ama iş en azından vasat bir anlatı kurmaya gelince çuvallıyor. Bu durum, ekrandaki gösterinin de keyfini kaçırıyor.

Godzilla vs. Kong: Titanların Yanında Kaybolan İnsanlar

Her ne kadar karşımızda Marvel Sinematik Evreni kadar iç içe geçmiş, bu evrende ne olup bittiğini bilmeyi gerektiren bir film olmasa da, Godzilla vs. Kong da bir sinematik evrenin parçası aslında. 2014 yapımı Godzilla ile başlayıp sonraki yıllarda gelen Kong: Skull Island ve Godzilla: King of the Monsters ile genişleyen Monsterverse adlı bu evrenin kesişim noktası oluyor Godzilla vs. Kong. Filmde hem Kong: Skull Island’dan, hem de Godzilla: King of Monsters’tan belli başlı mekânlar, karakterler yer alıyor. Ayrıca bu evrendeki canavarların -ya da bu evrende kullanılan adlarıyla titanların- varlığını açıklamak için kullanılan “Oyuk dünya teorisi” de hikâyede önemli bir yer tutuyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü Godzilla vs. Kong ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Godzilla ve King Kong her ne kadar bu filmin eş yıldızları olarak lanse ediliyor olsa da, bu aslında büyük ölçüde Kong’un filmi. Godzilla’yı Kong ile karşı karşıya geldiği ender anlarda görürken, Kong’a uzunca bir yolculukta eşlik ediyoruz. Amerika’nın Japonya’dan transfer ettiği efsanevi kaiju, Hollywood’un ikonlarından Kong’un yanında epey ihmal ediliyor. Filmin en zayıf noktasını ise Godzilla değil, hikâyeye dâhil edilen insanlar oluşturuyor. Dünyanın önde gelen teknoloji şirketlerinden Apex Cybernetics’te çalışan ve şirketin bir şeyler gizlediğini düşünen Bernie (Brian Tyree Henry), Godzilla: King of the Monsters’ta tanıştığımız Madison Russell (Millie Bobby Brown) ve arkadaşı Josh’ı da yanına alarak bu sırrı açığa çıkarmaya çalışırken; Skull Island’da görevli bilim insanı Ilene Andrews (Rebecca Hall), King Kong ile iletişim kurabilen küçük bir kızla beraber, Kong’u Oyuk Dünya’nın merkezine götürmek isteyen meslektaşı Nathan Lind (Alexander Skarsgård)’e eşlik ediyor. Ne var ki paralel ilerleyen bu iki hikâye, farklı iki filmden alınmış gibi duruyor. Bu da yetmezmiş gibi bunun bir sinematik evrenin parçası olduğunu vurgulamak adına Mark Russell, Ghidorah, Monarch gibi belli başlı parçalar hikâyeye dâhil ediliyor. Birbirine bağlanmayan tüm bu karmaşa içinde belki de en kötüsü ise filmin kötü karakter kontenjanını dolduran Walter Simmons (Demián Bichir). Tam anlamıyla basmakalıp bir kötü karakter olan Simmons, insanları içeren kısımlar üzerine ne kadar az kafa yorulduğunun göstergesi oluyor adeta.

Walter Simmons demişken, MechaGodzilla’ya da değinmemek olmaz. Kaiju filmlerinde canavarlarla birlikte karşımıza çıkan robotik –mecha– versiyonları, klasik kaiju filmlerinde yadırganmıyor olsa da, ton olarak ait olmadığı bu filmde, özellikle kurulan bu ortak evrende epey eğreti duruyor. MonsterVerse’ün ilk filmi olan 2014 yapımı Godzilla ile MechaGodzilla arasında ton bakımından koca bir uçurum var.

Öte yandan pandemi döneminde çıkmış olması, Godzilla vs. Kong için büyük bir dezavantaj yaratıyor. Çünkü ABD’de vizyona girdiği gün HBO Max’te de yayınlanmış olması, pek çok kişinin bu filmi ilk kez küçük ekranda deneyimleyeceği anlamına geliyor. Oysa karşımızda sinema salonunda izlendiğinde çok daha etkileyici olacak, kusurlarını beyazperdenin büyüsü altında saklayabilecek bir film var. Ancak beyazperdeden uzakta, bu kusurlar çok daha belirgin bir hâl alıyor.

Tüm kusurlarına rağmen Godzilla vs. Kong’u bir nebze ayakta tutan, bu iki ikonik canavarın yeniden karşı karşıya gelmesiyle ortaya çıkan gösteri oluyor. Kusursuz diyemeyeceğimiz görsel efektlerine rağmen film, en azından bu kısmın hakkını veriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information