Daphné, erkek arkadaşı François’nın iş gereği Paris’e gitmesi sonucunda François’nın kuzeni Maxime ile bir süreliğine baş başa kalıyor ve geçmiş aşk hikâyelerinin arasında yolculuğa çıktıkları bu süre içerisinde ikili arasında arzu kaynaklı bir çekim ortaya çıkıyor. Film aslında heteroseksüel bir kadın ve erkeği bir mekânda sınırlandırarak başlangıcını tanıdık bir denklem üzerine kuruyor. Ancak insanların birbirleri üzerinde hakimiyet kurmadan yaşadıkları aşk hikâyelerini anlatan film, bunu yaparken izleyiciyi karakterlerin gönül meseleleri arasında aşkın doğası ve toplumsal anlamda kabul edilmiş hâli üzerinde deneyler yapan hafifletici bir yolculuğa çıkaran, sürükleyici bir anlatım biçimini tercih ederek bu denklemin bir süreliğine dışına çıkıyor. The Things We Say, The Things We Do ismiyle de bilinen film, Maxime’in, kuzeninin üç aylık hamile partneri Daphné’nin yanına varması ile başlıyor. Arka planlarına Fransa’nın doğayla iç içe bir tatil bölgesini alan filmde Daphné’nin bir roman yazarı olmak isteyen Maxime’e başkalarının aşk hikâyelerini dinlemenin insana kendi anılarını ve yaşayamadıklarını hatırlattığını söylemesi, anılar arasında gezerek yapılacak iki saatlik bir yolculuğun başlamasına sebep oluyor. Böylece, Maxime’in platonik aşkıyla başlayan bu keyifli yolculukta aşkı, ayrılığı, aşk acısını ve gönül işlerine dair diğer duyguları farklı kişiler üzerinden başka versiyonlarıyla, sadakat, bağlılık gibi dile getirilmeyen toplumsal sevgi sözleşmelerini de sorgulayarak izlemeye başlıyoruz. Bizleri bu gezintiye çıkaran Emmanuel Mouret imzalı Gönül İşleri, geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki sinema perdesine yansıtılması güç köprüyü ilgi çekici bir şekilde inşa ederken hiç sıkıntı çekmiyor, hatta filmi öne çıkaran unsur bu konuda yapılan doğru tercihler oluyor. Gönül İşleri: Sürükleyici Bir Aşk Sarmalı Maxime, anlatmaya istemeden içine düştüğü aşk üçgeninden başlarken Daphné ise kendisini tesadüfen içinde bulduğu aşk üçgenini anlatıyor. Bu sohbet başladığı andan itibaren adeta anıları bir bir ortaya seren bir kapı aralanıyor ve iki karakterin aşk maceraları arasında olabilecek en hafif, en yumuşak şekilde gezmek üzere davet edildiğimiz yolculuk başlıyor. Şimdiki zamandan geçmiş zamana gitme eylemi genellikle filmin hikâyesine ilgi çekici bir biçimde yerleştirilmesi güç bir yolculuk olsa da Gönül İşleri’nin en güçlü yanı hâline geliyor. Çünkü yumuşak geçişler aracılığıyla karakterlerin anılarında yaptığımız yolculuk sayesinde, aşka, sadakate, bağlılığa, sevgi ve sahip olma arasındaki çizginin önemine, tesadüflere ve bazen de birini yalnızca mutluluğunu gözeterek özgür bırakmaya dair birçok farklı hikâyeyi bir arada izliyoruz ve aşk çerçevesi içerisinde tanıma fırsatı bulduğumuz farklı karakterlere sahip insanların verdikleri başka kararlara şahit oluyoruz. Aşkın neredeyse her hâlini bir çırpıda sunan hikâyeler arasında yapılan bu yumuşak ve neredeyse fark etmesi güç olan geçişler, kimi zaman uzun hissettiren süresine rağmen filmi duygulara, insanlara dair hafif bir yolculuk hâline getiriyor. Hiç bitmeyen ve bitmemesini sorun etmediğimiz bu sohbet aracılığıyla kimi zaman tesadüfen tanıştığı bir kadına aşık olarak eşine ihanet eden François, kimi zaman da Rosetta filminde izlediğimiz Émilie Dequenne’in canlandırdığı eşini ilk önce mutlu olmasını isteyerek seven Louise gibi, aşkı, ayrılığı, sadakati, bağlılığı ve hislerle alakalı diğer şeyleri sorgularken tüm bunları başka hâlleriyle yaşayan farklı karakterlerle tanışıyoruz. Gönül işleri ve aşk ilişkilerine odaklanan hikâyenin anlatmak istediği noktalardan bir diğeri ise insan doğasının en çiğ hâline özgü başkası tarafından arzulananı arzulamak dürtüsü. Karakterlerin “taklit teorisi” olarak adlandırdıkları bu dürtü, insanların ister istemez diğer insanların arzuladıklarını arzulamaya yönelmesini özetliyor ve böylece…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Anılar arasında yapılan keyifli ve sürükleyici bir yolculuk sunan Emmanuel Mouret imzalı Gönül İşleri'nin izleyiciyi içine çeken sarmalı bir süre sonra tahmin edilebilir bir hâl alıyor ve karakterler arasındaki ilişkiler yüzeyselleşiyor belki ama film, aşkın ve insanların farklı hâllerini geleneklerin dışında tutarak tanıtmaya devam ediyor.

Kullanıcı Puanları: 3.95 ( 10 oy)
75


Daphné, erkek arkadaşı François’nın iş gereği Paris’e gitmesi sonucunda François’nın kuzeni Maxime ile bir süreliğine baş başa kalıyor ve geçmiş aşk hikâyelerinin arasında yolculuğa çıktıkları bu süre içerisinde ikili arasında arzu kaynaklı bir çekim ortaya çıkıyor. Film aslında heteroseksüel bir kadın ve erkeği bir mekânda sınırlandırarak başlangıcını tanıdık bir denklem üzerine kuruyor. Ancak insanların birbirleri üzerinde hakimiyet kurmadan yaşadıkları aşk hikâyelerini anlatan film, bunu yaparken izleyiciyi karakterlerin gönül meseleleri arasında aşkın doğası ve toplumsal anlamda kabul edilmiş hâli üzerinde deneyler yapan hafifletici bir yolculuğa çıkaran, sürükleyici bir anlatım biçimini tercih ederek bu denklemin bir süreliğine dışına çıkıyor.

The Things We Say, The Things We Do ismiyle de bilinen film, Maxime’in, kuzeninin üç aylık hamile partneri Daphné’nin yanına varması ile başlıyor. Arka planlarına Fransa’nın doğayla iç içe bir tatil bölgesini alan filmde Daphné’nin bir roman yazarı olmak isteyen Maxime’e başkalarının aşk hikâyelerini dinlemenin insana kendi anılarını ve yaşayamadıklarını hatırlattığını söylemesi, anılar arasında gezerek yapılacak iki saatlik bir yolculuğun başlamasına sebep oluyor. Böylece, Maxime’in platonik aşkıyla başlayan bu keyifli yolculukta aşkı, ayrılığı, aşk acısını ve gönül işlerine dair diğer duyguları farklı kişiler üzerinden başka versiyonlarıyla, sadakat, bağlılık gibi dile getirilmeyen toplumsal sevgi sözleşmelerini de sorgulayarak izlemeye başlıyoruz. Bizleri bu gezintiye çıkaran Emmanuel Mouret imzalı Gönül İşleri, geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki sinema perdesine yansıtılması güç köprüyü ilgi çekici bir şekilde inşa ederken hiç sıkıntı çekmiyor, hatta filmi öne çıkaran unsur bu konuda yapılan doğru tercihler oluyor.

Gönül İşleri: Sürükleyici Bir Aşk Sarmalı

Maxime, anlatmaya istemeden içine düştüğü aşk üçgeninden başlarken Daphné ise kendisini tesadüfen içinde bulduğu aşk üçgenini anlatıyor. Bu sohbet başladığı andan itibaren adeta anıları bir bir ortaya seren bir kapı aralanıyor ve iki karakterin aşk maceraları arasında olabilecek en hafif, en yumuşak şekilde gezmek üzere davet edildiğimiz yolculuk başlıyor. Şimdiki zamandan geçmiş zamana gitme eylemi genellikle filmin hikâyesine ilgi çekici bir biçimde yerleştirilmesi güç bir yolculuk olsa da Gönül İşleri’nin en güçlü yanı hâline geliyor. Çünkü yumuşak geçişler aracılığıyla karakterlerin anılarında yaptığımız yolculuk sayesinde, aşka, sadakate, bağlılığa, sevgi ve sahip olma arasındaki çizginin önemine, tesadüflere ve bazen de birini yalnızca mutluluğunu gözeterek özgür bırakmaya dair birçok farklı hikâyeyi bir arada izliyoruz ve aşk çerçevesi içerisinde tanıma fırsatı bulduğumuz farklı karakterlere sahip insanların verdikleri başka kararlara şahit oluyoruz. Aşkın neredeyse her hâlini bir çırpıda sunan hikâyeler arasında yapılan bu yumuşak ve neredeyse fark etmesi güç olan geçişler, kimi zaman uzun hissettiren süresine rağmen filmi duygulara, insanlara dair hafif bir yolculuk hâline getiriyor. Hiç bitmeyen ve bitmemesini sorun etmediğimiz bu sohbet aracılığıyla kimi zaman tesadüfen tanıştığı bir kadına aşık olarak eşine ihanet eden François, kimi zaman da Rosetta filminde izlediğimiz Émilie Dequenne’in canlandırdığı eşini ilk önce mutlu olmasını isteyerek seven Louise gibi, aşkı, ayrılığı, sadakati, bağlılığı ve hislerle alakalı diğer şeyleri sorgularken tüm bunları başka hâlleriyle yaşayan farklı karakterlerle tanışıyoruz.

Gönül işleri ve aşk ilişkilerine odaklanan hikâyenin anlatmak istediği noktalardan bir diğeri ise insan doğasının en çiğ hâline özgü başkası tarafından arzulananı arzulamak dürtüsü. Karakterlerin “taklit teorisi” olarak adlandırdıkları bu dürtü, insanların ister istemez diğer insanların arzuladıklarını arzulamaya yönelmesini özetliyor ve böylece bu gitgide daha da derinleşen aşk sarmalının taşlarının deyim yerindeyse bir türlü birbirini tamamlayamadığı ya da birbirine uyamadığı karmaşık fakat sürükleyici dokusu oluşuyor. Karakterler sürekli birbirlerinin arzularını taklit ettikleri ve aralarındaki ilişkiler daima bu arzudan doğan çekim ile sınırlı kaldığı için, sadakatin dâhil olduğu ilişkilerin geleneksel anlamdaki mutlu sonları ya da birine doğru çekilmekten daha ötedeki duygular hiçbir zaman yaşanamıyor. Yönetmen böyle anlarda, karakterlerle ya da içinde bulundukları durumla dalga geçerek hikâyeye başka bir ton katıyor ve sanki izleyiciye durumun farkında olduğunun sinyallerini veriyor. Fakat yine de karakterlerin daima bir paslaşma içerisine girerek birbirlerinin arzuladıklarını arzulayacaklarını bilmek, sürekli daha da derinleşerek izleyiciyi içerisine sürükleyen sarmalın hikâyesine bir süre sonra tahmin edilebilir bir oyun kuruyor ve filmin süresinin sarktığını hissetmemize sebep oluyor. Böyle anlarda film boyunca duygular, ilişkiler üzerine yapılan tüm deneyler ve ortaya atılan ufuk açmaya yönelik teoriler belki de bildiğimiz en eski düşünce olan bir kadın ve erkek söz konusu olduğunda cinselliğin hep masada olacağı fikrine bağlanma tehlikesiyle karşılaşıyor.

Fransa’nın Oscarları olarak da bilinen César Ödülleri’nde bu yıl En İyi Film kategorisinde aday gösterilen Gönül İşleri, izleyiciyi fark ettirmeden romantik ilişkiler üzerine keyif veren, soru sorduran fakat en önemlisi sürükleyici bir sarmalın içerisine çekiyor. Bu sarmal, bir süre sonra tahmin edilebilir bir hâle geliyor ve karakterler arasındaki ilişkileri yüzeyselleştiriyor belki ama aşkın ve insanların farklı hâllerini tanıtmaya devam ediyor. Böylece anılara yapılan yolculuğu işleme stiliyle öne çıkan film, özellikle tahmin edilebilir anlarıyla süresini aşsa da izleyiciye genel anlamda keyifli bir deneyim yaşatıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information