İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası sistemde ve ilişkilerde yaşanan değişim ve dünyanın iki büyük kutba bölünmesi, toplumların düşünce pratiklerinde ve eylemlerinde de büyük farklılıklar doğurmuştur. Bloksal farklılaşmanın bir yanını Sovyet kutbu temsil ederken diğer kutbunu ise Atlantik jeopolitiğinin lideri konumundaki Amerika temsil eder. İdeolojik hâkimiyet çatışması, uzun sürecek olan bu dönemin de tüm ilişkilerine nüfuz eder. Bu anlamıyla George Clooney’nin yönettiği Good Night, and Good Luck filmini yalnızca basın ve toplum ilişkisi üzerinden değerlendirmek yerine daha kapsamlı iletişimsel süreçler içerisinde okumak daha yararlı olacaktır. Bu okumaya başlamadan önce Amerika’da 1950’li yıllara damgasına vuran ve Wisconsin Senatörü Joseph McCarthy ile anlam kazanan cadı avı sürecine de bakmak gerekir.

Bu dönem Amerika’da toplumun her parçasına korkunun egemen olduğu yıllardır. Good Night, and Good Luck’ta da gördüğümüz gibi herhangi bir kişi kendini bir anda Amerika’ya karşı komünist faaliyet yürüttüğü gerekçesiyle yargılanırken bulabilir. Bu durumun McCarthy dönemi özelinde ayırt edici bir yan taşıdığı söylenebilir. Aslına bakılırsa yürütülen soruşturmaların ve keyfi yargılama sürecinin toplumun geneline bir mesaj verme niyeti taşıdığı da açıkça gözükür.

Bu anlamıyla McCarthy dönemi, liberal kapitalist Amerika düşüncesinin, görece uzağına düşer ve sistem içerisinde kendisine azılı muhalifler de yaratır. Televizyon haberciliğinin önde gelen kuruluşlarından olan CBS’nin içerisinde çalışanlar da bu keyfi süreçle ilgilenmeye başlar. Olayların gelişmesiyle McCarthy döneminin kapanmasını sağlayacak olan moment de burada ortaya çıkar. Tamamıyla liberal düzene inanan ve düşman olarak tarif edilen azılı komünistlerle bile tartışılabileceğini savunan CBS’nin haber sunucusu Edward Murrow ile McCarthy arasında yaşanan çatışma, liberal düzen içindeki farklı kanattan unsurların birbirleriyle giriştikleri alan mücadelesi olarak okunabilir. Fakat tüm bunlar yaşanırken televizyon patronları ile çalışanlar arasındaki ilişki ve kitle iletişiminin etkileri üzerine de akıl yürütücü bölümler izleyiciye aktarılır. Hikâyenin başlangıç ve bitiş noktası da aslında bu ilişkiler üzerine kuruludur.

Ön plana çıkan her ne kadar gazetecilerin, kamusal özgürlükler için verdikleri mücadele gibi dursa da; asıl kilit öneme sahip olan nokta, kitle iletişim araçlarının temel işlevi üzerine yürütülen sorgulamadır. Murrow’un karar anlarında hem çalıştığı haber bölümünün üyeleriyle yaşadığı çatışma hem de şirketin patronu Bill Paley ile zıtlaşması, kitle iletişiminin daha doğrusu televizyonun işlevi üzerine kuruludur. Son planda yaptığı konuşma sırasında televizyonun salt eğlendirme ve yalıtma amacıyla kullanıldığı takdirde amacına hizmet etmeyeceğini vurgular. Bu amacın televizyonu içinde kablolar olan ve ışıklar saçan bir kutu hâline getireceğinden yakınır. Oysa televizyonun Murrow’a ve temsil ettiği liberal eleştirel yaklaşıma göre işlevi; insanları radikal olmayan bilgilere ulaştırması ve aydınlatmasıdır. Taraflar arasındaki temel çatışma noktası da budur denebilir. Bu tartışmaya Adorno ve Horkheimer üzerinden bakarsak; onlar kitle iletişim araçlarının tümünü kapitalist düzenin sınırlı araçları olarak tanımlarlar. Araçlar, hâkim ideolojinin ekilmesini ve toplumun düşünce şekline ve yaşam pratiklerine nüfuz etmesini sağlar. Bu sayede kapitalist düzenin yerleşik kodları, insanların en mikro özel alanlarına, yani evlerine dahi girmiş olur.

Daha farklı şekilde açıklamak gerekirse; şirket sahibinin Murrow ile yaşadığı gerilimin temelinde sponsorları kaybetme ve kâr oranının düşeceği korkusu yatar. Sıklıkla insanların entelektüel içeriklerden çok eğlence içeriklerine ihtiyaç duyduğu söylenir. İzleyicilerin meraklı ve sorumlu kişiler mi olduğu, yoksa eğlence düşkünü mü olduğu tartışması, sistemin özgün dinamikleriyle ve ihtiyaçlarıyla ilgili olan bir tartışmadır. Sistem kendi canlılığını sürdürecek olan işlevi, daha da genelleştirip kişilerin ihtiyaçları gibi sunar. Kitle iletişim araştırmalarının kullanılmaya başlandığı ilk dönemlerden bu yana, belirli grupların bu araştırmaları motive ve finanse ettiği de görülür. Bunu Good Night, and Good Luck içerisinde de görmek mümkündür. Örneğin Amerikan Hava Kuvvetleri’nden babası Sırpça gazete okuduğu için atılan Milo Radulovich ile ilgili yapılan haber, yüksek rütbeli askerlerin kanala gelerek uyarıda bulunmasıyla; ya da toplumun genelini ilgilendiren yargılamalarla ilgili haberlerin yapılması, sponsorların desteğini çekmesiyle sonuçlanır. Bu anlamıyla ordu ve reklamcıların kitle iletişimine tek yanlı etkisi açıkça ortaya çıkar. Murrow’un özelde McCarthy’e ve temelinde kitle iletişiminin yerleşik kodlarına karşı verdiği mücadele de budur. Fakat bu mücadelenin doğrudan sisteme karşı verilen planlı bir mücadele olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. Yapılmak istenen farkındalık yaratma ihtiyacının ötesine geçmez. Öyle ki tüm yaşananların ardından Murrow da ağır bir bedel öder. Her ne kadar McCarthy ve cadı avı dönemi kapanmış olsa da, sistemin televizyon haberciliğini ve medyayı kontrol etme durumu ortadan kalkmaz.

Cadı Avının Medyaya Yansımaları

Güçlü bir anlatım oluşturmak adına film boyunca sürekli gerçek görüntülere başvurulduğu ve sonucunda başarılı bir politik dramanın sunulduğu görülür. Özellikle McCarthy’nin hemen her bölümde gözükmesi ile de tutumlarının çarpıcı boyutu aktarılmaya çalışılıyor. Ayrıca hikâye boyunca dönemin baskı-denetim politikalarının CBS içerisinde de devam ettiği anlaşılıyor ve bunu sıklıkla ön plana çıkarmaya çalışan bir anlayış oluşuyor. Afro-amerikalı kadının, cadı avı komitesi tarafından sorgulandığı sırada televizyondaki çalışanlardan birisinin de eş zamanlı sorgulanmak için çağrıldığı dikkatten kaçmaz. Son bölümde neredeyse CBS içerisinde televizyon haberciliği yapan tüm gazeteciler, profesyonel meslek anlayışları sebebiyle bedel öder. Şirketleşen basın kurumu, çalışanlarının en temel yaşamsal faaliyetlerini dahi denetim mekanizması içerisine sokmuş duruma gelir. Buradan yola çıkarak karşılıklı savaşımın sonucunda, istekleri ön planda tutulan ve ayakta kalanın CBS şirketi ve açıkça onu finanse eden gruplar olduğu anlaşılır. Bu isteklerin yaratılmasında kanımca Murrow’un söyledikleri de oldukça açıklayıcı nitelik taşır. McCarthy, çığırından çıkmış bir şekilde siyaset yaptığı sırada bu duruma dolaylı yoldan da olsa kendilerinin yol açtığını düşünür.

Good Night, and Good Luck’ın sonuna geldiğimizde ise şirket, yaşadığı sarsıntılı süreç ve gelir sahiplerinin kaybı dolayısıyla çalışanların bir bölümünü işten çıkartır; aynı şekilde McCarthy hakkında soruşturma başlatılır fakat senatodan çıkarılmaz. Bu durum mevcut statükonun kendini yeniden üretip devam ettiğine kanıt gösterilebilir. Hayatı domine etme konusunda oldukça istikrarlı olan kapitalist düzenin ise en temel kazanan olduğu ise hikâyenin sonunda fark edilir.

Sonuca bağlamak gerekirse Good Night, and Good Luck yalnızca haberciler arasında gelişen ilişkileri veya McCarthy ile girişilen bir kavgayı anlatmaz; aynı zamanda kitle iletişim kuramları bağlamında önemli yere sahip olan bir politik dramadır. Sunduğu en önemli konu ise her türlü medya üretiminin kim tarafından yapılıp kim tarafından denetleneceğidir. Edward Murrow’un ‘’Bu alet bir şeyler öğretebilir’’ sözüne katılmakla birlikte, aynı aletin hayatın dinamiklerine dokunup, değiştirebileceğine dair inançla bitirmek de sanırım en doğrusu olacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information