Yıllardır yolundan pek sapmayan Philippe Garrel, son eseri olan Gözyaşlarının Tuzu - Le sel des larmes ile geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde yarışmıştı. Gözyaşlarının Tuzu genç erişkin erkek karakteri, ona aşık olan sulu gözlü kadın karakterleri, kalıplaşmış cinsel özgürlüğü ve "hüzünlü erkeklikle" tekrar tekrar çekilmiş bir Garrel filmi. Böyle diyorum çünkü yönetmenin bu yeni filmini, aşk üçlemesinden (Jealousy - In the Shadow of Women - Lover for a Day) ve hatta önceki yapımlarından ayırmamız oldukça zor. 20 yaşındaki Luc (Logann Antuofermo) babasının mesleğinin okullusu olmak için Paris’te özel bir marangozluk sınavına girer. Bu okula giderken yolda tanıştığı Djemila (Oulaya Amamra) ile kısa sürede yakınlaşır. Aynı gün babasıyla birlikte yaşadığı eve doğru yola çıkan Luc, burada da eskiden ilişki kurduğu Genevieve ile tekrar yakınlaşır; yine oldukça hızlı bir şekilde. Son olarak Betsy (Souheila Yacoub) adlı bir hemşirenin de Luc’un hayatına girmesiyle çember tamamlanır. Üç kadın karakterin içinde bir baskın erkek karakter... Luc’un bu kadınlarla kurduğu ilişkiler üzerinden film de üçe bölerek işliyor ana karakterini: Fiziksel ihtiyaç (Djemila ile kurduğu ilişki), geçmiş hayatına özlem (Genevieve) ve üstünlük kuramadığı Betsy (Duygusal ilişki). Buraya kadar, yönetmenin son üç filminin evreninden neredeyse hiç sapmayan bir film bu. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki bu aslında libidosu yüksek bir erkek karakterin hüznünden çok, bir baba ile oğlunun arasındaki duygusal mirasla ilgili. Mesleki mirasın yanı sıra duygusal bir iz de söz konusu; belki de Luc, babasının biraz daha yontulmuş ya da yontulmaya direnen hâli. Luc’un babasını sık sık, gençliğinde gerçekleştiremediği hayallerini, belki zamanında çok daha özgür yaşamak istediği çok eşli yaşamını, onun üzerinden tatmin etmeye çalışırken görüyoruz. Garrel film boyunca Luc’a karşı o kadar şefkatli ki ona içten içe sempati duymamız için elinden geleni yapıyor. Neticede bize biraz Antoine Doinel’i andıran, sarsak, uyumsuz, dışarıdan duygusuz, içeriden hisli hisli sızlayan, uçkuruna sahip olamayan bu karakterin, yine de bir iç dünyası olduğunu, ona acımamız gerektiğini vurgulamaya çalışıyor. Ancak bu kadar sığ çizilmiş bir erkek karakterin dünyasına ne kadar girebilir, onu ne kadar anlayabiliriz, işte bu kocaman bir soru işareti. Gözyaşlarının Tuzu: Garrel’in Sıradan Âşıkları, Sıradan Erkekleri Philippe Garrel, Yeni Dalga sonrası Fransa sinemasının en istikrarlı dillerinden biri. Birçok filme imza atmasına rağmen, bu dilde çok büyük değişiklikler yapmamış, sadık seyircisinin beklediğini daima yerine getirmişti. Fakat Gözyaşlarının Tuzu, Yeni Dalga estetiğinden beslenmesiyle birlikte Garrel sinemasında çok alışık olmadığımız birtakım farklılıkları da içeriyor. Örneğin ince bir mizah var bu filmde, yer yer kendini belli ediyor, sahnelerin ciddiyetini sık sık bozarak, bir rahatlatma yaratıyor. Ancak çok daha büyük bir farklılık, müzik kullanımında. Luc’un duygusal değişimleri, fonda duyduğumuz duygusal bir müzikle hissettiriliyor. Böyle bir müzik kullanımı, filmin ne biçimiyle ne diliyle ne de anlatmak istediğiyle uyumlu. Bize ne hissetmemiz gerektiğini, karakterin yaşadığı hüznü müzikle vurgulamak, Garrel’den beklediğimiz bir şey değil. Bununla beraber her şeyi bilen ve özetleyen bir dış sesin varlığı da filmden bir miktar uzaklaşmamıza neden oluyor. Garrel’in çoğunlukla karamsar olan karakterlerine belki de sadece bu yüzden yakışır grenli siyah beyaz kareler. Sürekli bir karmaşanın içinde olan, bir ikilik içinde hisseden karakterleri izleyen kamera, aksiyon ile diyalogların arasında hafif hafif geziniyor çoğu zaman. Jestleri ve…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Philippe Garrel Gözyaşlarının Tuzu’nda yine sıradan insanların sıradan aşklarını, ahlaki çatışmalarını işliyor. Fakat kendi sinemasına bir yenilik getirmediği gibi bu çağın sesini, insan ilişkilerinin dinamiklerini yakalamayı başaramıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.04 ( 4 oy)
55


Yıllardır yolundan pek sapmayan Philippe Garrel, son eseri olan Gözyaşlarının Tuzu – Le sel des larmes ile geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde yarışmıştı. Gözyaşlarının Tuzu genç erişkin erkek karakteri, ona aşık olan sulu gözlü kadın karakterleri, kalıplaşmış cinsel özgürlüğü ve “hüzünlü erkeklikle” tekrar tekrar çekilmiş bir Garrel filmi. Böyle diyorum çünkü yönetmenin bu yeni filmini, aşk üçlemesinden (Jealousy – In the Shadow of Women – Lover for a Day) ve hatta önceki yapımlarından ayırmamız oldukça zor.

20 yaşındaki Luc (Logann Antuofermo) babasının mesleğinin okullusu olmak için Paris’te özel bir marangozluk sınavına girer. Bu okula giderken yolda tanıştığı Djemila (Oulaya Amamra) ile kısa sürede yakınlaşır. Aynı gün babasıyla birlikte yaşadığı eve doğru yola çıkan Luc, burada da eskiden ilişki kurduğu Genevieve ile tekrar yakınlaşır; yine oldukça hızlı bir şekilde. Son olarak Betsy (Souheila Yacoub) adlı bir hemşirenin de Luc’un hayatına girmesiyle çember tamamlanır. Üç kadın karakterin içinde bir baskın erkek karakter… Luc’un bu kadınlarla kurduğu ilişkiler üzerinden film de üçe bölerek işliyor ana karakterini: Fiziksel ihtiyaç (Djemila ile kurduğu ilişki), geçmiş hayatına özlem (Genevieve) ve üstünlük kuramadığı Betsy (Duygusal ilişki). Buraya kadar, yönetmenin son üç filminin evreninden neredeyse hiç sapmayan bir film bu.

Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki bu aslında libidosu yüksek bir erkek karakterin hüznünden çok, bir baba ile oğlunun arasındaki duygusal mirasla ilgili. Mesleki mirasın yanı sıra duygusal bir iz de söz konusu; belki de Luc, babasının biraz daha yontulmuş ya da yontulmaya direnen hâli. Luc’un babasını sık sık, gençliğinde gerçekleştiremediği hayallerini, belki zamanında çok daha özgür yaşamak istediği çok eşli yaşamını, onun üzerinden tatmin etmeye çalışırken görüyoruz. Garrel film boyunca Luc’a karşı o kadar şefkatli ki ona içten içe sempati duymamız için elinden geleni yapıyor. Neticede bize biraz Antoine Doinel’i andıran, sarsak, uyumsuz, dışarıdan duygusuz, içeriden hisli hisli sızlayan, uçkuruna sahip olamayan bu karakterin, yine de bir iç dünyası olduğunu, ona acımamız gerektiğini vurgulamaya çalışıyor. Ancak bu kadar sığ çizilmiş bir erkek karakterin dünyasına ne kadar girebilir, onu ne kadar anlayabiliriz, işte bu kocaman bir soru işareti.

Gözyaşlarının Tuzu: Garrel’in Sıradan Âşıkları, Sıradan Erkekleri

Philippe Garrel, Yeni Dalga sonrası Fransa sinemasının en istikrarlı dillerinden biri. Birçok filme imza atmasına rağmen, bu dilde çok büyük değişiklikler yapmamış, sadık seyircisinin beklediğini daima yerine getirmişti. Fakat Gözyaşlarının Tuzu, Yeni Dalga estetiğinden beslenmesiyle birlikte Garrel sinemasında çok alışık olmadığımız birtakım farklılıkları da içeriyor. Örneğin ince bir mizah var bu filmde, yer yer kendini belli ediyor, sahnelerin ciddiyetini sık sık bozarak, bir rahatlatma yaratıyor. Ancak çok daha büyük bir farklılık, müzik kullanımında. Luc’un duygusal değişimleri, fonda duyduğumuz duygusal bir müzikle hissettiriliyor. Böyle bir müzik kullanımı, filmin ne biçimiyle ne diliyle ne de anlatmak istediğiyle uyumlu. Bize ne hissetmemiz gerektiğini, karakterin yaşadığı hüznü müzikle vurgulamak, Garrel’den beklediğimiz bir şey değil. Bununla beraber her şeyi bilen ve özetleyen bir dış sesin varlığı da filmden bir miktar uzaklaşmamıza neden oluyor.

Garrel’in çoğunlukla karamsar olan karakterlerine belki de sadece bu yüzden yakışır grenli siyah beyaz kareler. Sürekli bir karmaşanın içinde olan, bir ikilik içinde hisseden karakterleri izleyen kamera, aksiyon ile diyalogların arasında hafif hafif geziniyor çoğu zaman. Jestleri ve mimikleri gösterirken karakterlerin birbiriyle olan tutarsız, sıradan ilişkileriyle bağ kuruyor. Önceki Garrel filmlerinde kamera, kadın karakterleri özellikle takip etmeye ağırlık verirken, bu filmde Luc dâhil hemen her karaktere aynı özenle yaklaşıyor. Usta görüntü yönetmeni Renato Berta’nın (Randevu – Rendez-vous, Hosçakalın Çocuklar – Au revoir les enfants) kamerası Garrel’in sinemasında görmediğimiz kadar geniş çerçeveler kurarak, karakterlerin yaşadıkları coğrafyayla olan bağlarını vurguluyor.

Gözyaşlarının Tuzu, zamanın ruhuna ait olmayan bir film. Burada izlediğimiz özgür aşk ve cinsellik, ancak yirminci yüzyılın kültürel tabanına uyabilir. Garrel bunu bilinçli yapıyor kuşkusuz ama bugün, bu kadar “erkek bakışa” sahip olan bir filmin, özgür aşk hakkında genç seyirciye seslenmesi mümkün değil. Filmin ulaştığı nihai son, bencil bir erkeğin olgunlaşma sürecinin ancak babasıyla alakalı üzücü bir haberi öğrendiği zaman gerçekleşmesi. Fakat film Luc’un babasıyla olan bağına yeterince değinmediği için bu olgunlaşmanın hüznünü de yeterince hissedemiyoruz.

Philippe Garrel Gözyaşlarının Tuzu’nda yine sıradan insanların sıradan aşklarını, ahlaki çatışmalarını işliyor. Fakat kendi sinemasına bir yenilik getirmediği gibi bu çağın sesini, insan ilişkilerinin dinamiklerini yakalamayı başaramıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information