Mutlak iyinin ya da gerçek kurbanların olmadığı bir hikâyede tüm vaktimizi filmin kötüsü etrafında geçirdiğimiz vaki değildir, özellikle de filmin kötüsü bir anti-kahraman veya bizzat sürpriz bir kurban değilse. Hele bu kötü, femme fatale olmayan bir kadınsa bir anda yerimizde doğrulur, kamburumuzu düzeltir, gözlerimizi kısarız. Ortada baştan çıkarılacak bir erkek yok, geçmişten gelen bir pişmanlık yok, geriye dönüşler yok, çocukluk travmaları yok. Ortada kalbimizi yumuşatacak bir çocuk, hatta bırakın çocuğu bir kedi bile yok. Neler oluyor? Heyecanınıza limon sıkmak gibi olmasın ama, tüm bu cüretkâr atılımları başka kasti atılımlarla sıradanlaştıran bir film var karşımızda. #MeToo’nun gözle görülür faydalarının yanında, sinemada büyük bir fırsatçılık gösterisine alan açtığı ve bununla da kalmayıp “güçlü kadın” dediğimiz yabancıyı iyice tanınmaz hâle getirdiği muhakkak. Güçlü kadın dediğimiz kişi gerçekten de bir yabancı. Bugüne kadar çok az sinemacı onu anlamaya ve anlatmaya zahmet etti. Şimdilerdeyse her köşe başından onun büyük sırrını çözmüş gibi görünen, ona bunca zamandır beklediğini verirmiş gibi lütufkâr filmler çıkıyor. Saç ve ten rengi numunesi kadınlardan oluşan grupların birtakım “erkeksi” işlerle uğraştığı, deri pantolonlu ve topuklu ayakkabılı bir ajanın cümle âlemi titrettiği, sözde küçük kızlara örnek olmakla övünen bir kadın süper kahramanın etrafta metalden bir mayoyla gezdiği, mağdur kadınların intikamcılık oynadığı filmler bunlar. Erkek bedeninden zor bela kopardıkları emanet güç gösterilerine ille de fiziksel bir kod yüklemeye çalışan, gücün gerçekte ne olduğuyla ilgili kafaları çok karışık filmler. I Care A Lot tam olarak onlardan biri sayılmaz. Ancak bu, #MeToo’ya yaranmak için canını dişine taktığı gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik sağ olsun, hep yanlış uçlardan çekiştiriyor. I Care a Lot: "Güçlü Kadın" Dediğimiz Yabancı I Care a Lot boyunca, Rosamund Pike’a Kayıp Kız - Gone Girl’den (2014) miras kalan hesapçı ve tekinsiz kadının çok daha yüzeysel bir versiyonuyla muhatabız. Marla Grayson. Marla 50’lerde popüler olan, bir ucu İsa’ya kadar uzanan, kanaatkârlık kusan bir kadın ismi. Elbette tüm bunlara ters şekilde, Marla’yı göründüğü ilk sahnede tepeden tırnağa kırmızılar içinde, ikiyüzlü bir şeytan olarak tanıyoruz. Olur da ileride gözden kaçırırız diye, Marla’ya dair her detayın dikkatle üzerinden geçildiği bir mahkeme sahnesi bu. Karakterin paragöz ve kötücül bir manipülatör olduğuna emin olduktan sonra, mahkeme çıkışında senaryomuz eteğindeki taşları dökmeye başlıyor. Yedinci dakikaya kadar nasıl bekledi, hayret. Yaşlı insanları sahte bunama teşhisiyle huzurevine tıkan ve mal varlıklarına konan kahramanımızın, her tarafından zayıflık damlayan ve sinirden kudurmak üzere olan bir oğulla yüzleştiği sahnede, muhtemelen yapımcıların “Bu iş oldu!” diye şerefine kadeh kaldırdıkları bir atışma izliyoruz. Her açıdan karşısındaki erkekten üstün olduğunu bildiğimiz Marla’nın yüzüne tecavüz temennileri, cinsiyetçi küfürler ve biraz da tükürük savrulurken, kırmızılar içindeki “dişi şeytan” sadece bir penisi olduğu için ondan korkmadığını söylüyor, vajinasıyla gurur duyduğunu haykırıyor ve taşakları sökmekten bahsettiği bir tehdit savuruyor. #MeToo’nun ekmeğini yemek isteyen bir sinemacının ellerini ovuşturduğu, sihirli anlar. I Care a Lot tek zayıflığı para hırsı olan, zeki ve dokunulmaz bir kadın karakter yaratıp ona şu meşhur kadın duygusallığından uzakta, fark yaratması beklenen özellikler yüklüyor. Senarist-yönetmen J Blakeson kafasındaki güçlü kadın formülüne göre, duyguları neredeyse aldırılmış, hırstan dört köşe, göz göze gelmekten bile çekinilecek, dokuz canlı ve eşcinsel bir kadın karakter çıkarıyor. Her…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

I Care a Lot, sınıf atlama hırsından cinsel yönelim vurgusuna, tekinsizlikten duygusuzluğa Marla’ya yüklenen her özelliğin birbirini tamamlar gibi göründüğü, meşru kıldığı, tehlikeli bir toplamı işaret ediyor. Dahası, tüm bunları güçlü kadın ezberine dâhil edip, yaptığı bu tanımla adeta gurur duyuyor. En az Marla’nın kendisi kadar manipülatif bir önerme bu.

Kullanıcı Puanları: 2.95 ( 58 oy)
60


Mutlak iyinin ya da gerçek kurbanların olmadığı bir hikâyede tüm vaktimizi filmin kötüsü etrafında geçirdiğimiz vaki değildir, özellikle de filmin kötüsü bir anti-kahraman veya bizzat sürpriz bir kurban değilse. Hele bu kötü, femme fatale olmayan bir kadınsa bir anda yerimizde doğrulur, kamburumuzu düzeltir, gözlerimizi kısarız. Ortada baştan çıkarılacak bir erkek yok, geçmişten gelen bir pişmanlık yok, geriye dönüşler yok, çocukluk travmaları yok. Ortada kalbimizi yumuşatacak bir çocuk, hatta bırakın çocuğu bir kedi bile yok. Neler oluyor? Heyecanınıza limon sıkmak gibi olmasın ama, tüm bu cüretkâr atılımları başka kasti atılımlarla sıradanlaştıran bir film var karşımızda.

#MeToo’nun gözle görülür faydalarının yanında, sinemada büyük bir fırsatçılık gösterisine alan açtığı ve bununla da kalmayıp “güçlü kadın” dediğimiz yabancıyı iyice tanınmaz hâle getirdiği muhakkak. Güçlü kadın dediğimiz kişi gerçekten de bir yabancı. Bugüne kadar çok az sinemacı onu anlamaya ve anlatmaya zahmet etti. Şimdilerdeyse her köşe başından onun büyük sırrını çözmüş gibi görünen, ona bunca zamandır beklediğini verirmiş gibi lütufkâr filmler çıkıyor. Saç ve ten rengi numunesi kadınlardan oluşan grupların birtakım “erkeksi” işlerle uğraştığı, deri pantolonlu ve topuklu ayakkabılı bir ajanın cümle âlemi titrettiği, sözde küçük kızlara örnek olmakla övünen bir kadın süper kahramanın etrafta metalden bir mayoyla gezdiği, mağdur kadınların intikamcılık oynadığı filmler bunlar. Erkek bedeninden zor bela kopardıkları emanet güç gösterilerine ille de fiziksel bir kod yüklemeye çalışan, gücün gerçekte ne olduğuyla ilgili kafaları çok karışık filmler. I Care A Lot tam olarak onlardan biri sayılmaz. Ancak bu, #MeToo’ya yaranmak için canını dişine taktığı gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik sağ olsun, hep yanlış uçlardan çekiştiriyor.

I Care a Lot: “Güçlü Kadın” Dediğimiz Yabancı

I Care a Lot boyunca, Rosamund Pike’a Kayıp Kız – Gone Girl’den (2014) miras kalan hesapçı ve tekinsiz kadının çok daha yüzeysel bir versiyonuyla muhatabız. Marla Grayson. Marla 50’lerde popüler olan, bir ucu İsa’ya kadar uzanan, kanaatkârlık kusan bir kadın ismi. Elbette tüm bunlara ters şekilde, Marla’yı göründüğü ilk sahnede tepeden tırnağa kırmızılar içinde, ikiyüzlü bir şeytan olarak tanıyoruz. Olur da ileride gözden kaçırırız diye, Marla’ya dair her detayın dikkatle üzerinden geçildiği bir mahkeme sahnesi bu. Karakterin paragöz ve kötücül bir manipülatör olduğuna emin olduktan sonra, mahkeme çıkışında senaryomuz eteğindeki taşları dökmeye başlıyor. Yedinci dakikaya kadar nasıl bekledi, hayret. Yaşlı insanları sahte bunama teşhisiyle huzurevine tıkan ve mal varlıklarına konan kahramanımızın, her tarafından zayıflık damlayan ve sinirden kudurmak üzere olan bir oğulla yüzleştiği sahnede, muhtemelen yapımcıların “Bu iş oldu!” diye şerefine kadeh kaldırdıkları bir atışma izliyoruz. Her açıdan karşısındaki erkekten üstün olduğunu bildiğimiz Marla’nın yüzüne tecavüz temennileri, cinsiyetçi küfürler ve biraz da tükürük savrulurken, kırmızılar içindeki “dişi şeytan” sadece bir penisi olduğu için ondan korkmadığını söylüyor, vajinasıyla gurur duyduğunu haykırıyor ve taşakları sökmekten bahsettiği bir tehdit savuruyor. #MeToo’nun ekmeğini yemek isteyen bir sinemacının ellerini ovuşturduğu, sihirli anlar.

I Care a Lot tek zayıflığı para hırsı olan, zeki ve dokunulmaz bir kadın karakter yaratıp ona şu meşhur kadın duygusallığından uzakta, fark yaratması beklenen özellikler yüklüyor. Senarist-yönetmen J Blakeson kafasındaki güçlü kadın formülüne göre, duyguları neredeyse aldırılmış, hırstan dört köşe, göz göze gelmekten bile çekinilecek, dokuz canlı ve eşcinsel bir kadın karakter çıkarıyor. Her biri cımbızla seçilmiş, tipik kadın temsilinden uzakta özellikler. Sadece kötü, sadece sevimsiz, sadece taş kalpli, sadece ölesiye hırslı ya da sadece yenilmez bir kadın olması yeterli değil. Kimseye gerçek bir sempati beslemediğimiz böyle bir hikâyede, peşinden gitmek zorunda olduğumuz bu kötünün elinden düşürmediği elektronik sigara bile bu yapmacık imaj çalışmasının bir gereği. Buradaki tehlike şu: Film, sınıf atlama hırsından cinsel yönelim vurgusuna, tekinsizlikten duygusuzluğa Marla’ya yüklenen her özelliğin birbirini tamamlar gibi göründüğü, meşru kıldığı, tehlikeli bir toplamı işaret ediyor. Dahası, tüm bunları güçlü kadın ezberine dâhil edip, yaptığı bu tanımla adeta gurur duyuyor. En az Marla’nın kendisi kadar manipülatif bir önerme bu. Diğer kadınlar için güç öyle büyük bir dağın ardında, öyle detaylı şartlara bağlı ki, muhtemelen kimse bu şerefe nail olmayacak. Ona öykünen ama ondan çok daha zayıf olan diğer kadın karakterlerin yenilgisi de buna işaret.

Entrikalı bir suç filmi inşa eden Blakeson’ın Marla için işleri hayli kolaylaştırdığı da gözden kaçmasın. Tam korkutucu olacakken beceriksizleşen kötü adamlar, tatlı tesadüfler, hikâyenin akışını değiştiren mantık hataları… Yine de I Care A Lot’ın çekici tarafından kaçılamıyor. Marla’nın “sahibi” olduğu yaşlı insanlara kötü üvey anne gibi davranan bir masal cadısı olduğunu düşünmek, hikâyenin albenisini hiç yoktan yükseltiyor. Ya da yaşlıların sırtından para kazanan bir genelev patroniçesi. Ya da bir yatılı okul müdiresi. Bu hikâyenin biraz fanteziye ihtiyacı var.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information