58. Antalya Altın Portakal Film Festivali nihayet başladı. 9 Ekim'e kadar devam edecek etkinliği de bu süreçte yakından takip edip, filmlerle ilgili izlenimlerimi paylaşmak üzere karşınızda olacağım. İlk durağımız da Ulusal Yarışma'nın açılışını yapan Selman Nacar imzalı İki Şafak Arasında. İlk uzun metrajlısıyla karşımıza çıkan ve daha evvel Burak Çevik'in Aidiyet ve Tuzdan Kaide filmlerinde yapımcı olarak görev alan Nacar, bu filmde Çevik ile rolleri değişip kendi oturmuş yönetmen koltuğuna. Buradaki performansını izledikten sonra adını daha fazla duymamız gerektiğine inandığım Mücahit Koçak ve kendi jenerasyonunun en heyecan verici kariyerlerinden birini inşa etmekteki Nezaket Erden'in başrollerde yer aldığı yapım, hikâyesini bir günlük zaman dilimine sığdırarak anlatıyor. Babasından kalma bir tekstil fabrikasında ağabeyi ile işletmecilik yapan ana karakterimiz Kadir, ailesinden habersiz görüştüğü kız arkadaşının ebeveynleriyle tanışacağı gün, iş yerinde elim bir kaza yaşanıyor ve kaza sonucunda yaralanan işçinin ailesine haber vermek üzere de görevi üstlenip gününün bir daha hiç aymayacağını garantileyen bir kaosun ortasında buluyor kendisini. İki Şafak Arasında: Vicdan ile Ahlak Çıkmazında Çok tanıdık bir arka plan var Selman Nacar'ın filminde. Sadece Türkiye özelinde değil, parayı elinde tutanın kendi kural kitabını yazmaya çalıştığı ve sınıf farkının farktan çok uçurum gibi hissettirdiği bütün ekonomilerin içinden bir manzara bu. Buradaki hak arayışının gerçek hayatta, hele ki bahsi geçen topraklarda bir karşılığı var mı, orası tartışılır tabii. Bir tarafta işçisinin canına yalnızca çıkarları doğrultusunda değer veren, diğer tarafta da olayın öznesi olmalarına karşın her şeyi dışarıdan izlemek zorunda bırakılan iki aileyi yerleştirilmiş cephelere. Belki biraz da fazla iyi niyetli bir karakteri, Kadir'i köprü olarak kullanıp seyir rotasını oluşturmaya çalışıyor İki Şafak Arasında. Kadir de bu kurgudan daha gerçek evrene çok yakışan biri. Sahip olduğu imkânlar sayesinde kandaşlarının gerçekten kim olduğunu görmek için kafasını hiç kaldırmamış. Bir sevdiği var ailesiyle paylaşmıyor, sigara içiyor babasından gizleniyor, tahakkümü gördüğü yere karşı koyarken bile cümlelerini seçe seçe konuşuyor. O namuslu, sevilmek için seven, yardım eden, sadece susarak verdiği hasardan bihaber, ailesindeki böyle gidip böyle gelen düzene bir lisan daha öğrenerek yama yapan gençlerden işte. Hangi denkleme koyarsan koy, alıştığı rutinler bozulmadan, olanakları elinden alınmadan, mutlu olduğu küçük dünyasının çarklarını kimler, nasıl çeviriyor diye sormayacak er kişi. Vicdan ile ahlak çıkmazında bir sualin cevabını arayan İki Şafak Arasında, Rumen Yeni Dalga ve hatta İran Sineması'nda da türlü örneklerini gördüğümüz, insan ve insan olmaya dair etüt yapan yapımlara bir hayli benzemekte. İlk film statüsü bu ilhamları onarmamıza yeterli geliyor zaten. Bilhassa orta bloğunda tıkır tıkır işleyen, sosyal adaletsizliği oyun alanı bellemiş düzeneğinin tesirine kapılmamak mümkün değil. Kadir'i kadrajdan bir an olsun eksik tutmadan, seyircisine de hakikati ana karaktere açtığıyla aynı anda ifşa ediyor. Bu ifşa öncesinde seyircisini hazırlıksız yakalamak için bel bağladığı katarsis de, biraz nefeslenme bölgesi sanki. Hatta rolünün büyüklüğü ne olursa olsun, üstüne koyarak oynayan Gülçin Kültür'ün harikalar yarattığı "lokumcu" da bu esin bir parçası. Sonrasında olacaklarda Kadir'in oynayacağı rolün böyle bir ara bölgede geçmesi dikkat çekici. Bölge halkının bu yemeği modern sanıyor olması yorumu gözle görülür farklılıkların geniş bir özetini çıkarırken lokum satın alırken yaşadığı beden dışı deneyim de buradaki özete bir katman daha ekliyor. O güne hiçbir şekilde yakışmayan…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Vicdan ile ahlak çıkmazında bir sualin cevabını arayan İki Şafak Arasında, Rumen Yeni Dalga ve hatta İran Sineması'nda da türlü örneklerini gördüğümüz, insan ve insan olmaya dair etüt yapan yapımlara bir hayli benzemekte. Bilhassa orta bloğunda tıkır tıkır işleyen, sosyal adaletsizliği oyun alanı bellemiş düzeneğinin tesirine kapılmamak mümkün değil.

Kullanıcı Puanları: 3.29 ( 13 oy)
65

58. Antalya Altın Portakal Film Festivali nihayet başladı. 9 Ekim’e kadar devam edecek etkinliği de bu süreçte yakından takip edip, filmlerle ilgili izlenimlerimi paylaşmak üzere karşınızda olacağım. İlk durağımız da Ulusal Yarışma’nın açılışını yapan Selman Nacar imzalı İki Şafak Arasında. İlk uzun metrajlısıyla karşımıza çıkan ve daha evvel Burak Çevik’in Aidiyet ve Tuzdan Kaide filmlerinde yapımcı olarak görev alan Nacar, bu filmde Çevik ile rolleri değişip kendi oturmuş yönetmen koltuğuna. Buradaki performansını izledikten sonra adını daha fazla duymamız gerektiğine inandığım Mücahit Koçak ve kendi jenerasyonunun en heyecan verici kariyerlerinden birini inşa etmekteki Nezaket Erden’in başrollerde yer aldığı yapım, hikâyesini bir günlük zaman dilimine sığdırarak anlatıyor. Babasından kalma bir tekstil fabrikasında ağabeyi ile işletmecilik yapan ana karakterimiz Kadir, ailesinden habersiz görüştüğü kız arkadaşının ebeveynleriyle tanışacağı gün, iş yerinde elim bir kaza yaşanıyor ve kaza sonucunda yaralanan işçinin ailesine haber vermek üzere de görevi üstlenip gününün bir daha hiç aymayacağını garantileyen bir kaosun ortasında buluyor kendisini.

İki Şafak Arasında: Vicdan ile Ahlak Çıkmazında

Çok tanıdık bir arka plan var Selman Nacar’ın filminde. Sadece Türkiye özelinde değil, parayı elinde tutanın kendi kural kitabını yazmaya çalıştığı ve sınıf farkının farktan çok uçurum gibi hissettirdiği bütün ekonomilerin içinden bir manzara bu. Buradaki hak arayışının gerçek hayatta, hele ki bahsi geçen topraklarda bir karşılığı var mı, orası tartışılır tabii. Bir tarafta işçisinin canına yalnızca çıkarları doğrultusunda değer veren, diğer tarafta da olayın öznesi olmalarına karşın her şeyi dışarıdan izlemek zorunda bırakılan iki aileyi yerleştirilmiş cephelere. Belki biraz da fazla iyi niyetli bir karakteri, Kadir’i köprü olarak kullanıp seyir rotasını oluşturmaya çalışıyor İki Şafak Arasında. Kadir de bu kurgudan daha gerçek evrene çok yakışan biri. Sahip olduğu imkânlar sayesinde kandaşlarının gerçekten kim olduğunu görmek için kafasını hiç kaldırmamış. Bir sevdiği var ailesiyle paylaşmıyor, sigara içiyor babasından gizleniyor, tahakkümü gördüğü yere karşı koyarken bile cümlelerini seçe seçe konuşuyor. O namuslu, sevilmek için seven, yardım eden, sadece susarak verdiği hasardan bihaber, ailesindeki böyle gidip böyle gelen düzene bir lisan daha öğrenerek yama yapan gençlerden işte. Hangi denkleme koyarsan koy, alıştığı rutinler bozulmadan, olanakları elinden alınmadan, mutlu olduğu küçük dünyasının çarklarını kimler, nasıl çeviriyor diye sormayacak er kişi.

Vicdan ile ahlak çıkmazında bir sualin cevabını arayan İki Şafak Arasında, Rumen Yeni Dalga ve hatta İran Sineması’nda da türlü örneklerini gördüğümüz, insan ve insan olmaya dair etüt yapan yapımlara bir hayli benzemekte. İlk film statüsü bu ilhamları onarmamıza yeterli geliyor zaten. Bilhassa orta bloğunda tıkır tıkır işleyen, sosyal adaletsizliği oyun alanı bellemiş düzeneğinin tesirine kapılmamak mümkün değil. Kadir’i kadrajdan bir an olsun eksik tutmadan, seyircisine de hakikati ana karaktere açtığıyla aynı anda ifşa ediyor. Bu ifşa öncesinde seyircisini hazırlıksız yakalamak için bel bağladığı katarsis de, biraz nefeslenme bölgesi sanki. Hatta rolünün büyüklüğü ne olursa olsun, üstüne koyarak oynayan Gülçin Kültür’ün harikalar yarattığı “lokumcu” da bu esin bir parçası. Sonrasında olacaklarda Kadir’in oynayacağı rolün böyle bir ara bölgede geçmesi dikkat çekici. Bölge halkının bu yemeği modern sanıyor olması yorumu gözle görülür farklılıkların geniş bir özetini çıkarırken lokum satın alırken yaşadığı beden dışı deneyim de buradaki özete bir katman daha ekliyor. O güne hiçbir şekilde yakışmayan esas buluşmanın öncesi ve ertesi, kız arkadaşının babasınca özetlenirken de elini iyice açık ediyor.

Uzun soluklu tek planların filmi İki Şafak Arasında, kötü niyetli bir yerden yansıtılmaya çok müsait bir çatışmadan alnının akıyla çıkmayı başarıyor hiç kuşkusuz. Evet, biraz aşinalık var bu sudan çıkmış zengin evin balığı öyküsünde. Karakterlerin eylemlerini, teklif edilen paradan bu vicdansızlığa susmayanın tepkisine kadar, benzerlerinde gördük daha evvel. Katran karası avukatıyla mevcut hukuk sisteminin mağduru daha da mağdur eyleyen omurgasızlığına da dikkat çekiyor denebilir. Ancak son çeyreğe kadar koruduğu ritminin, Türkiye Sineması’nda (en azından benim şahitlik ettiğim kısmında) ender rastlanan bir hâkimiyet ile yönetildiği kesin. Nacar, yaratıcılık muhteva ediyor mu kontrolüne gerek duymayan filminde iyi bir senarist ve yönetmen olduğunu ispat ediyor. Yalnızca final yapamaması ve hatta finali olmamasıyla ilgili derin bir sıkıntım var. Bunu da filmin tarafsız olma konusundaki – istemsiz olup olmadığına karar veremediğim – ısrarına bağlıyorum. Gerçi “fabrikatörlerin” sırtını sıvazlamıyor ama diğer cepheye de hep dışarıdan bakarak mesafesini korumaktan geri kalmıyor. Tüm değer yargılarının çarpıştığı, hastaneye yapılan gece ziyaretindeki tansiyonu son dakikaya kadar koruyabilse sadece bu yılın değil, son dönemin en iyilerinden olmaya layık görülecek kadar da yetkin bana kalırsa. Bir sonraki filmini merakla beklediklerimizin arasına Nacar’ın adını dahil edip, tek bir zayıf halkanın bulunmadığı kadrosunun da bir kez daha hakkını teslim ederek, beklemeye koyulalım bakalım.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information