Orson Welles’ten Spike Jonze’a, Sam Mendes’ten Emerald Fennell’a, ilk uzun metraj filmiyle Oscar’a aday olan 20 yönetmen!

25 Nisan’da düzenlenecek olan 93. Akademi Ödülleri için heyecanlı bekleyişimiz sürüyor. Hangi yapımın ödül kazanacağını merak ettiğimiz şu günlerde, Akademi’nin Oscar geçmişine yakından bakmaya ne dersiniz?

Öyleyse ilk uzun metraj filmiyle Oscar’a aday olan 20 yönetmen listemiz tam da size göre! Spike Jonze’dan Robert Redford’a, Bennett Miller’dan Sam Mendes’e, yönettikleri ilk filmlerle Oscar’a aday olan yönetmenler, bu listenin odak noktası oluyor. Listedeki bu 20 yönetmenden bazıları ödülün sahibi olurken; bazılarının da sadece adaylıkla yetindiğini sözlerimize ekleyelim.

İlk Uzun Metraj Filmiyle Oscar’a Aday Olan 20 Yönetmen

Orson Welles – Citizen Kane

Citizen Kane’in gerek teknik özellikleri gerekse de ele aldığı konuya yönelik eleştirel tutumu ile tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek. Film, konusu itibarıyla hem çekildiği döneme hem de bugüne büyük bir eleştiri niteliği taşıyor.

Medyanın insanlar üzerindeki etkisi ele alan böylesine önemli ve yenilikçi bir filmin çekildiği dönemde hak ettiği değeri tam anlamıyla elde edebildiğini söylemek zor. Zira o yıl tam dokuz dalda Oscar’a aday gösterilen Citizen Kane, sadece En İyi Özgün Senaryo dalında ödüle ulaşabilmiştir.

Delbert Mann – Marty

Delbert Mann 1956 yılında Marty filmiyle ilk ve tek Oscar’ını kazandı ve törendeki konuşması Oscar tarihinin en kısa konuşmaları arasındaki yerin aldı. Film, İtalyan bir ailede doğan, annesiyle birlikte yaşayan ve kasap dükkanı işleten 34 yaşındaki New Yorklu Marty Pilleti’yi odak noktasına alıyor. Çekingen ve içine kapanık biri olduğu için hiçbir kadınla iletişim kuramaz ve bu nedenle de hayatının geri kalan kısmında da evlenemeyeceğini, annesiyle birlikte yaşamaya devam edeceğini düşünen Marty’nin, Calara isimli bir öğretmenle tanışması hayatının dönüm noktası oluyor.

Sidney Lumet – 12 Angry Men

Kariyerinin devamında Köpeklerin Günü – Dog Day Afternoon ve Şebeke – Network gibi birçok başka başyapıta imza atacak olan Sidney Lumet’nin ilk sinema filmi olan 12 Angry Men, tam anlamıyla bir ilk film olamayacak denli güçlü bir ustalık eseri.

On iki jüri üyesinin bir sanık hakkında karar vermek üzere girdikleri dar bir odada yaşananların anlatıldığı film, hukuk sistemi, idam cezası ve ırkçılık gibi konuları eleştirirken karar verme yetisindeki kişilerin psikolojisini, karakterlerini, ön yargılarını, mantık ve vicdan ölçülerini Lumet’in kusursuz rejisiyle ele alıyor. Velhasıl bu filmin şansızlığı da Kwai Köprüsü – The Bridge on the River Kwai gibi o yıl En İyi Film Oscar’ını kazanan bir başka başyapıtla yarışa girmesiydi muhtemelen.

Mike Nichols – Who’s Afraid of Virginia Woolf?

Edward Albee’nin Tony ödüllü 1962 yapımı Broadway oyunundan uyarlanan, Elizabeth Taylor ve Richard Burton’lı filmin yönetmen koltuğunda Mike Nichols oturuyor. Nichols’ın yapacaklarının habercisi niteliğindeki ilk filmi olan Who’s Afraid of Virginia Woolf, sayısız uyarlamanın arasından sıyrılıp sinemada ses getiren bir tiyatro uyarlaması olmayı başarıyor.

Bu başarının altında yönetmenin tiyatro kökenli olması ve sinemasal dilini bu doğrultuda kullanmasının payı büyük. Nichols’ün siyah beyaz çekmeyi tercih ettiği film, orta yaşlı bir çiftin aşk ve nefret oyunlarının içerisine yeni tanıştıkları genç bir çifti de çekmeleriyle yaşananları bizlere anlatıyor.

Robert Redford – Ordinary People

Judith Guest’in aynı isimli romanından uyarlanan Ordinary People’ın senarist koltuğunda Alvin Sargent yer alırken filmin yönetmenliğini usta oyuncu Robert Redford üstleniyor. Oyuncu olarak sürdüğü kariyerini, bu film sayesinde yönetmen olarak devam ettiren Redford, yönetmen olarak da iyi bir kariyer çizebileceğini bizlere gösteriyor.

James L. Brooks – Terms of Endearment

Larry McMurty’nin aynı adlı romanından uyarlanan, James L. Brooks tarafından senaryolaştırılan Terms of Endearment’ın yönetmen koltuğunda yine Brooks oturuyor. Bir aile trajedisini anlatıp bir anne ve kızın ilişkisi ekseninde gelişen hikâye, hem eğlendirirken hem de hüzünlendiriyor, sevgi ve sadakat kavramlarını samimi bir anlatımla izleyiciye yansıtmayı başarıyor. İzleyici üzerinde hissettirdiği farklı duygular, Akademi üyelerinin ilgisini çekmiş olacak ki film, James L. Brooks’a üç dalda Oscar ödülü kazandırıyor.

Roland Joffé – The Killing Fields

The Killing Fields adından da anlaşılacağı üzere 1976-79 yılları arasında iktidarı ele geçiren Kamboçya Başbakanı, Kızıl Kmerler adlı gerilla teşkilatının kurucusu, okulları kapatıp herkesi pirinç tarlalarında çalışmaya zorlayan Pol Pot’un gerçek hikâyesini anlatııyor.

Roland Joffé’nin yönetmenliğini üstlendiği film, Kızıl Kemerlere esir düşen New York Times gazetesi muhabirlerinden Kamboçyalı Dith Pran ve Amerikalı Sydney Schanberg’in zorlu koşullar altında özgürlük ve yaşam için verdiği mücadeleyi ele alıyor. Sınırları zorlayan karelere sahip olan, güven, korku ve ümitsizlik hissinin beyazperdeye başarılı bir şekilde yansıtılmasıyla akıllarda yer edinen The Killing Fields, üç dalda Oscar kazandı. Roland Joffé’ye ise Oscar adaylığı getirdi.

John Singleton – Boyz n the Hood

Ice Cube’un son derece başarılı bir oyunculuk sergilediği, hip-hop ruhunun yoğun şekilde hissedildiği yapımlardan biri olan Boyz n the Hood, yönetmen John Singleton’ın En İyi Yönetmen dalında ödüle en genç aday gösterilen ilk siyah yönetmen olmasıyla dikkatleri üzerine çekiyor.

Sam Mendes – American Beauty

Sam Mendes’i sinema dünyasına kazandıran ve modern anlamda bir başyapıt olarak gösterilen American Beauty, hem vizyona girdiği döneme damgasını vurması hem de bugün bile hâlâ izlenebiliyor olmasıyla adından söz ettirirken; orta yaş bunalımındaki bir baba ve ailesi vesilesiyle Amerikan toplumunun modern aile yaşantısı içerisindeki çöküntüleri, yozlaşmayı ve iletişimsizliği gözler önüne seriyor.

İçinde barındırdığı pek çok metafor ve psikanaliz yorumlarla da Amerikan rüyasına dair eleştirel bir bakış açısı sunuyor. Senarist Alan Ball’un kaleminden çıkan bu müthiş eser, Sam Mendes’e yönetmen kategorisinde Oscar kazandırıyor.

Spike Jonze – Being John Malkovich

Spike Jonze’un yaratıcı bir anlatımla yönettiği ve usta oyuncu John Malkovich’in hem başrolü hem de esin kaynağı olduğu Being John Malkovich’i kim unutabilir ki!

Sinema tarihinin en ilginç yapımlarından biri olarak gösterilen film, müzik klipleriyle kariyerine başlayan Spike Jonze’un sinema adım atmasına vesile olmakla beraber Charlie Kaufman’ı da senarist olarak bizlerle tanıştırdı.

Tony Gilroy – Michael Clayton

Bourne serisi ve Rogue One: A Star Wars Story’nin senaristlerinden Tony Gilroy, başrolünde George Clooney’in yer aldığı Michael Clayton filmiyle yönetmenliğe adım attı ve bu kararının hiç bu kadar büyük bir başarıya ulaşacağını tahmin etmedi. Çünkü Gilroy, eleştirmenlerden ve izleyicilerden olumlu yorumlar alan ilk filminde hem yönetmen hem de senarist olarak Oscar adaylığı kazandı.

Benh Zeitlin – Beasts of the Southern Wild

2012 yılında Beasts of the Southern Wild ile ilk uzun metrajlısına imza atan Benh Zeitlin,çektiği bu filmle sinema dünyasına etkili bir giriş yapmış, elde ettiği Oscar adaylığıyla da adını geniş kitlelere duyurmuştu.

Juicy and Delicious adlı tiyatro oyunundan beyazperdeye uyarlanan film, altı yaşındaki Hushpuppy’nin zorluklarla geçen hayatını masalsı bir yolculukla süslemiş, hayal gücümüzün sınırlarını zorlayarak en umutsuz olduğumuz anlarda dâhi karamsarlığa kapılmamamızı bizlere göstermişti. Aynı zamanda Quvenzhané Wallis gibi sıradışı bir oyuncu da bizlere tanıtmıştı.

Kenneth Branagh – Henry V

Özgün adı The Life of King Henry the Fifth olan ve Shakespeare’in V. Henry’nin hayatını anlattığı oyunu, oyuncu kimliğiyle tanıdığımız Kenneth Branagh tarafından sinemaya uyarlandı. Shakespeare tutkusuyla bilinen Kenneth Branagh’ın aynı zamanda Kral Henry’yi canlandırdığı film, kendisine yönetmen ve oyuncu olarak Oscar adaylığı getirdi. Kostüm tasarımı kategorisinde ise ödülü evine götürdü.

Warren Beatty ve Buck Henry – Heaven Can Wait

1979’da düzenlenen 51. Akademi Ödülleri sırasında Heaven Can Wait’in yönetmenliğini üstlenen Warren Beatty ve Buck Henry, yönetmen olarak Oscar adaylığı aldı. Beatty, aynı zamanda En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında da adaylıklar elde etti.

İkili, o yıl En İyi Film Oscarı’nı Michael Camino’nun yönettiği The Deer Hunter filmine karşı kaybetti. Hem oyuncu hem de yönetmen olarak kariyerine devam eden Beatty ise birkaç yıl sonra Reds filmiyle En İyi Yönetmen Oscarı’na sonunda kavuşmuş oldu.

Kevin Costner – Dances with Wolves

Oyuncu kimliğiyle tanıdığımız Kevin Costner’ın hem yönetip hem rol aldığı bu epik western, intihara meyilli ve dengesiz bir teğmenin iç savaş sırasında gösterdiği kahramanlık sonucunda istediği yere tayin edilme hakkını kazanmaısyla yaşanan olayları anlatır.

Eli yüzü düzgün bir yönetmenlik performansı sergileyen Costner, o yıl Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, Stephen Frears ve Barbet Schroeder gibi güçlü rakiplerinin arasından sıyrıldı ve hem oyuncu hem de yönetmen olarak Oscar’ı kazandı. Gişede bütçesinin yaklaşık 20 katını elde eden film, sinema klasikleri arasındaki yerini aldı.

Rob Marshall – Chicago

Memoirs of a Geisha, Into the Woods yapımlarına imza atan Rob Marshall, tam 6 dalda Oscar kazanan Chicago filmiyle En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar adaylığı elde etti. Müzikal bir yapım olarak Oscar’ı kucaklayan film, Rob Marshall’ın maharetli ellerinde türün gerekliliklerini karşılayan, bu konuda izleyicisini tatmin eden bir yapım odu.

Bennett Miller – Capote

Gerald Clarke’ın kaleme aldığı aynı adlı biyografi kitabından esinlenerek yazılan senaryosuyla beğeni toplayan, Bennett Miller’ın ilk uzun metraj filmi Capote, ünlü yazar Truman Capote’un dört kişinin ölümüyle sonuçlanan bir cinayeti araştırmaya başlamasını ve Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden biri olan In Cold Blood’un ortaya çıkış hikâyesini ele alıyor.

Bir biyografi filminden çok daha fazlasını sunan film, 2014 yılında hayatını kaybeden Philip Seymour Hoffman’ın başarılı performansıyla izleyiciye iyi bir seyir zevki yaşattı. Aynı zamanda ilk filmiyle yönetmen kategorisinde Oscar’a aday olan Bennett Miller’ın sonrasında Foxcather gibi iyi bir film çekeceğinin sinyalini de bizlere verdi. Foxcather’la ikinci kez Oscar adaylığı alması tesadüf olmasa gerek.

Jordan Peele – Get Out

Daha çok komedi alanında işlere imza atan Jordan Peele, ırkçılığı korku-gerilim filmi üzerinden sert bir şekilde eleştirdiği ilk uzun metraj filmi Get Out ile sinema dünyasını kasıp kavurdu. Ele aldığı konunun sürprizlerini, muazzam bir kurgu eşliğinde izleyiciye aktaran senaryosuyla da hafızalarımıza kazınan film, Jordan Peele’a En İyi Orijinal Senaryo dalında Oscar ödülü getirdi. Böylece korku filmlerinin Oscar kazanamaması konusundaki genel yargıyı da kırmış oldu.

Emerald Fennell – Promising Young Woman

The Crown’da Camilla Parker Bowles’u canlandıran, Killing Eve dizisinin senaryo yazarları arasında olan Emerald Fennell, bu yıl hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlendiği Promising Young Woman filmiyle Oscar’a aday oldu. Chloé Zhao ile beraber En İyi Yönetmen kategorisinde, aynı yıl içinde ilk kez aday gösterilen iki kadın yönetmenden biri olarak Oscar tarihine adını yazdırdı.

Dram, suç ve gizem temalarını aynı çatı altında buluşturan filmde Carey Mulligan, gelecek vaat etmesine rağmen geçmişte yaşadığı travmanın ardından hayatına zorlu bir şekilde devam etmeye çalışan Cassie karakterini canlandırıyor ve performansıyla ikinci kez Oscar’a aday oluyor.

Darius Marder – Sound of Metal

Riz Ahmed’in performansıyla adından söz ettiren, duyma yetisini kaybetmeye başlayan genç müzisyen Ruben’in yeni hayatına alışma sürecini mercek altına alan filmin yönetmenliğini The Place Beyond the Pines’ın senaristi olarak tanınan Darius Marder üstleniyor ve Marder, ilk uzun metraj filmiyle En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar’a aday oluyor.

Kaynak: Indiewire, Mental Floss

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information