Venedik Film Festivali’ndeki prömiyeri ile izleyici karşısına çıkan Pedro Almodóvar’ın son filmi İnsan Sesi - The Human Voice, 40. İstanbul Film Festivali’nin Mayıs seçkisinde, Dünya Festivalleri bölümünde yer alıyor. Jean Cocteau’nun aynı adlı oyununu post-modern ve stilize bir versiyonla günümüze taşıyan Almodóvar, toplamda otuz dakika içinde; terkedilen, yalnız, öfkeli, çaresiz ve çok aşık bir kadını hapsolduğu güneşsiz yerden çıkarmakla uğraşıyor. Terk edilmeyle beraber gelen kayıp sonrası yas evrelerini ve de yasla beraber gelen melankoliyi hiç işin içine karıştırmadan, çok daha kompakt, yanıcı ve yakıcı bir zaman dilimini neredeyse eş zamanlı olarak seyircisine aktaran İnsan Sesi, Tilda Swinton’ın oyunculuğuna sığınarak yer yer öfkeyi, çaresizliği, terk edilmeyi bir türlü kabul edememeyi ve en nihayetinde nereye koyacağını bilemediği karşılıksız aşkı bir ateş topuna çevirip seyircisine fırlatıyor. Fakat belli ki Almodóvar bu ateş topuyla seyircisini yakmayı değil içini ısıtmayı amaçlıyor. Yönetmenin İngilizce çektiği ilk kısa film olan İnsan Sesi, hem Cocteau’nun hem de Almodóvar’ın dünyalarına aynı anda ait olan bir mekân ve zaman kurulumuyla birlikte, iki yönetmenin ve sanatçının son derece ayrı kutuplarda durduğu estetik tercihleri de melez bir yapı içerisinde bir araya getirebilme özelliğini taşıyor. Elbette Almodóvar dendiği an akıllara gelen renk paleti, İnsan Sesi’nde de Tilda Swinton’ın canlandırdığı karakter ve sevimli üzgün köpeğiyle beraber başrolde. Ancak, hemen her filminde mutlaka mekâna ve sanat yönetimine ekstra özen gösteren yönetmenimiz bu kez Cocteau’nun oyununa da belli bir saygı duruşu göstererek, tiyatro sahnesini andıran, kutu içinde kutu tasarımı ile devasa bir plato stüdyosu içine kurulu bir ev içinde ana karakterini canlandırmayı uygun bulmuş. Bu platonun endüstriyel ve görece kaba estetiği ile ana karakterin hemen içinde yavrulanan son derece ince işlenmiş modern mobilya ve eserlerle bezeli evinin estetiği tüm anlatı boyunca birbirleriyle alışveriş hâlindeyken, aslında estetik konusunda da anlatıda ve karakter yapısında olduğu gibi yine melez bir Cocteau ve Almodóvar yapısı ortaya çıkıyor. Kısacası Almodóvar bir tiyatro oyununu filme uyarlamanın ötesinde, Jean Cocteau’yu başka bir evrende kendi kurduğu bir rüyanın içinde yaşatmaya devam ediyor. İnsan Sesi, otuz dakikalık süresinin çok geniş bir kısmına yayılan monoloğu ile izleyicisini yer yer karakterin kaçmaya çalıştığı – ya da kaçmaya çalışması gerektiği ama belki de o an içinde asla farkına bile varmadığı- buhrana sürükleyebiliyor. Amaç elbette belli oranda karakterin sübjektif bakışına teslim olmak ve onunla özdeşleşmek de olsa bu özdeşlik karakterin içinde bulunduğu ruh hâli nedeniyle zorlayıcı olabiliyor. Uzun bir telefon görüşmesi hâlinde filmde kendisine yer bulan monolog, bitmeyen, bitemeyen bir aşkın yükünü izleyicisinin sırtına yükleyecek gibi yaparken bir anda ana karakter terk edilen ve çaresiz olmayı reddeden bir güçle ayağa kalkmayı başarabiliyor. Almodóvar , İnsan Sesi’nin depresif ve buhranlı monoloğunda kaybolmak üzere akıp giden zamanı aniden karakterin lehine çevirerek, onun içinde biriken öfkeyi, çaresizliği, yorgunluğu ve karşılıksız aşkın enerjisini, içinde bir türlü güneş açmayan stüdyoya güneşi getirerek sonunda hem hikâyenin baş kahramanına hem de izleyiciye kocaman bir uyanış armağan ediyor. İnsan Sesi - The Human Voice, 13 Mayıs Perşembe, saat 21:01'e kadar filmonline.iksv.org üzerinden çevrimiçi izlenebiliyor.

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Pedro Almodóvar bir tiyatro oyununu filme uyarlamanın ötesinde, Jean Cocteau’yü başka bir evrende kendi kurduğu bir rüyanın içinde yaşatmaya devam ediyor.

Kullanıcı Puanları: 3.83 ( 11 oy)
60

Venedik Film Festivali’ndeki prömiyeri ile izleyici karşısına çıkan Pedro Almodóvar’ın son filmi İnsan Sesi – The Human Voice, 40. İstanbul Film Festivali’nin Mayıs seçkisinde, Dünya Festivalleri bölümünde yer alıyor.

Jean Cocteau’nun aynı adlı oyununu post-modern ve stilize bir versiyonla günümüze taşıyan Almodóvar, toplamda otuz dakika içinde; terkedilen, yalnız, öfkeli, çaresiz ve çok aşık bir kadını hapsolduğu güneşsiz yerden çıkarmakla uğraşıyor. Terk edilmeyle beraber gelen kayıp sonrası yas evrelerini ve de yasla beraber gelen melankoliyi hiç işin içine karıştırmadan, çok daha kompakt, yanıcı ve yakıcı bir zaman dilimini neredeyse eş zamanlı olarak seyircisine aktaran İnsan Sesi, Tilda Swinton’ın oyunculuğuna sığınarak yer yer öfkeyi, çaresizliği, terk edilmeyi bir türlü kabul edememeyi ve en nihayetinde nereye koyacağını bilemediği karşılıksız aşkı bir ateş topuna çevirip seyircisine fırlatıyor. Fakat belli ki Almodóvar bu ateş topuyla seyircisini yakmayı değil içini ısıtmayı amaçlıyor.

Yönetmenin İngilizce çektiği ilk kısa film olan İnsan Sesi, hem Cocteau’nun hem de Almodóvar’ın dünyalarına aynı anda ait olan bir mekân ve zaman kurulumuyla birlikte, iki yönetmenin ve sanatçının son derece ayrı kutuplarda durduğu estetik tercihleri de melez bir yapı içerisinde bir araya getirebilme özelliğini taşıyor. Elbette Almodóvar dendiği an akıllara gelen renk paleti, İnsan Sesi’nde de Tilda Swinton’ın canlandırdığı karakter ve sevimli üzgün köpeğiyle beraber başrolde. Ancak, hemen her filminde mutlaka mekâna ve sanat yönetimine ekstra özen gösteren yönetmenimiz bu kez Cocteau’nun oyununa da belli bir saygı duruşu göstererek, tiyatro sahnesini andıran, kutu içinde kutu tasarımı ile devasa bir plato stüdyosu içine kurulu bir ev içinde ana karakterini canlandırmayı uygun bulmuş. Bu platonun endüstriyel ve görece kaba estetiği ile ana karakterin hemen içinde yavrulanan son derece ince işlenmiş modern mobilya ve eserlerle bezeli evinin estetiği tüm anlatı boyunca birbirleriyle alışveriş hâlindeyken, aslında estetik konusunda da anlatıda ve karakter yapısında olduğu gibi yine melez bir Cocteau ve Almodóvar yapısı ortaya çıkıyor. Kısacası Almodóvar bir tiyatro oyununu filme uyarlamanın ötesinde, Jean Cocteau’yu başka bir evrende kendi kurduğu bir rüyanın içinde yaşatmaya devam ediyor.

İnsan Sesi, otuz dakikalık süresinin çok geniş bir kısmına yayılan monoloğu ile izleyicisini yer yer karakterin kaçmaya çalıştığı – ya da kaçmaya çalışması gerektiği ama belki de o an içinde asla farkına bile varmadığı- buhrana sürükleyebiliyor. Amaç elbette belli oranda karakterin sübjektif bakışına teslim olmak ve onunla özdeşleşmek de olsa bu özdeşlik karakterin içinde bulunduğu ruh hâli nedeniyle zorlayıcı olabiliyor. Uzun bir telefon görüşmesi hâlinde filmde kendisine yer bulan monolog, bitmeyen, bitemeyen bir aşkın yükünü izleyicisinin sırtına yükleyecek gibi yaparken bir anda ana karakter terk edilen ve çaresiz olmayı reddeden bir güçle ayağa kalkmayı başarabiliyor. Almodóvar , İnsan Sesi’nin depresif ve buhranlı monoloğunda kaybolmak üzere akıp giden zamanı aniden karakterin lehine çevirerek, onun içinde biriken öfkeyi, çaresizliği, yorgunluğu ve karşılıksız aşkın enerjisini, içinde bir türlü güneş açmayan stüdyoya güneşi getirerek sonunda hem hikâyenin baş kahramanına hem de izleyiciye kocaman bir uyanış armağan ediyor.


İnsan Sesi – The Human Voice, 13 Mayıs Perşembe, saat 21:01’e kadar filmonline.iksv.org üzerinden çevrimiçi izlenebiliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information