“İyi sanatçılar kopyalar, muhteşem sanatçılar ise çalar.” Quentin Tarantino, Edgar Wright, Wes Anderson… Kendilerinden önce gelen sanatçıların, sinemacıların işlerinden çalarak yeni bağlamlarda kullanan, kendi özgün tarzlarıyla, çaldıkları her şeyi kendilerine ait parçalara dönüştüren sinemacılardan sadece bir kaçı. The Walking Dead‘in de yaratıcısı olan Robert Kirkman’ın aynı adlı çizgiroman serisinden uyarlanan, Amazon yapımı animasyon dizisi Invincible, pek sevdiğimiz bu yönetmenlerin de başarıyla gerçekleştirdiği bu çalma eylemeni, neredeyse onlar kadar iyi yapıyor. Ortaya ise ekrandaki tüm bu süper kahraman kalabalığı içinde bile parlamayı başaran, son yılların en dikkat çekici çizgiroman uyarlamalarından biri çıkıyor.

Peki Invincible nelerden çalıyor? Sam Raimi’nin Spider-Man filmleri -ilk ikisi elbette, Mark Millar’ın Kick-Ass’i, Invincible gibi Seth Rogen-Evan Goldberg işbirliğinde ekrana uyarlanan The Boys, başarısız bir uyarlamayla ekrana da taşınan Powers ve Spider-Man: Into the Spider-Verse ilk akla gelen işler oluyor. Bunları üzerine yerleştireceği temel olarak ise Marvel ve DC külliyatından oldukça aşina olduğumuz belli başlı parçaları kopyalıyor. Robert Kirkman’ın aynı zamanda çizgiromandaki kreatif partnerleri de olan Cory Walker ve Ryan Ottley ile birlikte yarattığı Invincible dizisi, tüm bunları ustaca bir araya getirerek kendi dilini oluşturuyor ve süper kahraman uyarlamalarının, her yeni parçasını heyecanla beklediğimiz bir tür “best of” albümünü yaratıyor ilk üç bölümünde.

Invincible İlk Üç Bölüm İncelemesi

***Yazının bundan sonraki bölümü Invincible’ın ilk üç bölümüyle ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

İlk üç bölümü itibarıyla kaynak aldığı çizgiromana oldukça sadık kalan Invincible, babası dünyadaki en güçlü süper kahraman olan lise öğrencisi Mark Grayson’a (Steven Yeun) odaklanıyor. İlk bölüm, 17 yaşına kadar özel bir güce sahip olmayan Mark’ın yıllardır beklediği, hayalini kurduğu güçlere sonunda kavuşmasını anlatıyor. Kendisini Invincible olarak adlandıracak bu gencin süper kahraman olarak ilk adımlarını attığı birinci bölüm, Sam Raimi’nin ilk Spider-Man filmindekine benzer bir yerden yaklaşıyor kahramanın orijin hikâyesine ve güçlerini yeni yeni keşfeden karakterin heyecanını izleyiciye de yansıtmayı başarıyor. Son beş dakikası hiç olmasa dahi, artık bayatlamaya başlayan süper kahraman orijin hikâyelerini yeniden keyifli hâle getirmesiyle izlemeye değer olan ilk bölüm, tüm dizinin tonunu değiştiren ve ana hikâyenin temelini atan son beş dakikasıyla çıtayı daha da yükseltiyor. The Boysvari bu finalin, o ana kadar ton olarak çok farklı bir yerde duran bir bölümün sonuna eklenmesi, yarattığı etkiyi katlıyor.

Gerek şiddet dozu yüksek bir süper kahraman dizisi olması, gerek ana karakterleri arasında yozlaşmış süper kahramanların yer alması Invincible ile The Boys arasında bir paralellik yaratıyor. Ancak The Boys temelde bu yozlaşma üzerine bir diziyken, Invincible bunu daha alışıldık bir orijin hikâyesiyle birlikte ele alarak süper kahramanlara dair bu iki farklı bakışı aynı dizide buluşturuyor.

Daha ilk sahnesinden itibaren adım adım kurmaya başladığı bu dünyayı bölümler ilerledikçe genişletmeye devam eden dizi; Justice League’in bu dünyadaki ikamesi olarak tanımlayabileceğimiz Guardians of the Globe’un yanı sıra Marvel evrenindeki S.H.I.E.L.D.’ı andıran bir devlet kurumunu, Hellboy’a öykünen bir dedektifi ve çizgiroman külliyatında esin kaynaklarını bulabileceğimiz daha nice elementi hikâyesine dâhil ediyor. Bu bağlamda, Mark Grayson’ın aralarına katıldığı genç kahraman grubu da bu evrenin Teen Titans’ı ya da Young Avengers’ı olarak tanımlanabilir. Önümüzdeki bölümlerde bu referanslara yenilerinin de ekleneceğini varsayabiliriz. Son yıllarda üst üste gelen süper kahraman yapımlarıyla tüm bu referansların geniş kitlelerce bilinir hâle gelmesi, Invincible’ın var olması için elverişli bir iklim yaratıyor. Bundan 10 yıl önce çıkmış olsa Invincible pek çok kişi tarafından göz ardı edilebilirdi. Çünkü neleri ters yüz ettiğini görmek için, önce bunların ilk hâllerine aşina olmamız gerekiyor. Bu anlamda Invincible, süper kahraman anlatılarının ekranı ele geçirdiği bu dönem için ideal bir yapım.

Ekrandaki yolculuğuna etkileyici bir başlangıç yaptığı bu “ilk cilt”in ardından Invincible’ın önünde üç yol bulunuyor bana kalırsa: Birincisi, ilk bölümün sonunda yaptığı gibi hikâyenin yönünü değiştirecek sürprizlere bel bağlayarak ilerlemek. Bu yol en azından ilk sezonda izleyiciye keyifli bir seyirlik sunabilir ama uzun vadede etkisini koruyamayacaktır. İkincisi, kurduğu bu ilgi çekici dünya içinde daha konvansiyonel bir yola sapıp alışıldık süper kahraman anlatılarından çok farklı olmayan bir hikâye anlatmak -ki üçüncü bölümde bunun emarelerine rastlamak mümkün. Üçüncüsü ve bana kalırsa en iyi seçenek ise, bir yandan ilk iki seçeneği dozunda kullanmaya devam ederken, bir yandan da ikinci bölümdeki paralel evren istilasına benzer, zekice yazılmış -Rick and Mortyvari- yan hikâyeleri anlatısının önemli bir parçası hâline getirmek. İlk üç bölümünde ortaya koyulan işle yaratıcı ekibine güvenmemizi sağlayan ve sonraki bölümler için umutlandıran dizinin bu seçeneklerden hangisini tercih edeceğini bekleyip göreceğiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information